|
“Bu Türkiye”nin dört mevsim normalleri”
Hürriyet’te Oya Berberoğlu, “İzler” adlı köşesinde bize ekonomi kulislerinden haberler, dedikodular verir. Berberoğlu’nun köşesinde 21.7.2000’de, “Taner’in hediyesi boğa” başlığı altında pek sıcak bir samimiyet öyküsü yeraldı (Oya Berberoğlu’nun yazısı için: http://www.hurriyetim.com.tr/hur/turk/00/07/21/yazarlar/52yaz.htm). http://www.sabetay.50g.com/Dinc/dinc.html
Kissinger'in dostu S. Beyazit & Dinç Bilgin & Necdet Menzir
Sabah'ın öyküsü 1985 yılında başladı Sabah Gazetesi'nin kurucusu Bilgin Ailesi'nin gazetecilik serüveni, ‘Asır’ gazetesine kadar uzanıyor. Asır yayın hayatına, 1 Eylül 1895'te Selanik'te başladı. Abdurrahman Nafiz ve Fazıl Necib tarafından kurulan Asır, 22 Temmuz 1908'de ‘‘Yeni Asır' adını alarak günlük yayına geçti. ‘Yeni Asır', 6 Eylül 1924'ten itibaren, Yunanistan'dan İzmir'e göç eden Bilgin Ailesi tarafından Türkiye'de yayımlanmaya başladı. 1976'da yönetime Dinç Bilgin geçti. 1980'de Genel Yayın Müdürlüğüne Güngör Mengi getirildi. 1985'te kısa süre İstanbul'da yayımlanan gazete başarılı olamayınca, Bilgin ailesi, İstanbul'a adım atmak için yeni bir gazete kurmaya karar verdi.
Aslında Dinç Bilgin'in İstanbul'da yeni bir gazete kurma yönündeki girişimleri 1982 yılına kadar uzanıyor. O tarihte şimdiki Star Televizyonu ve İmarbank'ın sahibi olan Kemal Uzan'la yeni bir gazete çıkarmak konusunda anlaşan Bilgin, imtiyaz sahibinin kim olacağı konusunda çıkan anlaşmazlık yüzünden bu girişiminde sonuca ulaşamadı. Dinç Bilgin yine de vazgeçmedi. İşadamı Selahattin Beyazıt'ın kapısını çaldı. Beyazıt'tan 100 milyon liralık bir çek, Citibank'tan 200 milyon ve Yapı Kredi Bankası'nın o zamanki Genel Müdürü Hüsnü Özyeğin'den 100 milyon lira kredi alan Bilgin, rakiplerinin dağıtım şirketi Gameda'dan da 175 milyon lira avans alarak İstanbul'da gazetecilik yapma hayalini gerçeğe dönüştürdü.
Bilgin, Tan'la ününü pekiştiren tecrübeli gazeteci Rahmi Turan'ı kadrosuna transfer ederek, 22 Nisan 1985'de Sabah Gazetesi'ni çıkarmayı başardı. Bu arada, aralarında Zafer Mutlu, Aydın Öztürk ve Akgün Tekin'in bulunduğu Günaydın Gazetesi'nin 20 üst düzey görevlisi de Sabah'a transfer oldu. ‘‘Hayırlı Sabah'lar’’ sloganıyla okuyucuyla buluşan Sabah Gazetesi'nin tanıtımını Cenajans üstlendi. Birinci yılın sonunda gazetenin Genel Yayın Yönetmenliğine Zafer Mutlu getirildi.
“Bu Türkiye”nin dört mevsim normalleri”
Hürriyet’te Oya Berberoğlu, “İzler” adlı köşesinde bize ekonomi kulislerinden haberler, dedikodular verir. Berberoğlu’nun köşesinde 21.7.2000’de, “Taner’in hediyesi boğa” başlığı altında pek sıcak bir samimiyet öyküsü yeraldı (Oya Berberoğlu’nun yazısı için: http://www.hurriyetim.com.tr/hur/turk/00/07/21/yazarlar/52yaz.htm).
Olayımız New York’ta geçiyor. Kahramanlarımız, eski bakan Güneş Taner ile işadamı Selahattin Beyazıt. Eski bakan, eski emniyet müdürü Necdet Menzir sadece bir karakter rolü kapabilmiş. Gazeteci de orada.
İşadamı Beyazıt “tutumluluğuyla”, Berberoğlu’na kulak verip “kibarlığı bırakırsak”, “cimriliğiyle” tanınan bir işadamı. Güneş Taner, Beyazıt’a 1200 dolarlık bir dijital fotoğraf makinesi aldırmış. Yanlış anlamayın, kendine hediye olarak aldırmış.
Beyazıt’ın cimriliği “kafilede” hep espri konusu olmuş. Eski bakan, eski emniyet müdürü Menzir, “Selahattin Abi, bize de kendine de havyar alsana,” diye “takılmış” ona. Gazeteci de orada.
Bu kadar takılmadan ne derece muztarip olduğunu anlayamadığımız Selahattin Abi’yi daha fazla üzmemek için Güneş Taner, 1200 dolarlık dijital fotoğraf makinesine karşılık Beyazıt’a New York Borsası’nın simgesi olan bir boğa heykelciği alıp hediye etmiş. Dünyanın en büyük kristal firmalarından “Baccarat”ın markasını taşıyan 30 santimetrelik heykelcik 1400 dolar değerindeymiş. Gazeteci, bunları “mış”la anlattığından, anlıyoruz ki orada değil.
Peki bu “kafile” niye birarada, New York’ta? Turkcell’in New York Borsası’ndaki kotasyon töreni için gitmişler.
Peki, biz buna niye takılıyoruz? Eski bakanlarla işadamlarının, bir şirketin borsaya girişi dolayısıyla birarada seyahat etmeleri, birbirlerine hediyeler almaları, gazetecinin de orada bulunması, bunları bize dünyanın en sıradan olayları gibi aktarması tuhaf mı? Değil elbette. Sadece, gelir dağılımı adaletsizliği falan yerine enflasyonu düşürmek için fedakârlığa devam gereğinden sözedilen “bu Türkiye”nin olağan işleyişi hakkında sıradan bir fikir sahibi olmak istersiniz diye lafını ediyoruz bu minik, güzel New York hatırasının. Aslında gazeteler hep böyle güzel anekdotlarla, uyumlu ilişkilerin esprili tezahürlerini aktaran haberlerle dolu olsa…
Vedat *****************************************************************************
Sabah Grubu ve Dönmelik BDDK eski Başkanı Zekeriya Temizel başta Hüsamettin Özkan olmak üzere DSP ileri gelenlerinden baskı görünce, Sabah Grubuna ait Etibank'ın dosyasını DGM yerine normal savcılığa gönderdi. Ancak, savcı dürüst çıktı ve "çete" oluşumu sebebiyle dosyayı DGM savcılığına gönderdi.
Temizel ise, istifa öncesinde Dinç Bilgin ve diğer önde gelenleri suçlayan bir dosyayı DGM'ye göndererek Bilgin'e mahkumiyet yolu açacak işlemi başlattı. Bundan sonra Yeni Şafak Gazetesinin Sabah Grubuna yönelik yayınları etkili olmaya başladı. Fakat ilginç olan, Yeni Şafak'ın Sabah'ın sahipleri ve önde gelen kalemleri (D.Bilgin, Z.Mutlu, G.Mengi ve R.Mengi bunlar arasında) "dönme" yani Sabetaycı oldukları halde bunu konu etmemesi, buna karşılık Güngör Mengi'nin bugünkü yazısında yeni Şafak'a geçen eski sabah yazarları için "dönme" tabirini kullanmasıdır. Bizi şaşırtan ve yeni tartışmalara gebe olduğunu düşündüğümüz yazının ilgili bölümü aşağıdadır.
Ali Rıza SAKLI
"Laik düzen karşıtı basında Sabah'a ve sahibi Dinç Bilgin'e yönelik saldırılar hâyâ duygusundan yoksun kışkırtmalara dönüştü. Bu telâşın sebebini biliyoruz. Baştan beri amaçları, Cumhuriyet değerlerini savunan SABAH'ın yalan ve iftira kampanyası ile yok edilmesidir. Bir dinci gazete sinsi amacını, dönme kalemler eliyle yürütüyor. Bu kalemler, Hasan Sabbah'ın fedaileri rolünü oynuyor."
Güngör Mengi *********************************************************************** M. H. Özyeğin - Çapa - Nazlı Ilıcak Finansbank’ın sahibi Hüsnü Özyeğin’in, Gima Yönetim Kurulu Başkanı Tunç Çapa’nın ve Finansbank Denetçisi Müfit Yeşildere kayınvalidesi, Dr. Mustafa Reşat Erden’in karısı, Edwina’nın anneanesi, Malik ve Ayşe As’ın kızı Melek Pakize Erden ölmüş. Cenazesi 20 Ocak 2003 tarihinde Teşvikiye’den kalkacak ve Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki aile kabristanına gömülecekmiş. Denetçi M. Yeşildere, banka sahibinin bacanağı, YÖK pisliği ilim sahibi desinfomatör tesadüf der mutlaka.
M. Hüsnü ÖZYEĞİN 1944 doğumlu. Oregon State University İnşaat Bölümü'nden mezun olduktan sonra Harvard Business School'da master yapmıştır. 1977-1984 yıllarında Pamukbank'ta ve 1984-1987 de Yapı ve Kredi Bankası'nda Genel Müdürlük yaptıktan sonra 1987 yılında Finansbank'ı kurmuştur.
Taze dullar eküri oldu. Bir süre önce eşi Hakan Uzan'dan boşanan şarkıcı Yeşim Salkım ile geçtiığimiz günlerde adı Vip Turizm'in sahibi Ceylan Pirinççioğlu ile adı aşk dedikodularına karışan ve ardından eşi Gökhan Çarmıklı'dan boşanan Ayşe Çavuşoğlu artık birlikte geziyor. Dullar kulübünün iki yeni üyesi dün gece yanlarında Esra Çavuşoğlu ile birrlikte Nişantaşı'ndaki Buz Bar'da eğleniyorlardı. Birbirleriyle hayli hararetli bir şekilde konuşan taze dullar kocalarını çekiştiriyorlardı her halde. (alem dergisi web’ten alıntı 17/10/2001)
Çapa **************************************************************
Bugünkü (15.4.2002) Hürriyet’te İpragaz’ın Kerim Akman için verdiği "Vefat ve Başsağlığı" ilanı var. İlandan, müteveffa Kerim Akman’ın İpragaz’ın Hukuk Müşaviri olduğunu öğreniyoruz. İpragaz ve sahibinden Koç Ailesi ve bağlarında bahsetmiştik, bir iki yeni bilgiyle yineleyelim. Rahmi Bey, Çiğdem Meserretçioğlu’yla evleniyor. Bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç doğuyor. Çiğdem Meseretçioğlı yine İzmir’in eski çok zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioğlu ile eşi Suat Hanım’ın kızı. Çiğdem Hanım, Rahmi Koç’tan sonra Erol Simavi’nin oğlu Günaydın’ın da sahibi Haldun Simavi’yle evlendi. Suat Hanım ünlü armatör Kemal Sadıkoğlu’nun kızkardeşi. Armatör Sadıkoğulları’nın kızlarından Varlık Hanım, Alp Yalman’la, Berna Hanım bir diğer Bilderbergli Feyyaz Tokar’la, Rabia Hanım ise Boğaziçi Lisesi Yıllıkları’nın sponsoru (ve çocukları da oradan mezun zaten) Çapamarka’nın oğlu Vecdi Çapa’yla, Esin Hanım ise Milliyet Gazetesi yazarlarından Yılmaz Çetiner’le evlenmiş. Ömer Çavuşoğlu’nun eski eşi de Çapa’larla evlilik yapmış. Bu hanımın kızı da Çarmıklılar ile evli. Meserretçioğlu çiftinin Çiğdem Hanım’ın dışındaki diğer iki çocuğundan biri olan Güldem Hanım da, İpragaz’ın sahibi Yücel Kurttepeli’yle evlenmiş.
ESRA ÇAVUŞOĞLU'NDAN ÇİFTE DOĞUM GÜNÜ **************************** Ömer Çavuşoğlu'nun kızı Esra Çavuşoğlu, 30'uncu doğum gününü, aile yakınları ve arkadaşlarıyla, işletmeciliğini yaptığı Lounge Bar'da, iki gece üst üste düzenlediği renkli partilerle kutladı.
Sosyetenin tanınmış isimlerinden Esra Çavuşoğlu, sahibi olduğu Lounge Bar'da geçen hafta, doğumgününü kutladı. Yalnız ALEM'in izlediği doğum gününde, sadece Esra Hanım'ın aile dostları yer aldılar. 30 yaşına girdiğini söyleyen Esra Çavuşoğlu, davetliler eşliğinde doğum günü pastasını kesti. Duygulu anlar yaşayan Esra Çavuşoğlu, 'Doğum günümü aile dostlarımla kutluyorum ama, arkadaşlarımın da olacağı bir parti daha düzenleyeceğim' dedi. Doğum gününe katılan davetliler arasında teyzesi ve eniştesi Hüsnü-Ayşen Özyeğin, kızkardeşi ve kocası Gökhan-Ayşe Çarmıklı, halası Nazlı Ilıcak, Emin Şirin, annesi Gülsen Çapa ve ablası Lale Çapa gibi cemiyet hayatının ünlü isimleri vardı. Ertesi gece aynı yerde, bu kez yakın arkadaşlarına bir parti vererek doğumgününü kutlayan Esra Çavuşoğlu'nun mutluluğuna diyecek yoktu doğrusu. Kendisine doğum günü için 'Range Rover' marka bir araba alan Esra Çavuşoğlu, yeni arabasına binerek, ilk turunu da attı. Yaklaşık 350 kişinin katıldığı parti basına kapalı olarak gerçekleşirken, Esra Hanım, dostlarını kapıda karşıladı. Sadece doğum günü pastasını basın mensupları önünde kesmek için dışarıya çıkan Çavuşoğlu böylece basının gönlünü almak istedi. Uzun süredir flört eden ve birlikteliklerinin görüntülenmesinden rahatsız olan Raif Dinçkök ve Esra Tümen, doğum gününe el ele gelerek dikkat çekti. Çapkınlıkları ile sık sık gündeme gelen İlker Mengi ise geceye nişanlandığını söylediği Anna ile geldi ve önümüzdeki aylarda evlenecekleri söyledi. Doğum günününe, Aytaç-Tanfer Kanan, Serdar Bilgili, Alp-Serra Taşkent, Mehmet-Elif Germiyanlıgil, Erhan Karaveziroğlu, Megi, Yossi Kalaora, Zeynep Aslan, İsmail Acar, Mine-Sezai Taşkent, Aslı-Burak Duruman, Zeynep-Ahmet Uz, Avi-Meltem Habib, Şirin-Neşet Yalçın, Aliye Simavi, Yasemin Kozanoğlu, Heves Ekinci, Tahsin-Aslı Çiftkurt, Fulya Cinisli, Baran Süzer ve Feti Pekin de katıldı.  | Emin ********************************************************************
Dayım Turhan Kapanlı AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; Anayasa Mahkemesinin 22 Haziran 2001 tarihli kararı sonucunda, laik cumhuriyete karşı geldiğim iddiasıyla milletvekilliğim düşürüldü. Bu yüzden bir veda konuşması yapmak üzere söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum. (AK Parti ve SP sıralarından alkışlar) | | |  | 1950'lerden itibaren, politika içinden gelen bir ailenin mensubuyum; bu yüzden, siyasî kıyametleri çok yakından yaşadım. Babam rahmetli Muammer Çavuşoğlu, Demokrat Partinin milletvekiliydi, bakandı, 27 Mayısta siyasî yasaklı oldu. Dayım Turhan Kapanlı, rahmetli, Adalet Partisinin milletvekiliydi, bakandı, o da, 12 Eylülde siyasî yasaklı oldu.
*********************************************************************************** Musa Anter'in Kürt dediği Nuri Demirağ Nazlı Ilıcak’ın Konrgerillacı ağabeyi Ö. Çavuşoğlu’nun ortağı Ahmet Kozanoğlu’dur. Babaları Muammer Çavuşoğlu, Menderes’in Bakanlarından, Yapı Kredi’de Kazım Taşkent’in sağ kolu. Zincirlikuyu’da Abdi İpekçi ve Kılıç Ali ile komşu olarak (D Adası) gömülmüş. Çavuşoğlu’nun eski eşi Çapa’yla evlenmiş. Çapa’ların akrabalık bağını Koç’u yazarken yazmıştık. Çapalar Yakubidir. Ahmet Kozanoğlu’nun babası eki BJK başkanlarından olan ( On yıl başkanlık yapmış) Abdullah Ziya Kozanoğlu’dur. Baba Kozanoğlu aynı zamanda Türklerin tarihi kahramanlıklarını anlatan envayi çeşit ırkçı, uydurma kitapların (Malkoçoğlu, Battal Gazi, Kolsuz Kahraman, Sencivanoğlu vs vs) da yazarı ve büyük de bir müteahhit. Ahmet Kozanoğlu, Tercüman’da Kemal Ilıcak’ın da ortağıydı.
Yasemin Kozanoğlu’nun annesi Ahu Tuğbay. Ahu Tuğbay, Yılmaz Güney ve Melike Demirağ’la birlikte arkadaş filminde de oynamış bir eski oyuncu. Ahu Tuğbay’ın kızkardeşi Afet Tuğbay ise Türkiye Güzelik Kraliçesi seçilmiş birisi ve Turgut Demirağ’ın (Melike Demirağ’ın babası) ikinci eşi. Refik Erduran, anılarında, Nazım Hikmet’i kaçırma işinin aslında önce Tarık Demirağ’ın motoruyla yapılmasının planlandığını yazar. Tarık Demirağ, Yakubilere ait Özel Boğaziçi Lisesi mezunu Bunu Boğaziçi Lisesi Yıllıkları’nı incelerken buldum. Turgut Demirağ’ın kardeşi, Melike’nin de amcasıdır. Afet Tuğbay’ın Turgut Demirağ’dan olma bir kızı da var : Nevbahar Demirağ. Yasemin Kozanoğlu’nu meşhur eden ve Vakıfbank reklamlarında oynatan kişi de yönetmen Sinan Çetin. Bu reklamlardan çok büyük paralar aldıkları biliniyor. Sinan Çetin’in yeğeni Orhan Çetin, bu reklamlar ve bir de film çekilip Yasemin Kozanoğlu meşhur edildiğinde Melike Demirağ’la evliydi. Melike Demirağ Sabetaycı Şanar Yurdatapan’la da evlendi. Şanar’ın kardeşi Lale Mansur bir başka Sabetaycı Cem Mansur’la evli. Şanar’ın kardeşi Tuğrul Dağcı isimli müzisyen. Dağcı, Dağlı veya Berkman, Berktay, Berker, Bergman hepsi aynı anlanda. Bütün dünyada Dağcı, dağlı hangi dilde olursa olsun Yahudi anlamına geliyor. Orta Asya’da ve Kafkasya’da Yahudilere "dağlı "deniyor.
Melike Demirağ’ın dedesi A. Naci Demirağ, onun oğlu Şahap Demirağ (İzmir’de zengin bir müteahhit, Demirağ Beton, Prefabrike İnşaatın sahibi) onun da oğlu yani Nedim Demirağ, Hürriyet Gazetesi Ege Bölgesi Tamsilcisi. A. Naci Demirağ’ın kardeşi ünlü faşist Nuri Demirağ’dır.
Mason ve Sabetaycı Nuri Demirağ, MKP’yi kurarken sağ kolu da Cevat Rifat Atilhan’dır. Sol cenah bu ismi pek bilmez ama sağcılar arasında çok iyi tanınır ve saygı görür. Atilhan’ın büyük özelliği Masonlar aleyhine yazdığı kitaplardır.
Oktay Rifat’in amcası Cevat Rifat Atilhan,Yeşilçam’da en çok senaryo yazan adam, şapkasını hiç çıkarmayan adam Bülent Oran’ın babasıdır. (İkinci Bahar filminde T. Şoray’ın babası rolündeydi) Amerikan Kolejli olup sonradan tarikate girdiği için pek sevilen Yazar Ayşe Şasa’nın da kayınpederidir. Ayşe Hanım, Bülent Oran’la evli. Atilhan soyadı da Macarların Türk olduğu safsatasından dolayı Atilla’dan geliyor. (Ayşe Şasa daha önce Atıf Yılmaz’la evliymiş. Atıf Yılmaz şu anda Deniz Türkali ile yani Vedat Türkali’nin kızıyla evli. V. Türkali’nin oğluyla uzun yıllar birlikte olan Hale Soygazi şu anda Murat Belge’nin sevgilisi. )
Afet Tuğbay çok evlilik yapmış tıpkı Milliyet’in eski sahibi Ercüment Karacan gibi ve Afet Tuğbay, Ercüment Karacan’ın beşinci eşi. Ercüment Karacan’ın üçüncü eşi Cemile Garan, Cemile Hanım’ın daha önceki evliliğinden doğan kızı Cemre, NATO’da da çalışan Cemre Hanım, M. A. Birand’ın karısı. (Ercüment Karacan’ın evlendiği kadınlardan birisi de Semiramis Pekkan’dır. (Ajda Pekkan geçtiğimiz aylarda Ağlama Duvarı’na gidip dua etmişti; Sakıp Sabancı’yla nişan da yapan ve evliliği direkten dönen, Ajda Hanım, Bet (h)amikdaş’ın duvarı önünde dinini hatırlamıştı. Ajda Pekkan’ın eşlerinden birisi Ali Bars, Mesut Yılmaz’ın (Şu anda da Turgut Yılmaz’ın yakın dostu ve ortağıdır. Ajda Pekkan’ın eski nişanlısı Sakıp Sabancı’dır.)
Cemile Hanım’ın , Ercüment Bey’den iki çocuğu oluyor : Ömer ve Ali Karacan. Ömer Karacan meşhur birisi, Coca-Cola’nın sponsörlüğünü yaptığı Number One tv ve radyonun, Discovery Channel, Nickoledeon, Energy FM, Radyo Klas, Kardeniz FM, vs vs çeşitli dergilerin de sahibi, ayrıca ünlü parfümlerin de ithatatçısı. Ali Karacan da ünlü bir rallici. Cemile Hanım’ın Garan ailesiyle olan akrabalığını yazmıştık. Ali ve Ömer Karacan’ın kuzeni Mehmet Garan bugün Fuji Fimleri’nin Türkiye sahibi ve çok zengin. M. Ali Birand’ın dayısı Mahmut Dikerdem büyükelçi olduğunda Türkiye’nin gelmiş geçmiş en genç ve en çabuk büyükelçisi olan kişidir. (Gökyüzü) Cengiz Çandar Kod adı Osman Öğretmen Cemal A. Kalyoncu Aksiyon 2 Aralık 2000 / Sayı: 313 | |  |  | | | Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü | |  |  | | | Cengiz Çandar. Bu isim son yıllarda Tarkan, Çevik Bir, Hakan Şükür kadar Türkiye'nin en çok konuşulan isimlerinden birisi oldu. Çocukluğunda oldukça sakin bir kişi olan Çandar, bugünlere, 'haksızlık ve adaletsizliğe karşı' olma duygusu sayesinde geldi desek yanılmış sayılmayız. Çandar'ın 52 yıla yayılan birçok kişiye nasip olmayacak kadar karmaşık ve bir o kadar da renkli hikayesinde, Türkiye'de düzenin insanları nasıl yer altına ittiğini, sol hareketin ülkeyi bir dönem nasıl etkilediğini, torpille neler yapılabileceğini, hepsinden önemlisi Türkiye'de düzene başkaldıran 'asi' denebilecek bir kişinin Avrupa'da aslında hukuk devleti talebinde bulunan sıradan bir kişi anlamına geldiğini bulacaksınız.
Cengiz Çandar, Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi'nin kayınpederi Şeyh Edebali ile bacanak olan ve I. Murad'ın sadrazamlığını yapan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa'nın torunudur. İmparatorlukta sadrazamlık yapan sadece Çandarlı Hayreddin Paşa değildir. Babadan oğula geçmese de onun büyük oğlu Çandarlı Ali Paşa da sadrazamlık yapmıştır Osmanlı'da. Kosova Meydan Muharebesinde 1. Murad öldürüldükten sonra Yıldırım Beyazıt'ı tahta çıkaran odur. Ali Paşa'nın kardeşi Çandarlı İbrahim Paşa, ailede sadrazamlık yapan bir başka isimdir. Onun oğlu, büyükbabası ile aynı ismi taşıyan Çandarlı Halil Paşa ailenin çıkardığı bir diğer sadrazamdır. Halil Paşa, Osmanlı'dan bu yana bakıldığında Türk tarihinde Menderes'ten evvel asılan ilk başbakandır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un fethinden hemen sonra Bizans'tan rüşvet aldığı söylentileri üzerine Çandarlı Halil Paşa'yı İstanbul veya Edirne'de idam ettirmiştir. II. Beyazıt zamanında sadrazamlık yapan onun oğlu Çandarlı İbrahim Paşa ise ailenin son sadrazam temsilcisi olarak tarihe geçer. Çandarlı ailesi, bu tarihten sonra İznik'e yerleşerek toprak sahibi olur: "Çandarlı Halil Paşa'nın idamı çok büyük bir travmaya sebep olur. İmparatorluk kurucusu, kazasker, ulema, ahilikten gelen ve böyle bir asker ailesi... İşte bu aile geliyor İznik'te, Türkiye'de milyonlarcası görülebilecek mütevazı kasabalı bir aileye dönüşüyor." Aileye yeniden popülarite kazandıran ise Cengiz Çandar olacaktır: "Alçakgönüllülüğü ihlal ederek söyleyeyim, içlerinde en cinsleri benim. Çünkü ben yeniden ihya ettim kavramı." Cengiz Çandar'ın soyu ise Fatih Sultan Mehmet tarafından idam ettirilen Çandarlı Halil Paşa'nın kardeşi, devletteki en yüksek görevi Bolu Mutasarrıflığı olan, bir Sırbistan seferinde esir düşen, yapılan anlaşmanın maddelerinden birisi de onu kurtarmaya yönelik olan I. Mehmed Çelebi'nin dokuz kızından biri II. Murad'ın kızkardeşi, Fatih'in de halası olan Hafsa Hatun'la evlenen Mahmud Çelebi'ye dayanmaktadır: "Padişahın kızkardeşi ile evli olduğu için en azından bazı kuşak ve kademelerde Osmanlı ve Çandarlı aileleri akrabadır." Ailede bu koldan gelenler Çandar soyadını taşırken, diğer koldan gelenler Çandaroğlu soyadını kullanmaktadır. Osmanlı tarihinde Köprülü ailesi gibi birkaç tane sadrazam çıkaran Çandarlı ailesinin bir ferdi olan Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı Çandarlı, Vezir Ailesi adıyla yaptığı çalışmada soyağacını Cengiz Bey'in 1920'li yıllarda İznik Belediye Başkanlığı yapmış büyükbabası Ali Çandar'ın büyükbabası Mahmud Celalettin'e dayandırmaktadır: "O yüzden bazı toplantılarda Türklüğü'nde karışıklık ve spekülasyon olmayacak birisi de benim diye gardımı alırım." İznik'te bir sokağa adı verilen Cengiz Çandar'ın büyükbabası Ali Çandar'ın Sıdıka Hanım'la evliliğinden Necmiye, Meziyet ve İhsan adında üç çocuğu gelir dünyaya. Ailede İznik dışına ilk çıkan Cengiz Çandar'ın da babası olan İhsan Bey olur. İhsan, Ankara Hukuk Fakültesi eğitiminden sonra Malatya, Niğde Aksaray ve Ankara'da savcılık ve hakimlikten sonra Et Balık Kurumu'nun beş kurucusundan biri olur ve genel müdürlüğünü yapar.
İhsan Çandar, Malatya'da savcı yardımcısı iken hayat arkadaşını bulur: "Eşraf birbirini tanıyor. Babam Malatya'da savcı yardımcısı, dedem de İnhisarlar İdaresi (Tekel) Müdürü. Selanikliler'in nedense tütüne yakın bir şeyi var." Yedi kuşak Selanikli olan Hakkı Sayar (evde Mehmet) İttihat Terakki bursuyla Budapeşte'de şimendifer mühendisliği okur. Selanik'te tüccarlık yapan Mehmet Hakkı, Mustafa Kemal'i Selanik'ten tanımaktadır: "Selanik'te tekkede toplanırlar, dedem de onlara çay-kahve servisi yapardı. Mustafa Kemal onun için Mustaabi ya da Gazi'dir. Onun ağzından ben Mustafa Kemal veya Atatürk lafı duymadım." Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye, Filistin Cephesi'nde görev alan Mehmet Hakkı Bey, Yunanlılar tarafından savaş sonuna kadar Volos şehrinde hapishanede tutulur. Savaştan sonra mübadele olunca eşi Zeliha ve büyük kızı Şekibe (TİP Yönetim Kurulu eski üyesi ve Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı ünlü avukat Halit Çelenk ile evli) Hanım'la birlikte Anadolu'nun yolunu tutar. İkinci çocuğu Saffet Hanım ise İstanbul'da doğacaktır. İşte bu Saffet Hanım'la İhsan Çandar 1945'te evlenir. Ancak Saffet Hanım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi eğitimini tamamlamaya kararlıdır: "O da babam gibi devlet memuru idi. Önce Yem Sanayii'nin sonra da Toprak Mahsulleri Ofisi'nin Ankara ve ardından İstanbul'da avukatlığını yaptı. Annem Selanikli İttihatçı bir aileden geldiği ve aile Halk Partili olduğu için Kızılay'daki işyerinden çıkar bütün gösterilere katılırdı."
İşte bu çiftin ilk çocuğu olarak Cengiz Çandar 1948 yılında Ankara'da doğar: "Benim asıl adım Osman'dır. Sakin bir çocuktum. Yetişkin hayatımdaki 'afacanlıklarımın' hiçbirisi yoktu o yıllarda." Malatya'da görev yaptığı için İsmet İnönü hariç, CHP'nin bütün Malatyalı milletvekilleri baba İhsan Bey'in yakın arkadaş çevresini oluşturmaktadır. Aile Osman Cengiz'in doğduğu bu yıllarda Ankara'dadır, ama İstanbul sık sık ziyaret edilmektedir: "Annemin Rumeli ve Valikonağı Caddesi'nde iki üç adımda bir akrabaları vardı. Küçüklüğümde Selanikli olmak kuvvetli bir referanstı. Çocukluğumda o kadar çok Selanik lafı ile doldu ki kulaklarım, bir tek Selanik biliyor bir de ben biliyorum karşılıklı aiditeyitimizi. Selanik'i 1984'te daha uzaktan ilk gördüğümde gözlerimden yaşlar inmeye başladı. Onun için Selanikliyim diyen Yunanlılar'la karşılaştığımda 'o şehirde oturuyor' diye düşünüyorum. Selanikli değilsin sen, benim."
Eğitimine Ankara Namık Kemal İlkokulu'nda başlayan Çandar, 11 yaşında iken Kayseri-Talas'taki Amerikan Okulu'na keydedilir: "O sırada Ankara bürokrasisinin gözde okulu orası idi. Ankara Koleji de vardı ama annem 'züppe' olmasın diye oraya gitmemi istemedi." Derslerinde iyi bir öğrenci olan Çandar burada, daha sonraki yıllarda Türkiye'nin tanıyacağı bir çok kişi ile birlikte okuyacaktır. Üst sınıfların alt sınıflardakileri himaye ettiği bir okuldur burası. Çandar'ın birkaç tane koruyucusu olur: "Son sınıftan Hazım Kantarcı ve benden iki sınıf büyük Uluç Gürkan beni himaye altına aldılar." Okuldaki bir olay uslu çocuk Cengiz Çandar'ın 'afacanlaşmasına' vesile olacaktır. Ziyaret yasağı olan bir saatte revirde Amerikalı hocası tarafından yakalanıp, hocasının söz vermesine rağmen ihtar cezasını ailesine göndermesi onu 'afacan'laştırır: "Verilmiş söze uymamanın getirdiği müthiş bir adalet duygum vardır benim. Bunun üzerine disiplin sicilim kabardı." Bu yüzden genel ahlak notu 9 gelince Tarsus Amerikan Koleji'ne, CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek'in araya girmesi ile ancak kayıt yaptırabildiğinde yıl 1963'tür. Uluç Gürkan, İstemihan Talay, Erkut Yücaoğlu ile arkadaşlık ederek okuyan Çandar, ailede herkes ama herkes hukukçu olduğu için tepkisel olarak Mülkiye'ye (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) gitmeye karar verir. Amacı diplomat olmaktır. Ancak ondan önce, o zaman ODTÜ merkezi sınav harici öğrenci alarak ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi'ni kazanan Çandar, Siyasal Bilgiler'i kazandığını görünce, sevmediği Kalkülüs (yüksek matematik) dersi yüzünden okulu bırakır.
Cengiz Çandar, 1966 yılında zamanın en hareketli okullarından olacak Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne adımını atar. Okul çeşitli görüşteki öğrencilerin temsil edildiği kulüplere bölünmüştü. Mahir Çayan'ın başkanı olduğu Sosyalist Fikir Kulübü, Hasan Celal Güzel'in başkanı olduğu AP'ye yakın gençlerin bulunduğu Hür Düşünce Kulübü. Mesut Yılmaz da buradadır. Uluç Gürkan, listesine Tarsus Amerikan Koleji'nden arkadaşı İstemihan Talay'ı da alarak ortanın solu hareketini temsil etmektedir. Öğrenci Derneği Başkanlığı için hiç sınıf kaybetmemiş olmak ve üçüncü sınıf öğrencisi olmak gerekmektedir: "Uluç Gürkan geldi 'Sen gelecek vadeden birisisin. Üçüncü sınıfa gelince başkan olacak adam sensin, şimdiden seçim kaybederek kendini harcama' dedi. Vay o ne demek? Ben bunu ahlaksız teklif olarak gördüğüm için sosyalistler grubuna yakındım, gittim onların listesinden girdim. Mahir Çayan kulüp başkanı idi. O kulüpten kimler çıkmadı ki. İlber Ortaylı, Baskın Oran, Kutlay Ebiri, Halil Ergün, Oral Çalışlar." Cengiz Çandar, tekrar öğrenci siyasetinin içinde bulur kendisini: "Bunun anlamı diplomatlık hülyasının sona ermesidir. İyi de oldu, benim gibi bir adama bundan büyük zulüm yapılabilir miydi?" Çandar, 1969-70 başkanlık seçimlerinde, CHP'li Parti Meclisi üyesi hocalarının aleyhlerinde propaganda yapmalarına rağmen 501'e 444 oyla başkan olur: "Ben başkan seçildikten kısa süre sonra sol hareket parçalandı. Yönetim kurulundaki arkadaşların çoğu daha sonraki Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi'nin kurucu kadrolarını oluşturdular. Benden gayri kendi yönetim kurulumda beni iki kişi, biri Savaş Dizdar biri de vefat eden İMKB Başkanı Tuncay Artun destekliyordu."
Çandar SBF'den mezun olduktan sonra ODTÜ'de asistanlık için açılan imtihana katılmaya karar verir: "Devletler özel hukuku dersinin hocası da bizim dekanımız İlhan Onat'tı. Ona gidip, hocam sınav açıyormuşsunuz dediğimde şok geçirdi. Çünkü o tarihe kadar boykot veya işgal komitesi başkanı olarak defalarca görüşmüşüz. Böyle hayta bir gelenekten gelen bir adam asistan olacak, hem de kendi kürsüsünde." Cengiz Çandar, Doğan Avcıoğlu'nun o meşhur Devrim dergisi ile de irtibatlıdır tabii: "27 Mayıs, işte yarım kalmış gibi bir duygu içinde, bizim öğrenci hareketinin kullanılması amaçlı idi. 27 Mayısvari bir müdahaleden yanaydık açıkçası. Avcıoğlu ihtilal planını bize anlatmıyor ama yapılan işi destekliyordu."
Mülkiye Marşı'ndaki gibi "Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz" derken de, yapılan bütün eylemlere katılırken de aynı heyecanı duyar, bütün diğerleri gibi. Çandar'ın o dönemde bilerek katılmadığı öğrenci eylemi yoktur: "Gecikme sebebiyle katılmadıklarım oldu. Mesela İstanbul'daki bir Dev-Genç kongresinden otobüslerle döndük. ODTÜ'de arkadaşlar (Robert) Komer'in arabasını yakmışlar. Orada bulunamadığımdan hayıflanmıştım. Geçen yıl Amerika'da iken Komer öldü. İkimizi de bilen Amerikalı diplomatlar 'Sen var mıydın orada?' dediler. Ben de bir saatle kaçırmışım, yoksa mutlaka olurdum dedim. Eylemde fena değildik. Fakat ben hiç silah taşımadım. Ve benim yer aldığım akım silahlı öğrenci eylemlerine karşı idi. Dev-Genç çoğunluğunu elinde bulunduran arkadaşlar bizi suçlardı o sıralar ama biz daha çok köylüleri ve işçileri örgütlemekle meşguldük." Çandar, 1970 yılında bugünkü eşi Emekli Deniz Albay Bülent-Leman çiftinin kızı Tuba Hanım'la nişanlanır. (Daha sonra ikisi de ayrı yollardan gider ve birer evlilik yaparlar. Yolları ancak 1986'da kesişir. Şimdi Defne adında bir kızları vardır: "Erkek çocuğum olmadığı için -kardeşimin de yok- o yüzden bittik.") Nişanlandıktan üç gün sonra köylüleri örgütlemek için yollara düşer: "Söke'de arkadaşlarla buluşup bütün Aydın Ovası'nı, iki kez de Polatlı Ovası'nı yaya dolaştım. O sırada ODTÜ'de asistandım. Deniz Gezmiş de aranıyordu. Üstümden ODTÜ kimliği çıktı, beni Deniz Gezmiş zannetmişler. Yakalayıp ertesi gün mahkemeye çıkardılar. Bir ay sonra da 12 Mart oldu. Hakim beni salıvermeseydi 12 Mart'ı içerde karşılayacaktım ve 1974'e kadar içerde kalacaktım." Yıllar ilerledikçe Çandar'ın hayatı da hızlanacaktır. 12 Mart'tan bir süre sonra 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesi ile onun hayatında yeni bir dönem başlayacak ve Çandar yer altına inecektir: "1967 yılında Uluç Gürkan Öğrenci Derneği Başkanı iken benden yazı istedi. Ben de Che Guevara ölmüştü onunla ilgili bir yazı yazdım. Fakat yazıda imzamın çıkması unutulmuştu. Uluç, daha sonra o yazıdan dolayı yazı işleri müdürü olarak 3 ay hapis yattı." 1970 yılının sonları ile 71 yılının başları arasında birkaç aylık sürede Çandar, Doğu Perinçek'in de bulunduğu grubun çıkardığı Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) dergisinin yazı işleri müdürüdür: "Babam hukukçu. Birçok yerde tanıdıkları ve arkadaşları vardı. Ben yazı işleri müdürü olursam daha kolay hallolur vaziyetler diye..." Bu sefer de Çandar, Şahin Alpay'ın bir yazısı yüzünden 7,5 yıl hapse mahkûm olur. Olay 11 ilde sıkıyönetim ilan edilmesinin ertesi günü gerçekleşir: "26 Nisan'da sıkıyönetim ilan edildi. Ajanstan duydum haberi, eve geldim. Evde ailenin yakın dostu Prof. Bahri Savcı da var. Ben el çabukluğu ile birtakım evrakları banyoda yakmaya başladım. Muammer Aksoy ve Bahri Savcı'dan bilirkişi raporu vardı beraat edecektim, mahkûm oldum. Türkiye'de kimse bana yargı bağımsızdır diyemez. Bulutların cinsine göre değişir bizde yargı. 7,5 yıl hapis, 2,5 yıl da Kastamonu'da emniyet nezaretinde bulundurulma cezası yedik."
Kartları Nuri Çolakoğlu yaptı
Çandar 26 Nisan'da, yakabildiği belgeleri yakar ve yola çıkar: "O gece halama (Meziyat) gittim. Sabaha karşı ev basıldı." Cengiz Çandar, iki ay da, daha sonra CHP'de genel sekreter olup İsmet İnönü'yü deviren grubun lideri olacak olan Kamil Kırıkoğlu'nun evinde saklanır: "Kırıkoğlu yüreğimin en dibinden sevdiğim birkaç insanın başında geliyor. 1971 Haziran sonunda evden çıktım. Nereye gittiğimi bir o bir de nişanlım biliyordu." Cengiz Çandar, Şahin Alpay ve Afa Yayınları'nın sahibi Atıl Ant'la beraber sabaha karşı Antep'e gider, oradan da bir taksi ile Urfa'ya geçip sabaha karşı Harran Ovası'ndan sınırı geçerler: "Yolda sıkı kontroller vardı. Kartlarımızı Nuri Çolakoğlu yaptı. Çok beceriklidir Nuri." Çandar ve arkadaşları 1971 yılının Temmuz ayı başlarında Filistin'e ulaşır: "Ayrıca Filistin hareketi ile de ilgileniyordum. Bu yazı işleri müdürlüğü nedeniyle davalar olduğu için başımın belaya sarılması ihtimali vardı. Zaten mahkûmiyet de var. Yurtdışına çıkmamın uygun olacağına karar verdim ve Filistinli Demokratik Cephe Mensubu bazı öğrencilerle temas kurdum." Plan aksaksız işler, Halep'e ulaşılır. Oradan Demokratik Cephe'nin merkezine gidilir. Kartları çıkarılır ve Şam'a sevk edilirler. Sonra Şam'ın 70-80 km yukarısında ilk Hıristiyanların saklandığı Suriye'nin en tarihi yerlerinden biri olan Maalule'de 1,5 ay süren bir eğitim alırlar. Ardından Golan. Suriye ile Filistinliler'in arası iyi olmadığı için Güney Lübnan'da Reşadiye Kampı'na sevk gerçekleşir. Sonrasında ise Bekaa ve Kuzey Lübnan'da Trablusşam yakınlarında bir kamp. Ardından Beyrut: "Biz hangi kampta isek garip bir ilahi sözleşme gibi oradan ayrıldıktan birkaç gün sonra İsrail bombaladı oraları." En son ikamet yeri ise Beyrut'ta havaalanının dibindeki en büyük mülteci kampı olan Bourj al Barajne'dir. Burada kamp değil halkın içindedirler. Birçokları gelir gider, Cengiz Çandar hâlâ oradadır: "Ben de dönecektim Türkiye'ye. İşte Türkiye'de mücadeleye başlayacağız dağlarda. Fakat Deniz'ler idam edildi. Mahir'ler öldürüldü, herkes tutuklandı. Temas edebileceğim herkes ya hapiste ya öldürüldü. O zaman böyle durulmaz, bari kimlik değiştirip Filistinli olayım kararı aldım. Kendimi Filistinli gibi hissedeyim diye. Bir sene sonra asalak görüntüsünde idim. Filistin davasına böyle çok ek bir katkı sağlamıyorum. Kimliğimi bir tayin edeyim, Türk müyüm, Filistinli miyim? Türk olduğum kararını verince Avrupa'ya gideyim dedim."
Osman Öğretmen
Çandar, 1973 Nisanının ortalarında İtalya'dan Avrupa'ya giriş yapar: "Pasaport bakımından İtalya en gevşek yerdi." Çandar, Avrupa'da da bir çok yer dolaşır. İsviçre'ye geçer: "Orada şu an İstanbul Baro Başkanı olan Yücel Sayman ve Prof. Bülent Tanör'le beraber aynı evde yaşadık." Çandar ardından da Paris'e gider. Orada da arkadaşı Sabetay Varol'la karşılaşır. Bir süre sonra Avrupa'daki son durağı Hollanda'ya geçip siyasi iltica talebinde bulunur. Sorbon Üniversitesi'nde doktora kaydı yaptırır, Amsterdam'da da bir üniversitede burs bularak master çalışmasına başlar. Amsterdam Belediyesi Türk çocuklarına yönelik Türkçe dersleri eğitimi vermektedir: "Genel olarak Hollanda'daki ama özel olarak Amsterdam'daki Türk camiası içinde Osman Öğretmen olarak ün yaptık." Daha önce komünist rejimlerden kaçanların siyasi iltica talebinde bulunduğu Hollanda makamları, komünizm propagandasından ötürü mahkûm olmuş birisinin başvurusu ile ilk defa karşılaştıklarından, emsal teşkil eder diye Çandar'ın beklediği cevabı vermeyi geciktirirler. Bu arada Türkiye'de de 1794 genel affı yürürlüğe girer: "Ekim 1974'te Türkiye'ye geldim. DGM'ye ifade vereceğiz, fiilin af kapsamına girdiği saptanacak ve dosya kaldırılacak. Normalleşeceğiz. Bu sefer de üç sene aranmış adamı kimse teslim almıyor, savcı tatile gitmiş. Onun üzerine babam Yüksek Hakimler Kurulu'ndaki sınıf arkadaşlarından birisi vasıtasıyla bir nöbetçi savcı atattırdı bana. Yani torpil yapıldı ve böylece affa girdik." Çandar ailesi tam bu sırada, birincisinden ağızları yandığı için üniversiteyi kazanan ikinci çocukları Volkan'ı (1954'te doğdu. Milano'da uluslararası bir şirkette kimya mühendisi olarak çalışmaktadır) yurt köşelerinde heder etmemek amacıyla Ankara'dan İstanbul'a taşınır: "Diplomasi okumuşum, diplomat olamıyorsun. Türkiye'den ayrılırken asistan idik, üniversiteye dönmem mümkün değil. Prangalı eşek gibiyiz." Çandar iki yıl işsiz dolaşır. Çandar işsiz kaldığı bu sürede 1975 yılında Çanakkale'de ilk 4 aylıklardan olarak vatani görevini yapar: "Askerliğin ilk bölümünü firarda geçirdik, Çanakkale'nin bütün sahillerinde denize girdik. Ceza da gördük, hapis de yattık. İçtimalarda bizim manga üç kişi ile temsil edilirdi. En önde Zafer Toprak, onun arkasında kuralcı olduğu için Şahin Alpay, bir de en arkada bölük çantasına gönüllü olarak talip olduğu için -küçük bir evrak çantası zannetmiş, kendinden daha büyük bir sandıktı- İlnur Çevik." Askerde öğrendiği on parmak daktilo sayesinde Direnen Filistin kitabını yazar.
Askerden sonra arkadaşı Prof. Bülent Tanör'e "Vatan gazetesi yeni organize oluyor, eşine dostuna söyle yazı versin" diye bir haber gelir. O da Çandar'ı arar. Time veya Newsveek'ten birinde (Kissinger'in yardımcısı Helmut) Sonnenfelt Doktrini diye bir yazı ile karşılaşır: "Sonnenfelt'le geçen yıl Amerika'da bulunduğum think thank kuruluşunda beraber çalışma imkanı bulduk. Sen benim gazeteciliğe başlamamın sebebisin dedim Sonnenfelt'e. Adam hiç bir şey anlamadı ama..." Vatan'da işe başlar. Arkadaşı Sabetay Varol, Alp Kuran tarafından Vatan'dan çıkarılınca, Çandar yine en önde yerini alır: "Patron Numan Esin bize karşı harekete geçti. Ankara'dakilerin başı Zafer Mutlu, İstanbul'da da Can Ataklı." Bu olay sonucunda Vatan çalışanları sendikalı olur. O olayda sıkıntıya soktuğu Milli Birlikçi Numan Esin, daha sonraki andıç olayında Çandar'ın yanında yer alır. Ardından bir süre Türk Haberler Ajansı'nda çalıştıktan sonra Çandar'ın hocalık merakı yine depreşir. İçeriden destekli bir şekilde sınava girmesine rağmen asistanlık hevesi de kursağında kalır: "Cumhuriyet'te çalışmaya başladıktan sonra akademik hayata geri dönmemiş olmama hergün şükrediyorum." 1979'da Oktay Kurtböke'nin davetiyle Cumhuriyet'e girer. İran devrimi, Lübnan'da iç savaş, İran-Irak Savaşı, tam da onun uzmanı olduğu konulardır. Gelişmeler ard arda patlak verir. Gazetecilikte öne çıkmaya başlar, ne yaparsa Cumhuriyet'te Hasan Cemal'in de desteği ile birinci sayfadan duyurulur. Bir süre sonra uzmanlık alanında konuşmalara çağrılır, mülâkatlar yapar. Bu durumdan rahatsız olanlar da artar tabii. Cumhuriyet'ten istifa ettikten sonra hem Milliyet hem de Hürriyet ister Çandar'ı: "Mehmet Ali'ye (Birand) 'Arkadaşımsın, sen ne dersin?' dedim, o da 'Milliyet'te aynen devam edersin. Ne yaparsan birinci sayfadan girer. Hürriyet'te çok örselerler seni. Bir sene canına okurlar. Bir sene dayanırsan alır başını gidersin. Seçimini sen yap' dedi. Ben de Hürriyet dedim." Hürriyet'te haftada iki gün de köşe yazmaya başlar. Bu arada patron Erol Simavi, Çetin Emeç'in yerine Rahmi Turan'ı getirince Ankara Ertuğrul Özkök liderliğinde ayaklanır: "Bunlar beni aradı, İstanbul'daki ayaklanmayı organize et ve başına geç diye. İstifa edenler, ne oldu?' diyor. Ertuğrul Özkök aradı, 'İkimizin de çıkarına mı?' dedi. 'Değil, ama bir kere ayağa kalktık, mecburuz. Bir de sen başlattın' dedim. 'Ne zaman edeceksin?' dedi. Dizim yayınlanıyordu. Bitti, istifa ettik. Ondan birkaç ay sonra da Ertuğrul Özkök Genel Yayın Yönetmeni oldu." Çandar, 1989-91 arasında da Asil Nadir'in çıkardığı Güneş'ten ayrılınca Özal'dan bir telefon gelir: "Yüzümü kızartarak sizden bir talepte bulunmak istiyorum. Amerika'da çok prestijli durumdasınız. Hamil-i kart yakînimdir gibi bir araştırma veya think thank kuruluşuna tavsiye mektubu yazarsanız onun açamayacağı kapı yoktur' dedim. O da 'Ben sana benimle çalışmanı önerecektim' dedi. " Fakat Çandar, Özal danışmanlığından aldığı para ile geçinemediğinden bir süre sonra basına tekrar dönmek ister. Özal, çok gönüllü değildir, aradaki mahrem bilgileri okuyucularıyla paylaşacağından endişelenir: "Daha önce uğramadığım Sabah vardı. Sabah da o sırada azgın muhalefet halinde. Turgut Özal'ı kemiriyor." Çandar, 1991 Haziran'ında Sabah'ta başlar, fakat Özal iki ay boyunca onunla görüşmez. "O güven öyle kuvvetle geri geldi ki, daha sonra eşinden de duydum en güvendiği adam ben olmuşum. Haberlerimde de rutin olayları yazdım. Yavuz Donat, o sıralarda 'Köşk Faresi, masaların altında ayakları dolaşır' falan diye yazılar yazdı. Özköşk diye adı çıktı Ertuğrul'un. Benimki çok yakın bir ilişki idi ama yalakalık ilişkisi değildi."
1997'de herkesin malûmu Çevik Bir'in önayak olduğu bir 'andıç'la PKK destekçisi olma ile suçlanınca, kendi gazetesi tarafından savunulmayı bırakın, bile bile suçlanan Cengiz Çandar Kasım 2000'e kadar, Türk okurlarının beğenerek takip ettiği bir yazar olarak Sabah'ta yazılarına devam eder: "Sabah yöneticilerinin bana söyledikleri 1997'de işte o yazıları basmazsak bu, başına daha büyük çorap örülmesine sebep olur, tutuklarlar, birtakım daha ağır ithamlara maruz kalırsın." Fakat bu sefer de yazısı Sabah'ta sansürlenmeden kısa bir süre önce Etibank'a el atan Sabah'ın sahibi Dinç Bilgin tarafından kalemi elinden alınır: "Çok yaygın olan kanaat, askerlerin bu bankalar operasyonun arkasında olduğu ve dolayısıyla o tür bir jurnalleme ile de askerlere bir bağlılık deklarasyonu olarak benim yazılarımı sansürlediler. Benim algılamam böyle."
Lisede iyi futbol oynayan Çandar, Mülkiyeliler Birliği ve Fenerbahçe Kongre üyesidir: "Parasız adamı yönetim kurulu üyesi yapmazlar." Kamil Kırıkoğlu, Emil Galip Sandalcı, 1971'de Filistin kamplarında tanıştığı ve ayrı kaldıkları sürede benzer süreçlerde yol aldığını düşündüğü şimdilerde Lübnan'da Müstakbel gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yapan Michael Naufal, okul arkadaşı Cem Duna, "Şu ana kadar olan ilişkimizde olduğu gibi hiç bir dediğine uymadığım, uymayacağımı bilerek tavsiyelerini sürdüren" dediği Şahin Alpay, "Son 15 yılda ilişkilerinin iptila halinde bir dostluğa dönüştüğünü" söylediği Fehmi Koru ve askerlik arkadaşı İlnur Çevik'in hayatında ayrı yerleri olduğunu belirten Cengiz Çandar'ın en önemli pişmanlığı da geçmişinde Doğu Perinçek'le beraber anılan bir döneminin olmasıdır: "Sol hareketin bölünme döneminde Perinçek'le aynı grup içinde bulunmayı, hafızalar silinebilse de yok edebilsem. Benim adımın Doğu Perinçek ismi ile herhangi bir şekilde irtibatlandırılabileceği bir biyografi pasajı olmasa. O bölünme döneminde keşke Deniz Gezmiş'in bulunduğu grupta olsa idim. Yakalanana kadar ilişkimiz devam etti Deniz'le. Ben ODTÜ'de asistan iken ODTÜ'de saklanırdı. Onun idamını engellemek için yapabileceğim herşeyi yaptım. Jean Paul Sartre'a kadar ulaşıp onun imzasını alacak şekilde müthiş bir imza kampanyasını Lübnan'da kendim kaçak bir adamken organize ettim."
Alın size müthiş bir film konusu. Sakin bir çocukken, sistemin zaman zaman yolunu tıkaması (üniversitede iken diplomasi yolunun kapanması, asistan olamamak gibi) ile yer altına inen, Filistin'le Türk kimliği arasında gidip gelen, gazetecilikte önemli başarılara imza atan, ülkenin en ciddi kurumlarından birinin elemanı tarafından üzerine çamur sıçratılan, gazetesi tarafından jurnallenen 52 yıllık bir adamın öyküsü. Amerika'da olsa Hollywood kaçırmazdı ama... +++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++ ÇANDARLI - Vezir oğlu vezir
Cengiz Çandar’ın, kendisine, I. Murat’ın sadrazamlığını yapan Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa’ya kadar uzanan ve yer yer yer Osmanlı hanedanına dokunup geçen bir soyağacı oluşturması ve sayfalar boyu anlatarak bununla övünmesi, bir kişilik teşhiridir aslında (Aksiyon, 2 Aralık 2000). Çünkü asaletin yolu suça veya budalalığa çıkar. Soylunun soyu çürüyerek tükenir. Toplumsal süreçlerin oluşturup, işlettiği bir tarih yasasıdır bu. İngiliz asaleti, Prens Charles’in 11 yaşındaki oğlunun şahsında uyuşturucuya, durup dururken bağlanmadı. Osmanlı soyunun Kanuni Sultan Süleyman’dan sonraki, cinnete varan bozuluşu da ancak bu yasanın ışığında anlaşılabilir.
DÖNME Cengiz Çandar’ın soy arayışında, köksüzlük duygusunun ve yaslanma ihtiyacının rolü, herhalde küçümsenemez. CIA ve Pentagon eksenli ilişkileriyle övündüğü ve Türkiye’ye saldırdığı ölçüde, bu ülkede ve tarihinde bir yerlere tutunmaya çalışması doğaldır. Sadece kişisel güvenliğin değil, emperyalizmi savunurken inandırıcı olabilmenin de gereğidir bu. Nitekim, Aksiyon’a soyağacını açıklarken, “Bazı toplantılarda Türklüğünde karışıklık ve spekülasyon olmayacak birisi de benim diye gardımı alırım” diyecektir.
Ama anlaşılıyor ki, vezirler soyundan geliyor olmak, Cengiz Çandar’ın ruh huzuru için yeterli değildir. Türkiye Musevileri’nin çıkardığı Şalom dergisi mikrofon uzattığında, bu kez, “Dönme” olduğunu keşfedecektir. Şalom’un 8-17 Nisan 1993 tarihli sayısında çıkan röportajın ilgili bölümü, Cengiz Çandar’ın kişiliğini anlamak bakımından çok önemli. Aktarıyoruz.
SABETAY SEVİ “- Çandar adını taşımanız, ... Çandarlılar’dan gelmenizden. Bu yüzden kendinizi katıksız Türk hissediyor musunuz? “- Yok canım. Çandarlı sülalesi beş yüz yıl öncesine uzanıyor. Ben kendimi esasen Rumelili sayarım. Anne tarafım Selanikli, muhtemelen dönme. Annemin akrabaları, İstanbul’da Valikonağı’nın önemli bir bölümünü işgal ederlerdi. Çocukluk yıllarımda onları ziyaret ederdim; ve hepsi, kuzenlerim, teyzem, annem bile karikatürlerdeki Raşel’lere, Salamon’lara uygun tiplerdi. Selanikli bir kültürle büyüdüm. Dedem bana Sabetay Sevi’den bahsederdi. O yüzden ortalama bir Türk’ten farklı olarak Yahudi mitosuna ilişkin bilinçaltıma yerleşmiş bilgiler var... “-Çandarlı’lık ikinci planda mı kalıyor? “-Duruma göre değişir... “-Ne yani, Şalom gazetesi için mi Selanikli kimliğinizi vurguluyorsunuz? “- Hayır onu demek istemiyorum. Selanik’i alan zaten Çandarlılar...”
Soyunu seçebilseydi, ne Çandarlılar’ı, ne dönmeliği, hatta ne de Bush’ları isterdi herhalde; aşka benzer bir tutkuyla bağlandığı Özal’ın soyundan gelmiş olmayı tercih edeceği kesindir. Soysuz adam soy arar, kendine. Ve yaranacağı yerin soyunda, mutlaka ipini bağlayacağı bir halka bulur. Gerçek yeteneğin ise soya sopa ihtiyacı yoktur; kendi soyunu kendisi yaratır.
OYNAYAN ADAM Bu soyağacı hikâyesinde, Cengiz Çandar’ın savrula savrula sürükleyip getirdiği yaşamının, dönüşlerinin ve bugün bulunduğu konumun açıklaması vardır. Özellikle şu “Vezir” kavramı anahtar değerindedir. Vezirliği seçerken kuşkusuz hayallerinin sınırını da belirliyordu; artık kendisi için padişahlık, birinci adamlık asla söz konusu değildi. Nitekim ömrü, padişahını aramakla ve padişah değiştirmekle geçecekti.
Bağlanmalarının hepsinde aynı özellik vardır. Cengiz Çandar için Humeyni de, Yaser Arafat da, Mesut Yılmaz da, Asil Nadir de, Dinç Bilgin de, Turgut Özal da birer padişahtır ve kendisi hep vezir rolünde sahneye çıkar. Vezir konumunda değil, vezir rolünde; burası önemli. Hiçbir zaman “olan adam” değildir, hep “oynayan adam” olmuştur. Gazetecilik sadece bu vezir rolünün örtüsü olarak iş görür. Turgut Özal’ın kuryesi olarak Talabani’yle görüşürken; Özal’ın sağ ve sol omuzlarını, ünlü MİT’çi Hiram Abas’la paylaşıp ona sıkıca yapışırken, Başbakan Mesut Yılmaz’ın heyeti içinde Arnavutluk’a giderken veya Asil Nadir’in iş takipçiliğini yaparken hep aynı vezir ruhuyla hareket edecektir.
Heyecanlı, ateşli, tutkulu. Padişahtan daha padişahçı olmak, vezir ruhunun gereğidir. Dahası vezir, Padişah’ı kendisinin yönettiği izlenimi oluşturarak yapar işini. Nitekim o zamanki yazılarını okuyan, 1991’de Körfez Savaşı’nı Cengiz Çandar’ın yönettiğini sanır. BAĞDAT’A SEFER Cengiz Çandar, 1991’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından danışman olarak atanınca resmen vezir olduğunu sandı. Çankaya’da Recai Ergin, Rüştü Naiboğlu, Hulusi Sayın, Hayri Ündül, Muzaffer Başkaynak, Abdullah Kuloğlu gibi Özal’ın özel savaş paşaları ve Bülent Öztürkmen gibi ünlü MİT’çilerle birlikte çalıştı. Özal’ın ölümünden sonra Çankaya’dan Pentagon’a taşındı. Şimdi Bush’un veziri; Paul Wolfowitz’le birlikte çalışıyor. Havasına bakılırsa Wolfowitz’den bile etkili, ona akıl veriyor; Irak’a müdahale kararını kendisi alacak, hatta aldığı kararı bizzat uygulayıp Bağdat üstüne sefere çıkacak. Cengiz Çandar bir vezir oğlu vezirdir ve vezir, her zaman vezirliğini yapar.  Hasan Yalçın, Aydınlık TUFAN TÜRENÇ: Haberin hamalı CEMAL A. KALYONCU AKSİYON: 1 Aralık 2001 / Sayı: 365 Mesleğe stajyer olarak başlayalı iki yıl olmasına rağmen 1970 yılında bir albay vasıtasıyla MİT'ten ajanlık teklifi alan subay toruu gazeteci Tufan Türenç, Rumelili bir aileye mensuptur  |  | | | "Sanırım 1970 yılı başlarıydı. Bir gün kapıda görevli hanım, iki konuğum olduğunu bildirdi. İsim sordum. Gelen bizim sokakta oturan ve MİT'e çalıştığını duyduğum emekli bir albaydı. (...) Önce uzun uzun ailemi ve beni çok iyi tanıdığını, ne kadar dürüst, yurtsever bir insan olduğumu bildiğini filan anlattı.
Sonra da lafı dolaştırmadan, aklımda kaldığı kadarıyla şöyle dedi: 'Ben MİT Trakya istihbarat sorumlusuyum. Senden bize yardımcı olmanı istiyoruz.'
Sözlerin sahibi gazeteci Tufan Türenç'tir. Türenç, o tarihte Milliyet gazetesine stajyer olarak gireli iki yıl olmuş ve ilk imzalı haberi de yine o yıl yayınlanmıştır. Yani daha ismen tanınmış bir gazeteci değildir. Yanına gelen albay, kendisinin de söylediği gibi ailesini tanıdığından dolayı bu teklifi yapmıştır ona.
Dikbaşlı bir mizaca sahip olduğu için askeriyeden erken emekli olmak durumunda kalan Hasan Fehmi-Nuriye çiftinin torunu olan Tufan Türenç'in babası ise Kilis, Urfa, Siverek, Hilvan, daha sonra Afyon olmak üzere Anadolu'nun bir çok yerinde hizmet etmiş doktor Niyazi Türenç'tir. Niyazi Bey, özellikle Anadolu'da o yıllarda yaygın olan yüzlerce sıtma ve trahom hastasını tedavi etmiş birisidir.
Tufan Türenç'in ailesi aslında Bulgaristan Tırnovalı'dır: "Tırnova'ya da Konya civarından göç edilmiş. 1400-500'lerde zannediyorum, Osmanlı ordusu Avrupa'ya sefere gittiğinde arkasını sağlama alabilmek için Bulgaristan'ın kuzeyindeki Deliormanlar ile güneyindeki Rodop Dağları'nın arasındaki vadiye yerleştirmiştir onları." Türenç'in dedeleri de yaklaşık 400 yıl boyunca Deliormanlar adı verilen bu civara yerleşir. Deliormanlar, pehlivanları ile ünlü bir yerdir. Türenç'in dedesinin babası İbrahim Bey de pehlivan olarak tanınmaktadır burada: "İbrahim pehlivan derlermiş ona. Çok ünlü bir pehlivanmış. Hatta Sultan Abdülaziz de pehlivan zaten, onu saraya çağırmış güreşmesi için. Gitmek üzere iken vazgeçirmişler." Ailenin Rumeli'den göçü ise 1800'lerin sonuna doğru gerçekleşecektir. Yeni ikamet yerleri ise Bursa Karacabey olacaktır.
Dede Hasan Fehmi Bey, askeriyeden ayrıldıktan sonra tek erkek çocuğu (diğer çocuğu Firdevs Hanım'dır) olan Tufan Türenç'in de babası Niyazi'yi önce Işıklar Askeri Lisesi'ne yazdırır. Fakat gözlerindeki bozukluk asker olmasına engel olduğundan o da Pertevniyal Lisesi'ne, ardından da tıbbiyeye girer. Hasan Fehmi, 1941 yılında da evlenir. Kırım muhaciri olarak Bursa Akçalar Köyü'ne yerleşen yol mühendisi Arif Hikmet Bey ile Nazmiye Hanım'ın iki çocuğundan biri olan Necdet Hanım'la birleştirir hayatını. Çiftin diğer çocuğu Etyopya ve Nijerya'da büyükelçilik, daha sonra da Dışişleri Bakanlığı Protokol Genel Müdürlüğü yapmış Zeki Yemen'dir.
Niyazi-Necdet Türenç ise üç çocuk getirir dünyaya. Nuri Munis adlı bir elektrik muhendisi ile evli (Amerika'da yaşamaktadırlar) Tanju Hanım'dan sonra ve makine mühendisi Hasan Genç'le evli Gül Hanım'dan önce 1945 yılında Tufan doğduğunda aile Bursa/Yenişehir'de ikamet etmektedir. Tufan bir yaşında iken baba Niyazi Türenç ihtisas için İstanbul'un yolunu tutar. Beş yaşına kadarki çocukluk dönemini İstanbul Aksaray'da, sinema sanatçısı Metin Akpınar gibi arkadaşlarıyla aynı mahallede geçiren Tufan'ın babası 1950 senesinde Afyon'a tayin edilir. Eğitimine Afyon Dumlupınar İlkokulu'nda başlayan Tufan'ın, özellikle annesinin tercihi ile kolejde okumasına karar verilir. Böylece imtihanını kazandığı Saint Benoit'ta yatılı okur: "Saint Benoit, bir papaz okuludur. Saint Benoit okulu vardır Paris'te. Bu, onların vakfiyesi olarak kurulmuş zamanında."
Saint Benoit ekolünden
- Bunlar misyoner okullarıdır. Neler hatırlıyorsunuz o okuldan?
"O zamanlar misyonerlik amacıyla kurulmuş tabii ama sonra misyonerlik şeyi kalmamış. Bizim zamanımızda öyle bir şey yoktu ama öğretmenler papazdı. İstanbul'un çeşitli Katolik kiliselerinde görev yaparlardı, aynı zamanda. Diyebilirim ki benim bütün kültür altyapım Saint Benoit'tir. Orada müthiş bir ahlak ve terbiye verdiler bize." Türenç, sinema sanatçısı Halit Akçatepe, gazeteci Melih Aşık, eski pop şarkıcısı Özkan Kaynak gibi tanınmış kişilerle aynı dönemde okur burada. 1964'te mezun olan Tufan Türenç, siyasal bilgileri kazanır: "Babam enteresan bir adamdı. 'Oğlum, sen sakin yapılı bir karaktere sahipsin fakat haksızlığa uğradığında da senden beklenmeyen tepkiler gösteriyorsun. Onun için senin kararterine uymaz, sen memur olma' dedi." Tufan, bunun üzerine Nişantaşı'ndaki özel eczacılık okuluna kayıt yaptırır. Burada ancak bir yıl okuyabilen Türenç, birden gazeteci olmaya karar verir: "Ortaokulda iken iyi gazete okuyordum. Akis ve Kim gibi dergileri okurdum ama kafamda gazeteci olmak fikri hiç yoktu." Türenç, o zaman Fındıkzade'de olan Gazetecilik Yüksek Okulu'na girer. Babası Niyazi Bey de Taksim İlkyardım Hastanesi'nde başhekim muavinidir. Başhekim ise, Galatasaray'ın meşhur başkanlarından Ali Tanrıyar: "Ali Bey Abdi İpekçi ile çok iyi tanışıyordu." Tanrıyar'ın aracı olması ile Tufan Türenç, henüz 1968'de girdiği gazetecilik okulunun birinci sınıfında Milliyet gazetesinde stajyer olarak çalışmaya başlar: "Bizim zamanımızda şimdi olduğu gibi kolay gazeteci olunmuyordu. Stajyer girmek bile çok büyük bir olaydı. 1968'de girdim ve beş sene parasız çalıştım. İlk imzalı yazım da 1970'te çıktı." Türenç'in ilk haberi, o zaman Türkiye'ye gelen ünlü bir İtalyan aktörle Turizm Bakanlığı'nın gözetiminde Sait Halim Paşa Yalısı'nda açılan Türkiye'nin ilk kumarhanesinde ne kadar para kazanıp ne kadar kaybettiği üzerine yapılmış bir röportajdır.
"1973 yılıydı. Lakabı Deli olan İpekçi'nin yardımcısı Turan Aytul vardı. Onunla Taksim Sıraselviler'de bir barda kafayı çekiyoruz. O, sarhoşken bana 'Seni yazıişlerine alalım' dedi." Türenç, böylece çok kısa bir zaman sonra, sayfanın çiziminden haberlerin seçimine kadar bir çok işi yürüten yazıişleri kadrosunda çalışmaya başlar: "Benim meslek hayatım daha çok hamallıkla geçti. Yaziişlerinde bütün haberler senin elinden geçiyor ama bana göre gazetecilik -zordur ama- muhabirliktir."
Tufan Türenç, çok uzun yıllar Milliyet'te çalışır. Milliyet'in yazıişleri kadrosunda Turan Aytul ve Doğan Heper'den sonra üçüncü adamlığa kadar yükselir. Türenç, 1986'da, Trabzonspor'un eski başkanlarından iş adamı Mehmet Ali Yılmaz'ın sahibi olduğu Güneş'e transfer olana kadar Milliyet'te, haberlere konan ambargolarıyla ünlü iki zor darbe dönemi geçirir: "12 Eylül diğerlerine göre daha baskındı. Mesela bir telefon gelirdi. '- Ben Ahmet bilmem ne...' "- Buyurun astsubayım." '- Bilmem ne bilmem ne haberi yasak, fotoğraf da kullanılmayacak.' Tak diye telefonu kapatır herif. Yahu sen kimsin? Acaba söylediğin o kişi misin değil misin? Ara teyit et bakalım var mı böyle bir kişi? Telefon açardık, karşıdaki '- Var kardeşim var. Siz denileni yapın' derdi. Tabii demokratik ülkelerde olmaması gereken şeylerdir bunlar ama, Türkiye'de demokrasi oturmadığı için bu tip ara dönemler yaşanıyor."
'Elinde silahı olanla tartışmam'
- Peki, en yakın tarihte 28 Şubat örneğini yaşadığımız bu gibi dönemlerde gazete sahipleri veya gazeteciler nasıl bir duruş sergilemeli?
"İsmet İnönü'nün bir lafı vardır, hiç unutmam onu. İnönü derdi ki 'Ben elinde silah olan adamla tartışmam. Çünkü elinde silah olan adam kafadan galip.' Ara rejim bu. Ara rejimin kahramanlığı yok ki... Adam geliyor kapatabiliyor. Mahkemesi yok, itirazı yok, bilmem nesi yok. Hukuk o sırada işlemiyor."
Tufan Türenç, 18 ay boyunca Güneş'te çalıştıktan sonra 1988 yılında Çetin Emeç'in başında bulunduğu Hürriyet'ten teklif alır. Burada da yazıişleri kadrosunda çalışan Türenç, o yıldan bu yana Hürriyet'te sürdürmektedir çalışma hayatını. (Türenç, Hürriyet gazetesinde halen üç yazıişleri müdüründen biridir.) Yani, mutfakta yer alarak gazetenin şekillenmesinde günahıyla sevabıyla onun da payı vardır.
- Okuru yönlendirme ve manipülasyonlara sebep olduğunuzu düşündünüz mü hiç?
"Kişisel olarak elimden geldiğince mesleğin ilkelerine sadık kalmaya çalışıyorum. Ama ülkedeki genel yozlaşmadan kendini tam olarak soyutlamanın imkanı imkanı da yok."
1992 yılından itibaren köşe yazarlığı da yapan Tufan Türenç, askerliğini ise 12 Mart sanıklarının hapsedildiği Selimiye (1. Ordu Komutanlığı Muhafız Bölüğü) Kışlası'nda yapar. Türenç, 1978 yılında da hayatını yine gazeteci olan Pınar Türenç'le birleştirir. ANAP Merkez Karar Yürütme Kurulu üyesi olan, Bahri ve Zerrin Pehlivanoğlu'nun kızları Pınar Hanım, ANAP eski Milletvekili Şadi Pehlivanoğlu (Pınar Hanım'ın amcasıdır) ile onun oğlu Selçuk Pehlivanoğlu'nun da mensubu bulunduğu Rizeli Pehlivanoğlu ailesindendir. Tufan Türenç de eşi gibi siyasete girer, CHP'den siyasete girer ama Doğan Medya Grubu'nun almış olduğu ilke kararı çerçevesinde tercihini gazetecilikten yana kullandığından siyasetten uzaklaşır.
'Çamuru özledim'
Çocuğu bulunmayan, Gazeteciler Cemiyeti, Büyük Kulüp ve Fenerbahçe Kongre üyesi olan Tufan Türenç, her şeye rağmen Türkiye'den başka bir yerde de yaşamak istememektedir: "2,5 ay Londra'da kaldım. Türkiye'yi ne kadar özledim biliyor musunuz? Garip şeyleri de özlüyor insan. Çamuru özledim mesela. Türk ekmeğini, köfte-piyazı, düzensizliği özledim mesela. Senden daha iyi gelir düzeyleri var ama hayatları yalnız adamların. Özelliklerimizi, gelenek ve göreneklerimizi bozmamamız lazım. Bunlar uygar olmaya engel şeyler değil."
Bu arada, Tufan Türenç'in 2000 yılında Hürriyet'teki köşesinde MİT'ten ajanlık teklifi aldığına dair yazmış olduğu ve bir bölümünü girişte aktardığım yazısının devamını merak edenleri daha fazla merakta bırakmamak için ilgili bölümü de buraya not düşüyorum: "...albayın suratı asıldı, yardımcısına öfkeli öfkeli 'Hadi kalkalım' deyip allahaısmarladık bile demeden gittiler.
Ismarladığım çaya da teşekkür etmediler. Albayı da bir daha görmedim.
Başımdan geçen bu olay (MİT Müsteşarı Şenkal) Atasagun'un (MİT'in basında ajan kullanmadığı) açıklamalarının gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığını gösteriyor." Çölaşan ve Davut Yıldızı ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ | | |  |  | | | Necdet Menzir, karakol basıp (Manisa vd) şov yapan bir emniyet müdürüydü ve emekli olmuştu, emekliliğinde de Cavit Çağlar’ın korumalığını yapıyor ve polisle işlerini hallediyordu; 1991 seçimlerinde Demirel ve aile fotoğrafı üyesi Selanikli Cavit Çağlar iktidara gelince, Menzir İstanbul Emniyet Müdürü oldu ve İstanbul sokaklarında oluk oluk devrimci kanı akmaya başladı. Menzir'e çok desteği verenlerden biri de Umur Talu’nun sorumlu olduğu Milliyet’ti. | | |  | Mehmet Ali Bayar için Sabetaycı yazılmasına tepki gösterip, bunların uydurma şeyler olduğunu söyleyen Çölaşan, "bunlar sonunda Celal Bayar'ı da Yahudi yaparlar" diye aklınca alay ediyordu. Şıracının şahidi bozacıydı. 1991 Seçimleri öncesinde Emin Çölaşan, oyunu DYP’ye vereceğini ilan edip, okuyucuları da DYP’yi desteklemeye çağırdı. Hüsamettin Cindoruk’uk kuzeni, Devlet Meteoroloji İşleri eski Genel Müdürü Umran Çölaşan’ın oğlu, Menderes ‘in bakanlarından 33.dereceden mason Refik Şevket İnce’nin de torunu (annesinin babası) olan Çölaşan, Necdet Menzir’in cinayetleri sırasında en büyük desteği verenlerdendi ve Menzir’i can siparane savunuyordu ve cinayetler esnasında Demirel, cinayetlere tepki gösterenlere aynen şöyle dedi : Polisin elini soğutmayın !
Ünlü kafatasçı ırkçı H. Nihal Atsız’ın avukatlığını yapan kişi de Refik Şevket İnce’nin kardeşidir yani Çölaşan’ın dedesinin kardeşi.
Karısı Tansu Hanım’ın Danıştay 2. Daire Başkanlığı’na (Belediye ile ilgili davalara bakar) atanması için, dönemin adalet bakanına "ricada" bulunduğunu da kabul eden Çölaşan, birden Cavit Çağlar’ın NTV’sinde, Mehmet Barlas’ın iddiasına göre astronomik paralarla, program yapmaya başladı ve elbette Çağlar neyi soymuş, kimi soymuş yazmadı. Nergis Tv bugün de NTV adıyla devam ediyor, sahibi de Selanikli Ayhan Şahenk’in şirketi Doğuş. Ayhan Şahenk Vakfı’nın amblemi David Magen yani Süleyman’ın mührü yani İsrail’in bayrağındaki altı köşeli yıldız.
Bu altı köşeli yıldızın da ne olduğunu, nasıl seçildiğini yazayım.
Selanik Anadolu’dan Avrupa’ya ticaretin güzergahının (kuşkusuz tersinin de) başıydı ve dönemin esas ticari yolu Selanik-Viyana—Hamburg- Londra’ydı. Bu da Selanik ile Viyana’yı birbirine bağlayan unsurdu ve Selanik’teki bazı Yahudi tüccarlar Viyana'ya yerleşmiş ve böylece iki şehir arasında güçlü bir akrabalık bağı da oluşmuş. Siyonizmin babası ve ilk kongrenin de toplayıcısı Tehdor Herzl Viyana’lıydı zaten dönemin en büyük zengini Rotschiller de hem Herzl ile hem de Selanik’le çok yakın ilişki içindedir. Viyana ile ilişkili Türkiyeliler başlıbaşına bir araştırma konusudur. Sabetaycı olduğu bilinen Nermin Abadan Unat Viyana doğumludur. Bülbülderesi'ne gömülen Azra Erhat Viyana'da okumuştur.
"Rothschild'ar ve Rockefeller'lar Güney Afrika devlet başkanı Nelson Mandela'nın en önemli mali destekçileri. (...) Bu arada İngiltere eski Maliye Bakanı Norman Larount'un bir ticaret bankası olan N. M. Rothscilhd'de müdürlük yaptğını öğreniyoruz. Emma de Rothschild yakın akrabası Charlotte de Rothschild, Frankkfurt'ta bir konser ve sergiyle ailesinin muhteşem resim koleksiyonun sergilediği sırada gizli Bilderberg grubunun İsviçre'deki yıllık toplantısına davet edilmişti. (...) 10.000 Ünlü farmason isimli referans kitabında, hanedanın kurucusu Meyer Armschel Rothschild ve Oğlu James Meyer Rothschild'ın (1792-1868) adları geçiyor. James, Fransa Yüksek Kurulu'nun 33. dereceden mason üyesi olarak tanımlanıyor. Meyer'in başka bir oğlu Nathan da listede yer alıyor. (...) Araştırmalarım, İlluminati İç Çemberinde en azından dört Rothscild'ın etkin olduğunu gösteriyor." (Texe Marrs, İlluminati, s.60-63)
İsrail’in amblemi olan David Magen, Davut Yıldızı bu ailenin isteği üzerine seçilmiş. Bu yıldız, bu amblem, Kral David’in kalkanında bulunuyormuş. Kral David’in kalkanının rengi kırmızı yani Rothschild ismi buradan geliyor.
"Para zamanımızın Tanrı'sı ve Rothschild de onun peygamberi" (Heinrich Heine)
"...savcının ölüm cezasını istemesinden sonra bir çok mali kuruluş ve Rothschild ailesi cezanın hafifletilmesi için çalıştı..." (Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, s.218)
Zürcher, İzmir Suikastı davasını anlatırken, özellikle Cavit Bey için yapılan girişimlerden bahsederken bunu yazmış.
Emin Çölaşan’nın halasının oğlu Hüsamettin Cindoruk, İzmir doğumlu ve İzmirli. Kardeşlerinin ismi Emine Günsel ve İbrahim Sadi. Hüsamettin Cindoruk, Menderes ve Zorlu’yla asılan Hasan Polatkan’ın baldızının kızı Kadriye Dilek Çiftkurt’la evlenmiş. Dilek Hanım, kolejden Tansu Çiller’in sınıf arkadaşı. 
|  | Gokyuzu | | |  | ‘Efendi’ (Minik kuş nasıl olup da bugüne kadar Emil Çölajanı’na sabataycılıktan haber vermemiş acaba? WM) ELİMDE bir kitap. Gazeteci arkadaşımız Soner Yalçın yazmış. ‘EFENDİ. Beyaz Türklerin Büyük Sırrı.’ (Doğan Kitap.) Soner’i daha önceki Bay Pipo, Reis, Ersever’in İtirafları, Teşkilatın İki Silahşoru gibi kitaplarından tanıyoruz.
Kimdir bu kitapta anlatılan Beyaz Türkler? 1400 ve 1500’lü yıllarda özellikle İspanya’da baskı ve işkenceden kaçıp Osmanlı’ya sığınan, toprağımızı vatan sayan ve yüzyıllar boyu özgürce yaşayan Yahudiler!
Bir bölümü bu süreçte dillerini, dinlerini, kültürlerini koruyor. Ancak pek çoğu zamanla Müslüman oluyor. Onlara Sabetaycı, başka bir deyişle ‘dönme’ deniliyor. İçlerinde kimler yok ki! Hangi akrabalık ilişkileri kurulmamış ki!..
İnsan okudukça şaşırıyor, ‘vay be’ diyor. Vatana hizmet edenler, vatan uğruna can verenler, Atatürk’e suikast girişiminde bulunup idam edilenler, geçmişin ünlü belediye başkanları, gazeteciler, sporcular, siyaset sonrası idam edilenler, büyük işadamları, sanayiciler...
Kitapta ismini çok iyi bildiğimiz yüzlerce ünlü isim geçiyor. Bunların yakınlık, akrabalık ilişkileri Sabetaycılık açısından irdeleniyor, ya da sorular soruluyor. İnsan okudukça şaşırıyor.
Soner Yalçın kitabını 1875 yılından başlatmış. O yılların dönme olduğu kitaptan anlaşılan İzmir Belediye Başkanı, kentin en büyük zenginlerinden Evliyazade Hacı Mehmet Efendi. Ortağı, şimdi Koç ailesinin dünürü olan Giraud ailesi. İttihat Terakki döneminde oğul Evliyazade Refik belediye başkanı yapılıyor.
Mehmet Efendi’nin kızı Naciye Hanım. Onun kızı Berin Hanım sonraki yıllarda Adnan Menderes’le evleniyor. Sabetaycı olduğu kitapta öne sürülen ailenin damatları çok ilginç.
Ünlü İttihatçı Dr. Nazım, 1926 yılında İzmir’de Atatürk’e düzenlenen suikast sonucu idam ediliyor. O sırada bir başka damat ise Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras. Öteki damatlar, yaşamları yine idam sehpasında sona eren Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu. Peki onlar da Sabetaycı mı? Yani önce Yahudi iken sonra Müslümanlığı benimsemiş dönme mi?
Soner Yalçın bu sorulardan bir bölümüne evet veya hayır yanıtı vermiyor. Kitapta olayları anlatıyor ve kararı size bırakıyor. Ancak bütün bu aşamada karşımıza ilginç isimler çıkıyor. Hasan Tahsin, Halide Edip Adıvar, Osman Kibar, Abdi İpekçi... İzmir’i işgal eden Yunan ordusuna ilk kurşunu atıp oracıkta şehit edilen gazeteci Hasan Tahsin’in, İstanbul’da Bülbülderesi Mezarlığı’nda bir büstü var. Bu mezarlığa dönmeler gömülüyor. Halide Edip Adıvar’ın dönme olduğu, kitabı okuyunca ortaya çıkıyor.
Bu ilginç hadiseleri, bu kitabı niçin yazdığını dün Soner Yalçın’a sordum. Şöyle yanıtladı: ‘Sabetaycı meselesi konuya sadece ve sadece din açısından bakan siyasal İslamcılara bırakılmayacak kadar önemlidir. Sabetaycı meselesi bizim tarihimizdir. Onu yok sayarak, üzerini örterek, onlara leke sürmeye kalkışarak tarih yazamayız. Aksi takdirde tarihimizi yanlış yönlendirmiş oluruz.’
Doğru söylüyordu. Osmanlı ve Türkiye’nin aydınlanmasında büyük emeği geçen, Osmanlı’nın çöküş döneminde kelle koltukta savaş veren, ulusal kurtuluş mücadelemize bire bir katılan, ulusal sanayinin kurulması için çaba harcayan bu insanlara saygı göstermek zorundayız.
Onlar Osmanlı’da var, Cumhuriyet kadrolarında var. Hem de her alanda. Ülkeleri için büyük ve önemli işler yapmışlar. Elbette hataları-sevapları olmuş. İçlerinden -her kesimde olduğu gibi- iyiler ve kötüler çıkmış. Soner Yalçın çok araştırmış, gerçekten ilginç bir kitap yazmış. Dün borsada oynayıp kazanan, araba sevdası peşinde koşan Osmanlı aydını ile günümüzde ver-kurtul diye bağıran Türk aydını arasında hiçbir fark olmadığını ibretle görüyorsunuz. Taaa Osmanlı döneminden bu yana pek çoğu ‘örtülü’ kalmış isimler önünüzden sırayla geçiyor, inanılmaz ilişkiler sergileniyor ve pek çoğunda karar okuyucuya bırakılıyor.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi İzmir’de Evliyazade ailesinin ekseni çevresinde, ama çok geniş boyutlarıyla anlatılıyor. Kitabı okurken ülkemizin bir dönemini de öğrenmiş oluyorsunuz. ‘Efendi’ çok okunacak, çok tartışılacak bir kitap.
Emin ÇÖLAŞAN, Hürriyet, 24.04.200 Selanikliler” ve Abdi İpekçi Online: 1 Hits insg.: 193203 Hits heute: 1 Altemur Kılıç Birilerini acaba şeytan mı dürtüyor? Bizi bölen, ayıran bu kadar çok şey varken, durup dururken bir de “Dönmelik-Selaniklilik” konusunu ortaya attılar. Bunun başını çeken, Mehmet Şevket Eygi’nin ve onun “Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar” kitabını yayınlayan -ve kendisinin de Selanikli olduğu söylenen- kişinin niyetleri, daha doğrusu şu bağlamda “ard niyetleri”- nedir acaba diye merak ediyorum. Üstelik, 1961’de vefat eden de Profesör Abraham Galante’nin bu konuda eskiden yazdığı bilimsel kitabın da, aynı yayınevi tarafından, bu sırada, yayımlanması da anlamlı. Konu gerçekten ilginç bir araştırma konusu ve de “medyatik”. Ama zamanlamaya gelince işte orası meşkuk! Zaten karışık olan ortama yeni bir nifak unsuru katmak mı, yoksa şöhret dürtüsü mü? Müslümanları Yahudilerden yeniden kuşkulandırmak mı? Belki hepsi de birden.  |  | | | Dönmelik nedir “Selaniklilik” ve “dönmelik”, öteden beri yanlış anlaşılan ve de bazıları tarafından bilinçli olarak kötüye kullanılan konular. “Dönmeliğin” veya bununla eş değerde ifade edilen “Selanikliliğin” tarihi malum. 17. yüzyılda Selanik’te Mesihlik iddia eden Sabetay Sevi’nin cemaati, Sultan IV. Mehmet’in zoru ile ve iddiaya göre “zahiren” Müslümanlığı kabul ettikten sonra, kendi içlerine kapanmışlar, kendi âdetlerini devam ettirmişler. Dışarıya kız vermemişler ve bu yüzden de uzun yıllar merak ve tepki çekmişler, birtakım şüphelerin ve komplo teorilerinin odağı olmuşlardır. Bu içlerine kapalılık, sadece kendi aralarında evlenmeleri nesillerini de ters yönden etkilemiştir. Bazı Selanikliler arasından, her cemaatin arasında olabileceği gibi, yanlış kişilerin çıktığı da doğru olabilir. Ancak ne var ki, ülkeye hizmet eden (mesela rahmetli eski Maliye Nazırı Cavit Bey gibi, Ahmet Emin Yalman gibi) kıymetli insanların son zamanlarda da Abdi İpekçi ve bazı diplomatlarımız gibi, kıymetli ve vatansever Selanikliler daha çoktur.
Mustafa Kemal’in Selanikliliği Sırası gelmişken söylemeliyim; her Selanik doğumlu olan Sabetay Sevi cemaati mensubu veya “dönme” değildir; ama bazı kem maksatlılar Mustafa Kemal’i de Selanik’te doğduğu için, Cumhurbaşkanı seçilmesini önlemek ve halka yanlış tanıtmak için “dönme” olarak tanıtmaya çalışmışlardır. Hatta bunda başarılı olamayınca, onun Selanik iddiasındaki ve kıymetini ilk anlayan hocasının “Selanikli” olduğunu vurgulamışlardır. Gene sırası gelmişken, Eygi’nin kitabına “şeriat düşmanı” diye özellikle aldığı Tekin Alp, Selanikli ve klasik anlamı ile “dönme” değildi. Ziya Gökalp’in yakın arkadaşı olarak Tekin Alp adını alarak Türkçülüğe, Türk milliyetçiliğine ve Turancılığa “dönmüş” bütün hayatında bu davalara hizmet etmişti. İslam dinine dönmek aslında bir zül değil, güzel bir olaydır. Hemen hemen hepimiz başka başka inançlardan dönerek mübarek dinimizle şereflenmişizdir. Peygamber efendimiz de (SAV), İslamiyeti sonradan seçenleri özel olarak övmüştür... Selanikli Sabetay Sevi “dönmeleri” hususundaki şüphe, cemaatin aşırı gizliliğinden ve kendi aralarında kalmalarından kaynaklanmıştır ve bir yerde kendi kabahatleridir. Esrar ve gizlilik kaçınılmaz olarak şüpheleri çeker, türlü rivayetlerin ve efsanelerin oluşmasına yol açar.
Bugünkü durum Ancak ne var ki, Sabetay Sevi cemaatinin bu tarihi hatası çoktan geride kalmıştır. Bazı bağnaz Selanikli aileler hariç çoğu ve hele yeni kuşaklar, son yıllarda eski âdetlerini bırakmışlar, gerçekten Müslüman ve Türk olmuşlar ve artık dışardan evlenmeye başlamışlardır. Bunlardan çok yakın dostlarım vardır ve ben bu konuda, samimiyetleri hususunda hüsnü şehadette bulunurum. Bu tartışma vesilesiyle ortaya, sevgili can dostum Abdi İpekçi’nin adı atıldı. Görmedim ama, bir TV programında kızı -benim de sevgili kızım- Nükhet, cesaret ve bilgi ile, rahmetli babası Abdi İpekçi’yi -Eygi karşısında- savunmuş demiyeceğim- anlatmış. Keşke ben de o programa katılabilse idim, söyleyeceğim çok şey vardı. Nükhet’in, o programda bir konuda söyledikleri hususunda tereddütüm var. Eski Tercüman gazetesinde ve Ahmet Kabaklı tarafından Abdi’ye “dönme veya Selanikli’ olduğu için hücum edildiğini hatırlamıyorum. Nitekim Kabaklı Hoca da köşesinde bunu açıkladı.
Can dostumdu Rahmetli Abdi, benim ölene kadar en yakın dostumdu; hem de oğlunu bana emanet edecek kadar! Onun dostu olmakla iftihar ederdim... Hâlâ da ediyorum. O sosyalist, ben sağcı idik. Bütün düşüncelerini ve yazdıklarını da tasvib etmez ve kendisine de açıkça söylerdim. Ama bunlar bu düşünce ayrılıkları dostluğumuza asla halel getirmedi. Yakınlığımızı bozmadı. Çünkü Abdi’nin gönlünün, gerçekte, nerede oldugunu çok iyi bilirdim. Abdi’ye, hem bir Türk vatanperveri olarak güvenirdim hem de Türkiye’nin yetiştirdiği ve şimdi de yeri doldurulamayan bir gazeteci olarak büyük saygı duyardım. Ona aşağılayıcı manada “dönme” nazarı ile bakmazdım. O bütün duyguları ve emelleri ile, gerçek bir Türk’tü. Bizim bir parçamızdı o!. Alçakça öldürülmesi beni de yaraladı ve MHP’lilerin bu cinayeti, MHP’li olarak işlediklerine hiç inanamadım. Abdi İpekçi şimdi Zincirlikuyu’da babamın mezarı ile karşı karşıya yatıyor. Onu bu ebedi istrahatgahında rahatsız etmemeliyiz. Diğer Selanik kökenlı Türk ve Müslümanları da! ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Altemur Kılıç "Altemur Kılıç İngiltere Kraliçesi tarafından ‘Commander of the Victorian Order‘ ve Alman Hükümeti tarafından ‘Grosse Verdient Kreuz’ nişanıyla ödüllendirilmiştir. (…) Altemur, Basın Yayın Genel Müdürlüğüni ikinci kez yaparken, 1970’li yılların başında Selçuk Yaşar İzmir’de o zamanki militan ve özel teşebbüs karşıtı sol akımlara karşı gerçekleri ve özel teşebbüsü savunmak için düşünülen bir derginin başına geçmesini teklif etmişti. (…) 1953 yılınnda İstanbul’da Devir adıyla bir dergi de yayınlamıştı ancak pek başarılı olamamıştı. Şimdi arkasında güçlü sermaye desteğiyle daha şansı olacağına inanıyordu. Nitekim özellikle Selçuk Yaşar’ın sağladığı büyük destekle ortaya yine Devir adlı güzel bir dergi çıkarabildi…. Özellikle rahmetli Jerfi Yener ve yardımcılığını kabul eden Güngör Mengi Altemur’a büyük detsek olmuştu." (Melih Gürsoy, İzmir Mozaiğinde Belirgin Taşlar, s. 22, 1999)
Altemur Kılıç’ın, Pinochet, Sili'yi bir felaketten kurtardi diyen bir yazisini Işıkcilarin Turkiye Gazetesi’nde okumuştum. Bu faşist katil diktatörün avukatlığını üstlenmişti. Sadece Türkiye Gazetesi’nde yazmıyor, Gözlem isimli Türkiyeli Yahudilerin gazetesinde de İnglizce köşe yazıları yazıyor. Gözlem, Yahudiler üzerine yazan ya da propaganda eseri olarak parayla bu konuda yazdırılan kitapların basıldığı yayın evi. Örneğin, Prof. Dr. Çetin |  | Yetkin’e büyük paralar ödeyerek Osmanlı ve Türkiye Yahudileri isimli bir kitap yazdırmışlar. Gözlem Yayınları için, Yahudilerin Dergisi Şalom’a bakılabilir. (www.shalom.com.tr)
Altemur Kiliç, Istiklal Mahkemeleri başkanlarindan Kiliç Ali'nin oğlu. Eski Futbolcu ve antrenör Gündüz Kıliç'in kardesi. Babasi, "iğdam" dermis. Savunma falan hak getire. Kendisi Rothmans'in Türkiye temsilcisi olurlar. Rothmans hani su "Şark tipi tütün ekiminden vazgeçin" diye sart kosan sirket. 1944'te ABD'de New For Social Research'de okumus. Daha sonra da, | | |  | Antimedya’nin yazdığına göre, hala bilinmeyen "hizmetlerde" çalisarak ABD'de 13 yil kalmis. 1949'da Birlesmis Milletler'de basin uzmani, 1955-59 arasinda Washington'da Türkiye'nin basin atesesi. 1975-80 arasinda BM'de Daimi Temsilci Yardimcisi. BM Kore madalyasi sahibi. 12 Mart'ın Basin Yayin Müdürü. Adnan Menderes'in propaganda gazetesi olan Vatan'in Genel Yayin Yönetmeni. Özal döneminde TRT Yönetim Kurulu üyeligi yapti. 33. dereceden (en üst düzey) Mason olan Kiliç, Bülent Ulusu'nun baskani oldugu Büyük Klüp'ün de üyesiydi. Türkiye Gazetesi köse yazari ve elbette MHP'li... Sinif arkadasi Melih Gürsoy’un anlattigina göre , Altemur, Altemur olmadan önce ismi Demir'mis. Robert Kolej son sinifinda bu ismi begenmemis ve çok Türkçü bir isim almis. (M. Gürsoy, Izmir Mozaiginde Belirgin Taşlar) Sınıf arkadaşlarından (Robert Kolej 1944 Mezunları) Bülent Ecevit, Ahmet İsvan ve Nezih Neyzi de tanınmış isimler. Rahşan Ecevit, bir süre Altemur Kılıç’ın çıkardığı dergide de çalışmış. Babası Kılıç Ali, Abdi İpek’çin mezarının dibinde gömülüymüş (İstanbul Sevi’nin bilgisidir) yani Zincirlikuyu D Adası; aynı adada Nazlı Ilıcak’ın ve Ömer Çavuşoğlu’nun babaları Menderes’in bakanlarından ve Yapı Kredi’de Kazım Taşkent’in yardımcısı Muammer |  | Çavuşoğlu da gömülü zaten. Altemur Kılıç, elbette 500. Yıl Vakfı Kurucularından da…
Mavera-Gökyüzü ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Altemur Kılıç’ın Kuzeni Ahmet İnsel
13.3.1955 doğumlu. 1982 yılında Paris 1 Pantheon Sarbonne Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde doktora yaptı. 1984 yılından beri aynı üniversitede öğretim üyeliği yapan İnsel, Galatasaray | | |  | Üniversitesi'nde de dersler veriyor. Birikim Dergisi yazarlarından olan Ahmet İnsel, İletişim Yayınları Genel Yayın Yönetmeni. ESERLERİ: Türkiye Toplumunun Bunalımı, Birikim Yayınları, İktisat İdeolojisinin Eleştirisi, Birikim Yayınları, Düzen ve Kalkınma Kıskacında Türki | |
|
|
|