Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow SELANİKLİLER VE ŞİŞLİ TERAKKİ YOLSUZLUĞU
SELANİKLİLER VE ŞİŞLİ TERAKKİ YOLSUZLUĞU PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Cuma, 03 Ağustos 2007

Tansu Çiller, İsmail (Şmuel) Cem İpekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu cemaate mensup olan kişiler Türkiye Devleti’nde, devletin ve anayasanın üstünde muammale görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında mutlaka ve mutlaka bilinmesi gereken bir husustur. Bu cemaat mensubu kişiler hakkında en küçük bir soruşturma açılabilmesi dahi mümkün değildir. Devlet bu kişilerin sözleri ve eylemleri karşısında eli kolu bağlı durumdadır.

http://www.sabetay.50g.com/Terakki/Dava/dava.html

 

GİRİŞ
Bu satırların yazarı olarak bunları yazmaktan büyük utanç duyuyorum. Daha küçücük bir çocukken evimizde Sabetay Zwi için okunan dualardan sonra büyüklerimiz bize Selanikliler’in ne kadar dürüst ne kadar yardımsever ve birbirine ne kadar bağlı insanlar olduklarını anlatırlardı. Ne acı yıllar sonra dağılmakta olan cemaatimizi bir araya getiren olaya bakın: Bir yolsuzluk iddiası ….

 

Hem de öyle bir iddia ki bizleri birarada tutan en mukaddes değerlere, okulumuza karşı yapılan bir iddiadır bu! Ama bu satırların yazarı olarak bir savaşı kaybedeceğimi bilsem de yazmak ve mücadele etmek zorundayım! Çünkü Tanrı’ya olan inancım bunu gerektiriyor her şeyden evvel…. “ Evet Ben Selanikliyim” isimli kitabımı yazarken temel amacım kaybolmakta olan bir kültürün değerlerini komuoyuna tanıtıp bunu korumaktı. Bu sebeple ilk prensibim cemaatime köken olarak veya halen inanç olarak mensup olan kişilerin isimlerini açıklamamaktı. Fakat bunun için bir tek istisna yapmak zorundaydım: Cemaat üyesi olmaktan rant sağlayıp, bundan siyasi veya ekonomik çıkar elde edenlerin ortaya çıkarılmaları gerekiyordu. Sadece bu sebeple bu kitapçıkta Selanikli olduklarını gizleyen ya da sabetaycı kökeninin iddia eden ve fakat cemaatin kaynaklarına el atan kişilerin isimlerini açıklıyorum. Kendileri ile her yer ve koşulda karşı karşıya kalmaya da hazırım! Eğer bu rezalete ilişkin yeni bilgiler edinirsem de bu küçük risalenin daha sonraki baskılarında bunları yazmaktan da kaçınmayacağım.
Korkmuyorum! Çünkü bugüne kadar korktuğumuz için cemaatimiz ayrılma noktasına geldi ve ölmekte olan bir aslanın leşine saldıran akbabalar sürüsünün eline düştü… Bu yazıyı okuyan sizlerin yapabilecekleri bir tek şey var: Lütfen düşünün: Eğer şeref , namus ve haysiyet değerlerimize sahip çıkmazsak , bunları kaybedersek bir daha nasıl kimliğimizi buluruz? l


Bu sebeple lütfen elinizdeki belgeyi ciddiye alın ve yazılanları dikkatle okuyun. Unutmayın size dokunmayan yılan bin yaşarken gün gelir sizi de sokuverir!  Saygıyla,

ILGAZ ZORLU

1.BÖLÜM : SELANİKLİLER
 

Çoğu 1924 yılında gemilerle geldi. Topu topu yirmibeşbin kişilik bir cemaattiler. Selanikliler diye anılıyorlardı. Sabetay Sevi’ye inanan bir grup insandılar. Onların kısa bir tarihi:
Sabetay Sevi 1622 de İzmir’de tüccar bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası Hollanda ve İngiliz şirketlerinin temsilciliği sayesinde servet sahibi olmuştu. Ailenin bu yeni üyesinin dini konularda özel bir yeteneğe sahip olduğu anlaşıldığında dönemin tanınan din adamlarından ders almasına karar verildi. Rav Escapa ve Rav de Alba Torah ve Talmud konusunda onu eğittiler. Ancak genç Sabetay’ın mistik konulara girme arzusu olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Sevi genç yaşına karşılık Kabbala üzerinde çalışma eğilimindeydi. Melankolik ruhi yapıya sahip olması bir süre sonra mistik hayatın zorlukları ile birleşince anlaşılmaz eylemlerde bulunmasına yol açtı. Sık sık oruçlar tutuyor, bedenini yıkıyor ve uzun müddetler boyunca yalnız başına tefekküre dalıyordu. Ailesi kendisini üç kez evlendirdi ise de bu evliliklerinde eşlerine dokunmadı ve Torah ile evli olduğunu söyledi. Bu sözü din adamlarınca eleştiri konusu oldu., burada onun amacı Tevrat’ın bütün hayatını ele geçirdiği şeklinde anlaşılmalıdır. Sabetay Kabbala’nın özellikle Mesih’le ilgili bölümlerinden çık etkilenmişti. O kadar ki bir süre sonra Kabbalistik hesaplamalar sonucunda kendisinin beklenen kurtarıcı olduğuna inanmıştı., üstelik yaşanan hummalı ve karamsar ortamda onun bu inançlarını destekler nitelikteydi. Sabetay Zwi Maşiah olduğuna, dünyayı tüm kötülüklerden arındıracağına tüm yahudileri mukaddes İsrael’e götürerek orada yeniden tapınağı inşa edeceğine inanıyordu 1650-51 de İstanbul’da Avraham Yaqini adlı bir kişi kendisine beklenen Mesih olduğuna dair bir belge verecektir. Sevi bu yıllarda sürekli olarak Kabbala’nın içindedir, sık sık vecd halini yaşamakta,dinsel ilhamlara kavuşmaktadır. 1664 de tanıştığı Gazzeli teolog Nathan Benjamen Levi Eskenazi onun yaşamında bir dönüm noktası olacaktır. Kendisine Mesih olduğunu haber veren peygamber Nathan’dır O! Tıpkı Tanah’ta yeralan Kral David’in peygamberi Nathan gibi…Sevi 1665 2te İ;zmir’e döndüğünde artık imanlı bir kitle ile karşı karşıyadır. İnsanlar çıldırmıştır, dünyanın her tarafından yahudiler akınlar halinde gelmektedir kente. İnsanlar Sevi’nin evinin çevresine yerleşmişlerdir. Artık Mesihi dönem başlamıştır, çılgınlık had safhadadır.Kimse neler olacağını kestirememektedir, hahamların baskı ve yıldırmalarına karşılk insanlar Sevi’ye tapmakta onun sinagoglardaki vaazlerinde taşkınlıklar yapmaktadırlar..” Hahambaşılıkların onu öldürmesi için üzerine gönderdikleri kişiler ona inanmamaktadırlar. Din otoriteleri belki de tarihin hiçbirt döneminde olmadığı kadar çaresizdirler.Yapılabilecek tek şey kalmıştır, saraya haber vermek ve yardım istemek.

30 Haziran 1666 da Mesih İstanbul’a hareket etmek üzere yola çıkar. O zamana kadar genel olarak yahudilerin siyasi otoriteye karşı bağlı olmaları ve hiçbir zaman politik hareket etmemeleri Osmanlı idarecilerini bu olaya karşı kayıtsız bırakmıştır. Ancak heryerden gelen haberler ve ve ihbarlar önlem almaya iter sarayı. Sevinin gemisi durdurularak Çanakkalede’ki Aydos kalesine hapsedilir. Bu müritlerin adeta çılgınlıklarını had safhaya ulaştırır. Anadoluda’ki küçük bir ayaklanmadan sorumlu tutulanların kafalarından kuleler yapıldığı bir ülkede sarayın bu olaya neredeyse hiçbir tepki göstermemiş olması Zohar’da yazılanların gerçekleşmesi olarak yorumlanmıştır. İnananlar şimdi de buraya akın etmektedirler.

Sevi’ye kendisinin Mesih olduğunu inandırmaya gelen Nehemya Kohen adlı bir hahamla aralarında saatlerce süren tartışmalar geçer. Bu haham Sevi’ye fikirlerini kabul ettiremeyeceğini anlayınca kendisini yalan ifadelerle ihbar eder ve müslüman olur. Divana çıkarılan Mesih müslüman olmaya zorlanır. Mesih’in din değiştirdiği haberi hızla tüm cemaatler arasında yayılır. Bu olay hep basit bir din değiştirme olayı olarak gösterilmiştir. Sabetaycı kaynaklara göre olay şöyle olmuştur: İhtida sırasında Sevi Sultan’a “ Bu can bu bedende kaldığı sürece La İlahe İllallah “ demiştir. Huzurdan çıkınca kaftanını açmış, ve koynundan bir kuş çıkmıştır ve bunu üzerine işte can bedenden çıktı “ Şema Yisrael” demiştir. Bir diğer inançta şudur: “ Musa firavunların Sarayında bir Mısırlı gibi yaşamıştı. Sabetay’da kendi halkını kurtarmak için müslüğman olmalı ve bir Türk gibi yaşamalıydı. “ Fakat bu olayın gerçek nedenleri halka anlatılmadı, bu da tabiiki halk üzerinde derin bir etki yarattı. Umutsuzluk ve hayal kırıklığı bir anda heryerde egemen olmuştur. İntihar edenler olduğu gibi gerçekleri öğrenen küçük bir kitlede din değiştirerek mesihle aynı yolu takip eder. Hatta daha sonra gizli sabetaycılar olarak adlandırılabilecek bir grup yahudide din değiştirmeden Mesih’e inanacaktır. Sabetay Sevi’ye ve onunla bberaber din değiştirenlere sarayda görev verilir ve maaş bağlanır. Sevi yeni dinine göre hareket ediyor görünmekle beraber yine de müritleriyle beraber yahudi dini geleneklerine göre toplantılar yapmaktadır. Bu duruma bir süre göz yumulmuşsa da daha sonra artık kabul edilemezliği ortaya çıkmıştır. Emir’le birtek yahudinin yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kentine sürgüne gönderilir. İsteği üzerine Selani,k şehri kutsiyete kavuşur ve inananlar (maminim) buraya yerleşirler. İki yüz ailelik ilk sabetaycı toplum işte burada kurulur. Sevi dini tefekküre ve teorik çalışmalarına Arnavutluk’ta devam etmektedir.Bu sıralarda sabetaycılığın ana kaynağı olan kitaplar yazılacaktır. Nathan Levi ise din değiştirmeden Mesih’i takip eder. Daha sonra bir kısım din değiştiren sabetaycıların tekrar yahudi dinine döndükleri bilinmektedir. Yine inanca göre Mesih ellinci doğum gününde tekrar gelmek üzere kaybolur.

Sevi’nin kayboluşu sonrasında Selanik’te yerleşen dini cemaat , çeşitli olaylar sonucunda farklı dini pratikleri benimseyen üç ana gruba ayrılacaktır. Sevi’nin kayınbiraderi olan Yakov Qerido’yu onun halifesi kabul eden yakubiler , daha sonraları ortaya çıkan ve Mesihi ruha sahip olduğunu iddia eden Baruhya Ruso ‘nun (Osman Baba) hilafetine inanan karakaşlar ve sadece Sevi’ye inanan Kapancılardır. Sabetaycılar ondokuzuncu yüzyıla kadar oldukça depolitik olarak varlıklarını sürdürdüler. Ancak bu yıllarda Osmanlı toplum yapısındaki değişiklikler kendilerini oldukça aktif kılmıştır. Özellikle imparatorluğun geleceğinin tayini konusunda ortaya çıkan İttihat Terakki ve mason localarında siyasi roller üslendiler. Nitekim bu dönemdeki çok önemli siyasi aktörlerin sabetaycı kökenli aydınlar olmaları bu iddianın bir ispatı niteliğindedir ( Maliye Nazırı Cavid, Dr. Nazım, Halide Edip gibi. Bu kişiler aynı zamanda İzmir suikastinde de önemli roller üslenmişlerdir)
Balkan Savaşı sonrasında Rumeli topraklarının elden çıkması ve 1924 mübadelesi sonrasında sabetaycı organizasyon eski canlıulığını yitirmiştir. Fakat belki de enb önemlisi 1917 Selanik Selanik yangınında çok önemli dokumanların bulunduğu kütüphanelerinin yanmasıdır. Bu sıralarda cemaatin dini yapısına muhalefet eden gençlerin ortak çabalar sonucunda da özellikle Kapancı ve Yakubi topluluklarında kopmalar yaşanmıştır. Sabetaycılıkta eğitimin varlığı çok önemlidir. Bunun için sabetaycılar önemli kurumlar oluşturmuşlardır: Bunlardan biri bugünkü Şişli Terakki Lisesi’nin temelini oluşturan Terakki Mektebidir. Bu okul başlangıçta sadece cemaat gençlerini okutan bir okul olarak kurulmuşken bugün artık herkese açık bir okul haline gelmiştir.

Sabetaycılar modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önemli roller üslenmişlerdir. İçlerinden pek çok bakan, milletvekili ve önemli işadamı çıkmıştır.

2. BÖLÜM: ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ’NİN TARİHÇESİ
Şişli Terakki Lisesi’nin tarihçesi sözkonusu edilince hemen daima 1879 tarihindeki büyük ve tam kuruluşlu Terekki Mektebi esas olarak alınmakta , bu hareketin ilk adımı sayılması gereken Şemsi Efendi Mektebi bir yana bırakılmaktadır ( 1879). Halbuki Selanik’te ilk olarak Şemsi efendi’nin öncülüğü ile Şemsi Efendi Mektebi kurulmuştur. (100. Yıl Şişli Terakki Lisesi /Yenilik Basımevi / 1979). Hakikaten Atatürk’ün de okuduğu ve anılarında sık sık sözünü ettiği gibi Selanik’te kurulan Şemsi Efendi mektebi, Şişli Terakki’nin temelidir.

Bir Sabetaycı haham olan Şemsi Efendi (Şimon Zwi) bu okulu o dönemde hem cemaatleri toplamak ve hem de dini eğitimle birlikte gençleri her yönden yetiştirebileceği bir okul olarak kurmuştu. Daha sonra cemaatle arasında yaşanılan sorunlar nedeniyle okuldan ayrıldı. Fakat okul bir cemaat okulu kimliğini kaybetmedi. 1907 Kayıtlarına göre Sabetaycı cemaatin Kapancı koluna mensup şu kişiler okulun yönetimindeydiler; Dr. Rifat Efendi, Namık Kapancı, Osman Fıtri Bey ve Ata Derviş Beyler. 1924 senesinde ki mübadele sonucunda okul İstanbul’a geldi. 1927 de Şakayık Sokağındaki Halil Rıfat Paşa konağına yerleşti. Okulu her dönemde o yılların hayırsever aileleri desteklemiştir. Okul Selanik’teki kuruluşundan başlayıp hep bir encümen tarafından idare olunmuştur. Bu encümene alınan kimseler ya eski kurucuların çocuklarından, ya da daha sonra okulun gelişmelerine yardımı dokunmuş kişiler arasından seçilirdi. 1933 ten sonra encümen 44 kişiye kadar ulaşmıştır.

1933 yılında okul son şekli olan “Mabeynci Konağı’na” taşınır. 1934 de Selanikli Mecdi Derviş Bey buradaki yapıları kendi satın almıştır. 21.05.1935 de de bunu okulun yönetimi için kurulan Limited Şirkete devrediyordu.1879 yılında okulun temel felsefesi “Terakki Mektebi ticaret maksadile müesse olmayıp hayır için yaşadığı gibi hayır ile de yaşar” dı. (100. Yıl Şişli Terakki Lisesi /Yenilik Basımevi / 1979 s: 55). Limited Şirketin kurucuları Fahri Refik Refiğ (Yönetmen Halit Refiğ’in amcası), Halil Ali Bezmen, Aziz Refik Refiğ ve diğerleriydi.

Okul daha 1967 yılında 903 sayılı Kanunla Vakıf Halne gelmiştir. Bu tarihten sonra da mütevelli heyeti tarafından yönetilmektedir. Bugün artık bir cemaat okulu kimliğini kaybetmiştir. Ancak yönetim kurulu üyeleri halen cemaat kurallarına göre seçilmektedirler. Örneğin Mütevelli heyetine girebilmenin yolu bu heyet üyelerinden birinin önerisi ile olmaktadır. Vakıf ana senedinde yapılan bir değişiklikle mütevelli heyeti üyeleri ömür boyu bu görevde kalmaktadırlar!

3.BÖLÜM : İLİŞKİLER
Sabetaycı cemaatin “Kapancılar” koluna mensup olan Sayın Can Paker Türk Henkel isimli bir Alman firmasının yönetim kurulu başkanıdır. Sayın Paker uzun yıllar politika ile ilgilenmiş, bir dönem Deniz Baykal’ın danışmanlık görevini üslenmiştir. 1970 li yıllarda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi içinde Turan Güneş ve Deniz Baykal’ın bir arada oluşturdukları bir grup vardır. Bu grubun içinde şu an Şişli Terakki’nin Yönetim Kurulu üyesi olan Prof. Ahmet Yücekök’te görev almıştır ( Sayın Yücekök’ün eşi de sabetaycı kökenli bir aileden gelmektedir). ( Aynı grupta yer alanlar arasında Şişli Terakki’nin yönetiminde uzun yıllar yer alan Bülent Tanla’da bulunmaktadır)

Bu kişilerin (şu an elimizde belge olmadığı için tam olarak bilinemeyen bir şekilde) bir siyasi partiye ait bazı taşınmazlara sahip olduklarına dair bir iddia vardır. Sabetaycı cemaat içinde yer alan bazı söylentilere göre bu kişilerin arasında varolan bazı ilişkilerden dolayı menfaat teminleri olduğu da iddia edilmektedir. Ancak bunlar şu an elde belgeler olmadığından ispat olunamamaktadır. Tabii bu, iddiaların araştırılmayacağı anlamına gelmez!

Sayın Can Paker aynı zamanda Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu üyesi olan Lütfü Paker’in kız kardeşi ile evlidir, eşi Mihriban Paker’in babası Sabetaycı hareketin önemli dini liderlerinden biriydi(Memduh Paker) İspanyolca dini bilgisinin yanında geniş kabalistik bir bilgiye de sahipti. Can Paker eşiyle aynı soyadı taşımaktadır.
Dr.Can Paker aynı zamanda Amerikan Fullbright ve A.F.S burs kurullarıyla temaslarda bulunmuş, bir dönem A.F.S bursunun Türkiye başkanı da olmuştur. Zaten kendisi de Lise yıllarında bu bursla A.B.D de bulunmuştur. Dr.Can Paker’in kızkardeşi gazeteci Canan Barlas’tır. Kendisi müflis işadamı Halil Bezmen ve eşiyle Türkiye temasını sağlamaktadır. Bilindiği gibi işadamı Halil Ali Bezmen Türkiye’de hileli bir şekilde iflas ederek ABD ye kaçmış, orada yahudi olduğu için ezildiğini bildirmiştir. Greenwich Time adlı gazeteye yaptığı açıklamalar arasında “Yahudi dönmesi olduğumuzdan Türkiye’de müslümanlar bizi hep dışladı” şeklinde bir beyanda bulunmuştur. Konu iki gün boyunca Hürriyet Gazetesi’nde manşet olmuştur. 05.05.1998 tarihi’nde yine Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan bir habere göre Mecbure Canan Barlas ( sabetaycılarda çift isim vardır, bunlardan biri yahudi ismini temsil eder), Halil ve Selma Bezmen ile birlikte ABD de New York şehrinde Sofya adlı bir restoranda yemek yemekte iken Gülçin Telci ile karşılaşmışlar ve Sayın Canan Barlas kendisine kötü sözler söylemiştir. Dr.Can Paker’in Deniz Baykal ile olan ilişkilerinin yanısıra şu an Şişli Terakki Lisesi’nin Yönetim Kurulu Başkanı olan Haluk Arığ ile de yakın temasları vardır. Arığ uzun yıllar Şişe Cam ve Gameda firmalarında çalışmış,

Daha sonra buradan ayrılmıştır. Ancak bu ayrılmalar konusunda bazı soru işaretleri olduğu şeklinde iddialar da vardır. Okula merhum Reşat Atabek tarafından getirilmiştir. Bilindiği üzere merhum Avukat Reşat Atabek kendisi de bir sabetaycıydı ve kabbala konusuyla yakından ilgiliydi. Nitekim Hür ve Kabul edilmiş Mason Locası’nda yayınlanan kitabı “Masonluk Üzerine” de özellikle sembolizmle ilgili makaleleri bunun ispatını teşkil eder (Yenilik Basımevi İstanbul 1994). Tüm bu ilişkiler Şişli Terakki Lisesi’nin bir cemaat okulu olduğunu ispat etmektedir. Zaten okulun hem kurucuları ve hem de ilk mezunları Selaniklidir. Sabetaycı tarihin anlatıldığı bir makale (Selanikliler – Yaşam Sanatı Ocak 1995) de de bu okulun yönetim kurulu üyelerinin bir arada fotoğrafları bulunmaktadır. Bunun yanısıra Osman Ergin’in Türk Maarif Tarihi adlı eserinde de bu konuda önemli bilgiler mevcuttur. ( Türk Maarif Tarihi / Osman Ergin / s: 468-69 dan özetle) Sayın Haluk Arığ aynı zamanda şu anda Sabetaycı basın patronu Dinç Bilgin’in Sabah Yayın Grubunda da danışmanlık görevindedir.

4.BÖLÜM : OKULLA İLGİLİ İDDİALAR
Haluk Arığ Şişli Terakki Lisesi yönetimine 1990 yılında girdi. Babası İstanbul’lu annesi ise Selanikli bir aileye mensuptur. Okula ilk girdiği yıllarda önce muhasebesinden sorumluydu. Okula girmesine neden olan kişiler Av. Reşat Atabek, kayınpederi İsmail Bey ve Üçer kardeşlerdi. Bu sırada bir “Pul Olayı” meydana geldi. Bu olayın detayları tam olarak bilinmemekle beraber bir yolsuzluk olduğu ve bunun üstünün kapatıldığı konusunda bazı iddialar vardır. Kendisi daha evvel “Paşabahçe” firmasında çalışmaktaydı, bu firmadan da benzer sebepler nedeniyle ayrıldığı iddiaları bulunmaktadır. Yine bir dönem Gameda Müdürlüğünde bulunmuştur. Eşi Fatoş Arığ’da yine 1990 larda yaşanan Cumhuriyet Gazetesi olayında önemli roller üslenmiştir. Fatoş Arığ Sabetaycı kökenini gururla ifade eden bir kimsedir. Nitekim Gazete Pazar’ın 5.10.1997 tarihli sayısında gazeteci Leyla Neyzi’ye verdiği mülakatta ailesinin kökeninden ve sabetaycılıktan uzun uzun söz etmiştir. Nitekim ailesinde yapılan sabetaycı geleneklerden de bahsetmiştir.

Gazetede yaşanan çekişmeler sırasında bazı menfi olaylara karışmışlardır. Ne yazık ki Cumhutiyet Gazetesi’nde konuyla ilgili kendilerine başvurduğumuz hiç bir yazar bize bir açıklamada bulunmadı. Acaba bunda etken olan faktör neydi? Cumhuriyet gibi bir gazete “ne olur bizden bir tane alın“ diye dilencilik yaparak gazete satmaya çalışırken kendi içinde yaşanan bazı hadiselerin detaylarını vermekten neden kaçınmaktadır? Bu arada unutulmamalıdır ki Cumhuriyet Gazetesi yazarı Sayın Yunus Nadi Tan yazarı Ahmet Emin Yalman’ı dönme olmakla suçlamıştı! 1937 yılındaki tartışma günlerce Tan ve Cumhuriyet Gazeteleri arasında devam etmişti.
Haluk Arığ Şişe Cam firmasında iken ,sekreteri olan Gülcan Akdindar’ı Terakki Lisesi’ne “ Halkla İlişkiler Müdürü” olarak almıştır

Haluk Arığ’ın okulla ilgili olarak yardım gördüğü kişiler şunlardır:
- Ahmet Yücekök ( Siyaset Bilimi Prof.u)
- İlter Turan ( Bilgi Üniversitesi Rektörü)
- Bora Gönenç
- Fatih Dural
- Can Paker ( Türk Henkel Yön.Kur. Baş. Tusiad üyesi)

Okul yönetiminin hatalı kararlarıyla eğitim kalitesinin bozulması üzerine eski mezunlar bir dernek kurmak istediler. Bunun üzerine okul bir başka dernek kurduğunu bildirdi. Dernek kurucularına karşı bazı kampanyalar başlatıldı ve bu dönemde sabah gazetesinin bir yazarı tarafından muhalifler hakkında asılsız yazılar yazıldı. Bu yazar kişilerin özel hayatlarını hiçe sayarak adeta bir tehdit niteliği oluşturan yazıları kaleme alarak okulda Arığ’ın kendi istediği düzeni kurmasını sağlamıştır. Sayın Arığ ve ekibindekiler “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar” derneğinde de bazı usulsüzlükler yaptıkları için çıkarılmışlardır. Fakat eski mason olmaları hasabiyle hiçbir yerde kendileri aleyhinde yazılar çıkarılamamıştır.

Fakat okulla ilgili ortaya atılan en korkunç iddia hiç kuşkusuz ki okulun Nişantaşı’nda bulunan ve şu an değeri trilyonlara ulaşan binasının durumudur. Bu bina hiçbir ihale açılmadan Sayın Arığ’ın eski şöförüne gayet cüz’i bir fiyattan otopark olarak kiralanmıştır. O kadar ki okulun otopark olarak kullanılan bölümü ihale edilmeden tamamen gelişigüzel bir şekilde otopark haline getirilmiştir.

Okul binası on yıla yakın bir zamandır boş tutulmak suretiyle değer kaybetmesi sağlanmaktadır. Bu arada amaçlanan okulun binasının değer kaybetmesini hızlandırarak gayet ucuz bir fiyattan bunun satılmasını sağlamaktır.

Bu arada Haluk Arığ’ın şahsi servetiyle ilgili iddialarda ayyuka çıkmıştır. Kendisi görev süresi içinde pek çok kıymetli mülk almış, bir kotra sahibi olmuştur. Bir memur maaşı ile bunları nasıl yaptığı merak konusu haline gelmiştir. Şu asla unutulmamlıdır: Terakki Vakfı’nın ilk kurucuları kendi ceplerinden para vermek sureti ile bu okula kurmuşlarken Sayın Arığ okulun imkanları ile hareket etmekte okulda bir diktatörlük kurduğu iddiaları altındadır.

5.BÖLÜM : YAPILMASI GEREKENLER
Şişli Terakki Lisesi bir cemaat okuludur. Bu okuldan pek çok ünlü insan yetişmiştir. Konu bir an önce masaya yatırılmalıdır. Ancak bu yapılırken kat’i surette konunun bir inanç istismarı haline getirilmemesi ve hiçbir şekilde de antisemitizm ( yahudi düşmanlığı) yapılmaması gerekmektedir. Çünkü bu yapılırsa karşı taraf haksız durumdayken haklı duruma getirilir. Ayrıca olayda taraf olanlar arasında halen Türkiye’de önemli görevlerde bulunan insanların olması ve bu büyük yolsuzluğa karışmaları da olayların kapatılması riskini doğurmaktadır. Konunun T.B.M.M gündemine alınarak aşağıdaki soruların ilgili bakanlıklara sorulması gerekmektedir:

VAKIFLARLA İLGİLİ DEVLET BAKANLIĞINA SORULACAK SORULAR
1-Şişli Terakki Lisesi binası on yıldır neden boş bırakılmaktadır. Bina değerini kaybederek ucuza satılmaya çalışıldığı doğru mudur? Binanın halihazırdaki değerinin 2 Trilyon civarında olduğu doğru mudur?
2- Şişli Terakki Lisesi Vakfı’na ait malların satışı ya da üçüncü kişilere devri olmuş mudur?
3- Okul mütevelli heyeti üyelerinin ömür boyu (kaydi hayat şartı ile) göreve geldikleri ve ancak kendilerinin önerecekleri kişileri buraya getirdikleri doğru mudur? Bu koşulların sağlanması için Vakıf Ana Sözleşmesi’nin değiştirildiği doğru mudur?
4- Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün konuyla ilgili raporları nelerdir? Neden detaylı bir tetkik yapılmamaktadır.

MALİYE BAKANLIĞINA SORULACAK SORULAR
5- Şişli Terakki Lisesi Mütevelli Heyeti üyelerinin son on yıl içinde vakıf gelirlerinden aldıkları paylar nelerdir? Bu kişilerin mal varlıklarında ki artış incelenmiş midir? Sayın Haluk Arığ’ın yat, villa gibi değerli mülkleri var mıdır? Bakanlık merkezi denetim elemanları ilgili incelemeklere başlamış mıdır?

MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞINA SORULACAK SORULAR
6- Okula öğrenci alınırken kura listelerinde değişiklikler yapılmış mıdır? Bu listeler Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde midir? Bazı öğrencilerin para karşılığı ders geçtikleri ve yönetimin bu kararlarına uymayan öğretmenlerin görevlerine son verildiği doğru mudur?
7- Okul Milli Eğitim Bakanlığı’nca en son ne zaman denetlenmiştir?

TARTIŞMALAR – İDDİALAR
Şişli Terakki Lisesi’nde başlayan tartışmaların esası nereye dayanıyor? Okulun kötü bir yönetimle mülklerinin kıymetsizleştirilerek bu mülklerin ucuz yolla satılması çabalarına karşı Şişli Terakki Mezunları Derneği başkanı Yetkin Gürsel bir çalışma başlatmıştır. Gürsel Vakıf Başkanı’nın bu kıymetli emlaki bir mütehaide verme karşılığında 1 Milyon Dolar istediğini söylemektedir ( Sabah 19.01.2000) Bunun üzerine Ilgaz Zorlu 21.01.2000 de okulla ilgili şu iddiaları gündeme getirmiştir:

-Okulun binası Haluk Arığ’ın şoförüne otopark olarak verildi
- Okul bir grubun eline bırakıldı
- Bazı öğrenciler kayıt ve sınıf geçmede kayırıldı
- Vakıf üyelerinin görev süreleri ömür boyu yapılmıştır.

Tüm bunlara karşılık sayın Haluk Arığ’ın 24.01.2000 Tarihinde Ilgaz Zorlu’ya karşı cevabı şu şeklide olmuştur:

-Ilgaz Zorlu olarak kendini tanıtan ve Şemsi Efendi’nin torunu olduğunu iddia eden şahsın iddialarını esefle karşılıyorum. Kendisi vakıftan her ay para istemiştir. Bu kişiden yargı aracılığı ile hesap sorulacağını belirten Arığ ayrıca Yetkin Gürsel’in iddialarını da cevaplamaktadır.

HALUK ARIĞ AÇIKÇA YALAN SÖYLEMEKTEDİR!
Bundan iki sene evvel ebediyete intikal etmiş sabetaycı cemaat üyelerinin yatmakta olduğu “Bülbülderesi Mezarlığı”’nın temizlenmesi için bir çalışma başlattım. Okulun kurucusu olan kişilerin burada kabirleri olması hasabiyle mezarların temizlenmesi hususunda Sayın Haluk Arığ ile görüşerek kendisinden teknik eleman talebinde bulundum. Ben kendisi gibi okulun kaynaklarından faydalanarak şoförlü bir arabaya binmiyorum. Ayrıca okuldan da bir maaş almıyorum. Şimdi kendisine sormak gerekiyor. Acaba kendisi sabetaycı olduğu iddialarını reddettiğine göre bir cemaat okulunda ne aramaktadır? Oraya kimin teklifi ile seçilmiştir? Kaldı ki diğer bir iddiası da benim Atatürk’ün ilk öğretmeni olan Şemsi Efendi’nin torunu olduğum iddialarıdır. Şemsi Efendi’nin iki kızından biri olan Yekta Hanım annemin babası olan Veli Zeren’in annesidir. Bu konuda Zincirlikuyu ve Bülbülderesi mezarlığındaki taşlar ve nüfus kayıtları ispat niteliği taşırlar. Ben Selanikliyim ve Haluk Bey gibi cemaate ait kaynakları kullanmadan cemaatten hiçbir maddi talaepte bulunmadan çalışmalarımı yaparım!

KONU ÇARPTIRILMAK İSTENMEKTEDİR. ŞU İDDİALARA KENDİSİNDEN CEVAP BEKLEMEKTEYİM. BİR KEZ DAHA AŞAĞIDAKİ SORULARA DİKKAT ÇEKMEK İSTİYORUM:
1-Şişli Terakki Lisesi binası on yıldır neden boş bırakılmaktadır. Bina değerini kaybederek ucuza satılmaya çalışıldığı doğru mudur? Binanın halihazırdaki değerinin 2 Trilyon civarında olduğu doğru mudur?
2- Şişli Terakki Lisesi Vakfı’na ait malların satışı ya da üçüncü kişilere devri olmuş mudur?
3- Okul mütevelli heyeti üyelerinin ömür boyu ( kaydi hayat şartı ile) göreve geldikleri ve ancak kendilerinin önerecekleri kişileri buraya getirdikleri doğru mudur? Bu koşulların sağlanması için Vakıf Ana Sözleşmesi’nin değiştirildiği doğru mudur?
4- Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün konuyla ilgili raporları nelerdir? Neden detaylı bir tetkik yapılmamaktadır.
5- Şişli Terakki Lisesi Mütevelli Heyeti üyelerinin son on yıl içinde vakıf gelirlerinden aldıkları paylar nelerdir? Bu kişilerin mal varlıklarında ki artış incelenmiş midir? Sayın Haluk Arığ’ın yat, villa gibi değerli mülkleri var mıdır? Bakanlık merkezi denetim elemanları ilgili incelemeklere başlamış mıdır?
6- Okula öğrenci alınırken kura listelerinde değişiklikler yapılmış mıdır? Bu listeler Milli Eğitim Bakanlığı denetiminde midir? Bazı öğrencilerin para karşılığı ders geçtikleri ve yönetimin bu kararlarına uymayan öğretmenlerin görevlerine son verildiği doğru mudur?
7- Okul Milli Eğitim Bakanlığı’nca en son ne zaman denetlenmiştir?
Maalesef utanarak yazmak zorundayım.Asırlık bir kurum bir grup insanın eline geçmiştir ve keyfi olarak yönetilmektedir. Buna bir dur denilmelidir!

6.BÖLÜM : SONUÇ
Şişli Terakki Lisesi’nde en kısa zamanda tüm siyasi baskılar bir yana bırakılarak sonuç alınması için harekete geçilmesi gerekmektedir. Hiç kimsenin böylesine önemli bir kurumu şaibe altında bırakmaya ve bundan para kazanmaya hakkı yoktur. Lütfen bunu bir siyasi mesele olarak değil bir yolsuzluk olarak görelim. Kamu vicdanının rahatlatılması için hep birlikte çaba harcayalım! Kaldı ki bu okul bir hayır kurumu olarak faaliyetlere başlamıştır. Lütfen okulla ve yukarıdaki olaylarla bilgisi olan herkes bir araya gelsin, okulumuzu kurtaralım.

BU OKUL SADECE ONDAN YARARLANAN BİR GRUP MÜTEVELLİ HEYETİ ÜYESİNİN DEĞİL HEPİMİZİNDİR! BU SATIRLARIM ÖZELLİKLE BANA ULAŞAN, BU YOLSUZLUĞA KARŞI ORTAK HAREKET ETMEMİZİ İSTEYEN BİR GRUP ESKİ MEZUNA VE HOCAYADIR. GÜN BUGÜNDÜR, KORKMAYIN! DÜRÜST İNSAN KORKMAZ. ORTAYA ÇIKALIM VE HEP BİRLİKTE OKULUMUZU KURTARALIM! 25.01.2000 - İSTANBUL                                                                     

TERAKKİ VAKFI DAVASINDA ILGAZ ZORLU’NUN SAVUNMASINI OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ

 

TERAKKİ VAKFI DAVASINDA ILGAZ ZORLU’NUN SAVUNMASI

KADIKÖY 4.ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ HAKİMLİĞİ’NE
DOSYA NO: 2001/265 E
CEVAP VEREN : Ilgaz Zorlu (DAVALI) Hobyar Mah. Cağaloğlu Yokuşu Sok. Özhekim İşhanı No: 1/ 1
KARŞI TARAF (DAVACI) : Nafiz Can Paker VEKİLİ : Av. Rifat Sirer
KONU: 07.02.2001 Tarihli Dava dilekçesine karşı cevap ve beyanlarının sunulmasıdır.
 

 

Sitede 2 Ziyaretçi Var

 

 
 
 

ILGAZ ZORLU

 
 
 

N. CAN PAKER

 

 

 
 
 

CANAN BARLAS

AÇIKLAMALAR
 
1- Evvel emirde belirteyim ki, dava dilekçesinde gazeteden alıntı yapılarak bana atfen, davacı tarafa hakaret ettiğim iddia edilen sözlerin hiçbir yerinde hakaret yoktur, aynı kanaati halen taşıyorum, sorulsa yine aynı cevapları veririm.

2- Gazete yayını 04.05.2000 tarihinde gerçekleşmiştir, dava ise 9 ay geçtikten sonra açılmıştır. Dava dilekçesindeki alıntılanan cümlelerin sonu “ ... çabaları olmuş mudur?” , “... yer almış mıdır?” , “ rolü olmuş mudur?”, “...Devlet neden ..... soruşturma açmamaktadır” şeklindeki sorularla bitmektedir. Yani davacı tarafa sorular yönelttim. Niçin bu sorulara cevap mahiyetinde veya gerçekle ilgisi yoksa ilgili gazeteye “TEKZİP” gönderilmemiştir. Tekzip edilmemesi bu vakıanın gerçekliğine işarettir. Davacı taraf başka yöntemlerle beni susturamayacağını anlayınca bu kez yargı yoluyla şansını denemeye çalışmaktadır. Dava dilekçesindeki “davacı bu bedele hak kazanması halinde bedelin tamamını gönderilmemiştir?

3- Davacı vekilinin, dava dilekçesinde benden ve diğer davalılardan “sanık” diye söz etmesini anlamlandıramamakla beraber, bunu sayın mahkemeyi etkileme gayreti olarak yorumlamaktayım. Zira dava dilekçesinde gazete haberleri arasından özellikle belirli bölümleri çekilen cümleler dahi “hakaret” içermemektedir, davacı vekili bu hakikati gölgelemeye çalışmaktadır. Bunların hiçbirisi değilse o zaman hukuk mahkemelerinde bu tabiri kullanmak, anlamını bilmemektir.

4- Ben sayın Can Paker’e hakaret etmedim. Ben sadece kamuoyunda meydana gelen ve Akit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak ile Yeni Şafak Gazetesi yazarı Mehmet Barlas arasında vuku bulan sabetaycılık tartışmalarında, milletimizin gerçekleri görmesi için açıklanması şart olan bazı gerçekleri açıkladım. Bu konunun en iyi anlaşılabilmesi için; meydana gelen olayların tarihi sürecinin tam olarak bilinmesi gerekmektedir. Bu da özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sabetaycı cemaatin resmi adayı olan Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem’in etrafında dönen tartışmalar sonucunda kendisinin seçilememesi üzerine bu cemaate mensup olan kişilerin başlattııkları bir kampanyanın neticesidir. Bu sebeple hiçbir hakaret isnadı olmayan ve tamamen bana ait olan ifadelerin açıklanmasını savunmamda yapacağım. Yalnız dava öncesinde bir kuşkumu dile getirmek isterim: Kendisi de sabetaycı kökenli olan sayın Rahşan Ecevit’in 1970’li yıllardan itibaren kurduğu ve bugün Türkiye Devleti’nin hükümetinde bulunan bu siyasi ekibin dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ni bir başka ülkenin mandası altına sokma fikrinde olan bu kişiler;
Can Paker, Prof. Asaf S. Akat, Kemal Derviş, Hasan Bülent Tanla , Prof. Ahmet Yücekök isimli kişllerdir. Sayın Devlet Başkanı Kemal Derviş Türkiye’ye geldiğinde basında da yeraldığı şekilde İstanbul’da Sayın Paker’le uzun uzun görüşmeler yapmış, sayın Asaf S. Akat’ın evinde misafir olmuş ve ekte fotoğrafları verilen Şişli Terakki Vakfı Genel Kurulu üyeleriyle de muhtelif ilişkiler kurmuştur. Bu sebeple Devletin en önemli kademelerinde yer alan bu kişilerin sayın Mahkemeniz üzerinde baskı yapabilecekleri kuşkusu ve korkusu içindeyim.

5- Davacı taraf dava dilekçesinde yer alan “aktüel hiçbir özelliği bulunmayan, tarihin derinliklerinde kalmış, “sabetaycılık olayını kaşımak” tabiri ile sabetaycılığın varlığını kabul etmişlerdir. Yine bu davayla birebir alakası olan ve halen İstanbul Adliyesi’nde devam etmekte olan Terakki Vakfı’nın davacı olduğu davalarda da yer alan “hiçbir özelliği ve cemaat etkinliği kalmamaış olan Sabetaycılık” ifadelerini de kullanmak suretiyle Sabetaycılığın bir cemaat olarak varlığını kabun etmiş olmaktadırlar. Bu şahıslar Sabetaycı kökenlidirler ya da en azından evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmişlerdir ve kendileri devlet içerisinde Silahlı Kuvvetler’den dışişleri bakanlığına kadar pek çok alanda birebir örgütlenme suretiyle adeta bir derin devlet yaratma amacındadırlar.

6- Yine aşağıda ayrıntılı olarak anlatacağım gibi yazılarım hiçbir hakaret değeri içermediği gibi Türkiye’de halen varlığını sürdüren ve Türkiye Siyaseti’nde Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı lobileri kullanmak maksadıyla müdahale edilmesini sağlayan, dış ülkelerde kendini “Türkiye’de baskı gören gizli yahudiler” olarak lanse eden ve bu yolla bazı menfaatleri temine çalışan bu kişilerin varlıklarını Türk kamuoyuna ve Türkiye’nin yetklili mercilerine duyurmayı da tarihi bir bir görev olarak addetmekteyim. Maksatları Türkiyeyi bölerek onu tamamen bir dış ülkenin hakimiyetine sokmak isteyen Sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu “sabetaycı kökenli liberal sol” lobinin tüm maksatlarının ayrıntılı olarak açıklanmasnı amaçlamış bulunmaktayım.

7- Sayın Can Paker’in dava dilekçesinin 1.Sayfasının ilk oparagrafında yer alan şu sözleri şayanı dikkate muciptir. “ Müvekkilim hali hazırda –uzun senelerden beri sürdürmeke olduğu “Türk Henkel A.Ş.”nin genel Müdürlüğünü yapmaktadır. 1942 doğumlu ve iyi tanınan bir işadamı olan müvekkilimiz, bu seçkin konumunu elde etmek için iyi bir eğitim aldığı gibi bunu tamamlayıcı derin ve zengin ruh ve kişilik gelişmesine yönelik çeşitli meşakkatli deneyimleri de yaşamak zaman zaman da adeta katlanmak zorunda kalmıştır” ifadeleri Anayasa’nın 10 maddesinde yer alan “ Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınanamaz“ şeklindeki ifadelere açıkça aykırıdır. Sayın Paker kendini adaletin üstünde Türk Milleti’nin üstünde bir kişi gibi görmekte ve adeta mahkeminizi etki altında bırakacak şekilde hareket etmektedir. Fakat tarih önünde bir hakikat vardır, sabetaycı liberal sol grup olarak adlandırabileceğimiz ve Rahşan Ecevit’in uzun yıllar boyunca çabaları sonunda kurulan bu grup kendisini Türkiye’de diğer insanların üstünde addedilmektedir. Uzun yıllar boyunca cemaat mensubu olan Prof.
Sahir Erman gibi ceza hukukçularının bilikişilik görevleriyle beraber bu kişiler hakkında herhangibir dava açılamamış, “ben Türküm” demenin neredeyse suç kabul edilerek T.C.K nın 312. Maddesine kapsamında değerlendirildiği ve kişilerin cezalandırıldığı ülkemizde “Ben Sabetaycıyım Baskı Görüyorum” sözlerini ABD’de bir gazetede açıklayan ve Türkiye’de günlerce Hürriyet Gazetesi’nde sözleri konu olan Halil Bezmen gibi bölücü sabetaycılara hiçbir şey yapılamamamıştır. Eğer bu sözleri bir kürt asıllı ya da ermeni asıllı bir Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı söyleseydi D.G.M Savcıları bu kişiler aleyhinde davalar açmazlar mıydı? Aralarında Tansu Çiller, İsmail (Şmuel) Cem İpekçi, Rahşan (Raşel) Ecevit, Kemal (Samuel) Derviş gibi Türkiye’nin yönetim kademelerine gelmiş kişilerin bulunduğu bu cemaate mensup olan kişiler Türkiye Devleti’nde, devletin ve anayasanın üstünde muammale görmektedirler. Bu husus Türkiye’de azınlıklara baskı olduğunu sık sık tekrarlayan Avrupa memleketleri karşısında mutlaka ve mutlaka bilinmesi gereken bir husustur. Bu cemaat mensubu kişiler hakkında en küçük bir soruşturma açılabilmesi dahi mümkün değildir. Devlet bu kişilerin sözleri ve eylemleri karşısında eli kolu bağlı durumdadır.
8- Ben Türkiye Musevi Cemaati’nin bir üyesiyim. İsrael’de ünü tüm dünya yahudi cemaatlerince bilinen Yavne Kibutzunda yahudi dini ve tarihi eiğitimi almış bir kimseyim. Bu sebeple aldığım dini eğitim gereğince Tanrı’nın mukaddes kitabımız Tevrat’ta belirttiği on emrin içinde yer alan “asla yalan söylemeyeceksin“ emrine de sıkı sıkıya uymak zorunda olan bir kimseyim. Bu sebeple hiçkimse hakkında yalan beyanatta bulunmam ve iftira atmam sözkonusu değildir.
9- Uzun bir süreden beridir bazı araştırmacı yazarlar benim özellikle yıllardan beridir aralıksız olarak savunduğum sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğu şeklindeki iddialarımın kamuoyunda islamcı tabir edilen medya tarafından antisemitizm maksadıyla kullanıldığını ve benimde buna alet olduğumu belirtmişlerdir. Oysa 1990 lı yıllarda da bazı yazarlar benim İsrael Devleti’nin ajanı olduğum iddialarını ortaya atmışlardı. Tüm bu haksız isnatları yanıtladım, ancak aşağıda sunacağım savunmam sonrasında yine özellikle bazı araştırmacıların beni antisemit olmakla suçlayacaklarının bilincindeyim. Savunmam sırasında sık sık yineleyeceğim bir noktayı burada ele almak istiyorum. Bu savunmada özellkle altını çizerek belirtmek istiyorum, bir kimsenin geçmişi ve kökeni nedeniyle eleştirilmesi çok açık bir biçimde ırkçılıktır, böyle bir şekilde insanların itham edilmesi de ortaçağ zihniyetidir, . Ama bir kişi kendisi ile aynı kültürel özellikleri gösteren, kendisi ile aynı kökenden gelen kişilerle işbirliği yaparak bir gruplaşma içine giriyorsa bu tabiiki toplumbilimin ilgi alanına girer, ama bu davada beni suçlayanların yaptığı gibi bir örgüt kurarak devletin düzenini bir başka ülkenin çıkarlarını gözeterek değiştirme amacı güdüyorsa bu devletin ilgili organlarının araştırması gereken bir iştir. 1919 yılından beri başlayan Atatürk’ün Nutuk isimli eserinde açıkça belirtilen bir başka ülkenin himayesini arzulayan (manda özlemi) bu kişilerin amaçlarının mutlaka ama mutlaka engellenmesi gerekmektedir. Bu sebeple Türkiye’ye gönülden bağlı bir sabetaycı asıllı yurttaş olarak Sayın Bay Paker’in bana atmaya çalıştığı hakaret iddialarına karşılık ben de elimden geldiğince gerçekleri bilebildiğim kadarıyla burada zikredeceğim Şu anda Şişli terakki Vakfı ve Haluk Arığ isimli Vakıf Başkanı tarafından hakkımda suç isnadı ile açılmış onaltıya yakın ceza ve hukuk davası mevcuttur, toplam 400 Milyar TL ye yakın bir tazminat talepleri mevcuttur. Oysa bilerek, isteyerek ve devlet içindeki güçlerini kullanarak bu kişiler açık ve seçik olarak adaleti yanıltma gayreti içindedirler.Er ya da geç hak yerini bulacak ve mutlaka günün birinde Rabbin yardımıyla bu grubun elindeki güçten korkmayan vicdanlı kamu idarecileri ortaya çıkacak ve gerekli işlemleri bu kişiler hakkında yapacaklardır.

ESASA İLİŞKİN AÇIKLAMALAR: Bu davanın en iyi şekilde anlaşılabilmesi için bir kaç hususun özellikle belirlenmesi gerekmektedir. Bu hususlar benim savunmamın temelini teşkil etmektedir.
1- Öncelikle ben kimim ve benim hakkımda davalar açılmasına neden olan olaylar nelerdir ?
2- “Gizli bir yahudi tarikati” olan Sabetaycılık nedir, bu davayla ilgisi nereden gelmektedir?
3- Bu dava ile birebir ilgisi olan ve Terakki Vakfı üyesi olan sayın Can Paker’in de içinde bulunduğu bir sabetaycı örgüt tarafından Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e ve onun ortağına muvazallı bir şekilde kiralanmaya çalışılan Şişli Terakki Lisesi’nin Nişantaşında bulunan ve değeri maddi olarak tespit edilemeyecek kadar büyük olan binasının , bu davayla ve sabetaycılıkla ilgisi sebebiyle, bir sabetaycı eğitim kurumu olan Şişli Terakki Lisesi’nin Tarihçesinin burada kısaca ele alınması gerekmektedir.
4- Can Paker kimdir? Gerçek vazifesi nedir? Kendisini kamuoyunda saygın bir işadamı olarak takdim eden ve Türkiye Cumhuriyeti’nde bazı güçler tarafından başbakanlığa hazırlanan bu kişinin gerçek maksatları nelerdir?

I-BEN KİMİM KONUYLA İLGİLİ KAYNAKLARIM NELERDİR?
Ben anne tarafından “ Sabetaycı kökenli” bir aileye mensup olarak doğmuş ve dolayısıyla “Yahudi” ve “ Musevi Dinine İnanan” bir kişiyim. Tüm hayatım boyunca “ Sabetaycılığın Musevi Dininin ve Musevi Kültürü’nün Bir Parçası” olduğunu savundum, bu sebeple nüfus kağıdımda yer alan din hanemi değiştirmek için yargıya başvurdum, taleplerim tarihinde Mahkemesi tarafından kabul edildi, Nüfus Cüzadanıma dinim Musevi olarak yazıldı ve bu karar da Türkiye Hahambaşılığı tarafından da tasdik edildi. Bugün artık Türkiye Yahudi Cemaati’nin bir üyesi konumundayım. Türkiye’de kamu yönetimi alanında tamamladığım üniversite eğitim sonrasında İsrael’de Tevrat’ta da adı geçen ve bugün Yavne Kibutzu’nun içinde yer alan “Yavne Din Okulu” nda bir yıla yaklaşık bir süre ile “Yahudi Din ve Tarih Eğitimi” aldım. Bir dine inanmış olduğunu söylemekle hakikaten inanma arasındaki farkı da bilmekteyim. Bu sebeple Türkiye’de müslüman olduğunu söyleyerek başta A.B.D olmak üzere Avrupa ülkelerinde “Türkiye’de baskı gördükleri için fizli yahudi kaldıklarını belirten” sabetaycı cemaatin bu davada adı geçen üyelerinden faklı olarak ben açık ve seçik olarak yahudi olduğumu bildirmiş ve bunu da mahkeme kararı ile tescil ettirmiş olmaktayım.

Sabetaycılık konusunda, savunmamın ekinde verdiğim çeşitli lisanlardaki makalelerden de anlaşılacağı gibi onyedi yıla yakın bir zamandır yapmış olduğum araştırmalar Jerusalm Report, Jerusalem Post, Ha’Ertz, Yeruşalayim gibi dünyaca tanınan ve saygı gören basın organlarında yayımlanmış, hakkımda internette onlarca site açılmış, pek çok araştırmacı beni ve eserlerimi kaynak olarak göstermiştir.
Sabetaycılıkla ilgili yaptığım çalışmalarımı “Evet Ben Selanikliyim” isimli kitabımda topladım. Bu kitap Türkiye’de ve dış ülkelerde olumlu tepkiler gördü, satış rakamlarına göre onbinden fazla okura ulaştı. Sabetaycılık konusundaki çalışmalarımla ilgili olarak dünyaca ünlü tarihçimiz Ankara S.B.F Öğretim Üyesi Prof. Dr. İlber Ortaylı şunları yazmaktadır: “Bugün sabetaycılar henüz kendilerini açılamaz, bu inanç üzerinde bir araştırma yapıp yayınlamaz. (Tek istisnanın ama hakikaten tek istisnanın Tiryaki ve Toplumsal tarih gibi dergilerde yazan Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekiyor) (
Tiryaki Mayıs 1998 Sayı:24)

Yine Türk kültür dünyasının önde gelen ismi ve Atatürk İlkelerinin Yılmaz Savunucusu olan Prof. Dr.
Selçuk Erez Bey’de kitabımla ve şahsımla ilgili şunları yazmaktadır: “İlk defa Ilgaz Zorlu, bu konuyu bilimsel ve objektif bir açıdan ele almış ve çeşitli nitelikleri ile incelemiştir. Kudüs’te sabetaycılığın önemli kaynaklarının korunduğu Ben Zewi Enstitüsü’nde yaptığı araştırmalar ve sabetaycı ailelerle yaptığı belge ve bilgi biriktirme amaçlı görüşmeler bu konuda yeterli bir düzeye ulaşılmasına yol açmıştır.” (Cumhuriyet Dergi 30.08.1998 s:19 )
Sabetaycılk gibi tarihte çok önemli roller üslenmiş bir cemaatle ilgili olarak şu anda çalışan akademisyenler de dahil olmak üzere araştırma yapan ve otorite kabul edilen dünya çapındaki on araştırmacıdan biri olduğumu bildirmek isterim.
Sayın Nafiz Can Paker tarafından hakkımda ortaya atılan iddiaların tam olarak mahkemenizin sayın heyeti üzerinde bir kanaat teşkil edebilmesi için Sabetaycılk konusunun tüm yönleri ile ele alınması ve Türkiye’nin yönetiminde çok etkili olan bu cemaat hakkında eldeki mevcut bilgilerin bu mahkeme kanalı ile resmen Türkiye Cumhuriyeti kayıtlarına girmesinin sağlanması gerekmektedir. Zira bu cemaat üyeleri gizli yahudidirler, Türkiye kamuoyunda gündemi oluşturacak şekilde bir gruplaşma halindedirler ve ne yazık ki maksatlı olarak bazıları 1919 dan beri süregelen bir cemaat politikası neticesinde Türkiye’nin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü hedef alaarak bir başka ülkenin yönetimi altına sokulmasını istemektedirler ve bu amaçla da gizli bir örgüt üyesi gibi çok mühim çalışmalar yapmaktadırlar. Bu yönü ile bu dava tarihi bir öanlam taşımaktadır. Çünkü benim temel iddiam “Sabetaycı kökenli olarak bir gizli cemiyet oluşturan ve Türkiye siyasetinde ve devletinde önemli yerlere gelen kamuoyunda liberal solcular olarak tanınan ve hemen hemen hepsi ya köken olarak sabetaycı olan ya da evlilikler yoluyla sabetaycı cemaate girmiş kişilerden müteşekkil olan bu örgüt Türkiye cdevletini ele geçirme gayreti içindedirler”. Oysa bu cemaat dini vasıfları olan bir cemattir ve yahudi dini kuralları gereğince de bu tip faaliyetlerde bulunması yasaktır. Tevrat’ta yeralan yaşadığınız ülkenin kurallarına uyacaksınız ayeti ile de bunun bir dini manası da vardır. Bu kişiler ve kendilerine kan bağı ile bağlı olan akrabaları; Türk Basını içinde kökenleri 1919 lara kadar dayalı bir şekilde bir menfaat grubu oluşturmuşlardır. Aynı şekilde Şişli Terakki isimli bir cemaat okulunun da yönetiminde bir arada bulunmak suretiyle hiçkimsenin dikkatini çekmeden bir örgütün faaliyetlerini sürdürmektedirler. Sabetaycıların ondokuzuncu yüzyılda aynı gizli örgüt mantığı ile yeraldıkları Mason Locaları, Melami Tarikatı ve İttihat Terakki Partisi bugün yerini Şişli Terakki Lisesi’ne bırakmıştır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir okulmuş gibi algılanan bu okulun yönetiminde yeralan Prof.
Asaf Savaş Akat, Prof. İlter Turan, Prof. Ahmet Yücekök, Dr. Nafiz Can Paker bugün Türkiye yönetimine hazırlanan ve perde arkasında da çok ciddi politik ilişkileri olan kişilerdir.

Yine kendisi de Sabetaycıların Yakubi Grubu’na mensup olan ve kamuoyunda “banka hortumlamak” olarak anılan bir suçtan yargılanan ve halen cezaevinde olması gerekirken bir takım doktor raporları ile hastanelerde beşyıldızlı otelerdeki konfor içinde yaşayan
Dinç Bilgin’e ve ortağı Nevzat Ak’a da, bu ekip Şişli Terakki Lisesi’nin çok kıymetdar bir mülkünü ucuz yolla kullanıma vermeye çalışmaktadır. Okul binası, binamız, Selanik’te cemaat gençlerine din eğitimi verme maksadıyla kurulmuş olan bu güzide eğitim yuvası bu çete tarafından açık ve seçik olarak tasarruf edilmeye çalışılmaktadır.

Rabbe inanan hiçbir vicdan sahibi kimse atalarımızın duaları ve dini çabaları ile kurulmuş olan ve altında uzun yıllar ibadethanelerimizin bulunduğu bu binanın haksız tasarrufuna sahip çıkmayacaktır, çıkmamalıdır da. Bu konuda mahkemenizde bir hakem konumunu üslenmektedir, zira Nafiz Can Paker isimli iyi eğitim almış ve Türkiye’de ki tüm insanların üstünde olan bu yurttaşımızda sadece kökeninden dolayı okulla hiçbir bağı ve ilgisi bulunmadığı halde kaydı hayat şartı ile mütevelli heyetine seçilmiştir. Kendi ifadelerinde de belirttiği gibi hiçbir görev almadığı bu okulun Genel Kurulu’nda neden bulunmaktadır?

Ben tamamen üçyüz elli yıldır devam eden ve kökenleri 5760 yıllık musevi dininin prensiplerine dayanan inançlarımıza bağlı kalarak bu eğitim yuvasının ve dini merkezin üzerinde yapılmaya çalışılan haksızlıklara karşı Türk Basını kanalı ile bir kamuoyu yaratamaya çalıştım, bundan dolayı da vicdanen rahatım, Rabbin de bana yardım edeceğine tam ve kesin bir imanla inanmaktayım. Bu olaya adı karışan sabetaycılar İstanbul’un farklı mahkemelerinde şahsıma karşı açtıkları davalar yoluyla beni haberdar etmeden benle ilgili sahte adresler vermek suretiyle bilgim dışında hareket ederek, beni çıkarmaya çalıştıkları gıyabi tutuklama kararları ile tevkif ettirerek susuturma gayreti içindedirler. Almış olduğum dini eğitim ve cemaate bağlı kişiliğim sebebiyle, bu haksız tasarruflara karşı kayıtsız kalamazdım, kalmadım da, bu kişilerin devlet içindeki gizli güçlerini bilmeme rağmen tamamen Rabbe inanarak bu haksızlığı gidermeye ve dinimizi kurtarmaya çalıştım, asla pişman değilim. Mensubu olduğum ve bundan da büyük bir gurur duyduğum Aziz Türk Milleti, milletim bana haklıların ve mazlumların yanında yeralmayı öğretti.

II SABETAYCILIĞIN TARİHİ KÖKLERİ
Yukarıda belirttiğim üzere iddialarımı tarihi belgeler ışığında ispatlayabilmem amacıyla öncelikle sizlere burada Sabetaycılığın tarihi boyutlarını ve Türkiye üzerindeki etkilerini anlatmam gerekiyor.
17. yy da kendisinin, yahudilerin bekledikleri Mesih olduğunu dünyaya bildiren İzmirli Haham Sabetay Sevi kısa zamanda dünyanın her yerinden müritler toplamıştır. Olay Osmanlı topraklarında
İzmir, Gazze, İstanbul ve Selanik’te cereyan ettmiştir. Giderek büyüyen sabetaycı hareketin kendileri için bir tehlike olduğunu gören Osmanlı yahudi cemaatlerinin dini liderleri devletten yardım talebinde bulunurlar, Osmanlı yönetimi olaya el koyar, Sabetay Sevi’yi ihbar ve şikayet eden yahudi cemaatinin de kışkırtmaları ile kendisinden müslüman olması ya da öldürülmesi arasında bir seçim yapması istenir. Sabetay Sevi müslüman olur, kendisine inanan iki yüz ailelik bir grubunda islam dinine geçmeleri gerektiğini söyler. Sevi’nin emriyle Selanik şehrine yerleşen bu kişiler dışta müslüman fakat gündelik hayatlarında kabbala (mistik yahudiliğin gelenek anlamına gelen) nın temel olarak alındığı yeni bir dini sitem içinde yaşamaya başlarlar.

Bu dini sistemi devam ettiren kişilere tarihçiler çeşitli isimler takmışlardır. Sabetay Sevi’yi takip eden ve onun dini yorumlarının ışığında mistik bir yahudi yaşantısını uygulayan bu kişiler genel olarak Sabetaycı olarak adlandırılırlar. Türkiye’de kendilerine gerçek anlamda dinlerini değiştirmedikleri için “dönmeler” ya da sabetayistler ya da Osmanlıca’da ki kibar bir ifade tarzıyla da Avdetiler denmektedir. Sabetaycılar ise kendilerini, yahudilerden ayırmak ve kendi fikirlerinin gerçek yahudilik olduğunu belirtmek amacı ile ibranice karşılığı inananlar olan maminim kelimesi ile ifade ederler. Biz bu mahkeme süresince yapılacak savunmalarımızda “Sabetaycı” ifadesini İngilizcede kullanılan Sabetians ifadesine karşılık olarak kullanacağız.

Sabetaycılık öncelikle yahudi dininin temel doktrinlerini kabul eder, her ne kadar Sabetay Sevi zamanında yahudi yasalarının bazı temel kurallarının kaldırıldığı belirtilmişse de mesihin ölümü ile beraber Tevrat hükümleri yeniden geri döneceğinden, Sevi’nin ölümü sonrasında da bu prensip korunmuştur. Nitekim uzun yıllar Şişli Terakki’nin yıkılan binasının bodrum katında faaliyet gösteren sinagoglarda da Şabat, Pesah ve diğer tüm yahudi bayramları ortadoks inanca paralel bir şekilde kutlanmıştır.

Sevi’nin bu temel prensipleri dışında onsekiz emirlik yasaları vardır. Bunlar on emrin daha geniş anlamda ifade edilmelerinden başka bir şey değildir. Bu yasaların temeline bakıldığında ek kuralların özellikle cemaat mensubu olmayan kişilerle evlilik yapmayı yasakladığı hemen farkedilecektir, bu sebeple sabetaycılar yahudi dininin esası olan kanı muhafaza etmeyi yüzyıllar boyunca sadece cemaatiçi evlilikler yapmak sureti ile muhaza etmeyi başarmışlardır. Nitekim Sayın Müşteki Haluk Arığ başta olmak üzere Terakki Vakfı’nın değerli yönetim kurulu üyeleri olan Nafiz Can Paker ve Lütfü Paker de bu kurala sıkı sıkı uyarak yine cemaat mensubu olan kişlerle evlenmişlerdir. Bu cemaat aslen yahudi olduğu için sadece kendi ırksal karakterlerini gösteren kişilerle evlilikler yapmıştır. Böylelikle Israeloğulları soyundan gelme özelliklerini kaybetmemiş olduklarından da yahudi karakterlerini korumayı başarmışlardır. Bugün elimizde mevcut olan soy ağaçları bunu en güzel şekilde ispatlamaktadır. Sabetaycılar yirminci yüzyıla gelene kadar dini açıdan bölünmeler yaşamışlardır. Aslında tamamen dini bir hareket olan sabetaycılık düşüncesi içinde bu tip ayrılmaların olması kaçınılmaz olmuştur. Bu ayrılıklar sonucunda sabetaycılar üç cemaate bölünmüşlerdir.

1-Grup; Sabetay Sevi’yi aynen takip eden ve hiçbir şekilde onun dini öğretisinin dışına çıkmayan Kapancılar Grubu’dur. Kapancılar grubu İzmirliler ya da Papular olarakta adlandırılmaktadırlar. Bu grubun üyeleri onsekiz emirlik kurallara harfiyen uymaktadırlar. Özellikle 20. yy ın ikinci yarısının başlarında bulunan ve İsrael’e gönderilen sabetaycı kaynaklar üzerinde araştırmalar yapan İsrael’li tarihçiler bu cemaatin dinsel fikirlerinin yahudiliğe olan ilgisini gördüklerinde çok şaşırmışlardır. Yazdıkları tüm araştırmalarda da bunu ifade etmişlerdir. Kapancılar grubu yirminci yüzyıla gelene kadar özellikle İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemlerinde önemli siyasi roller üslenmiş bir gruptur. Bu gruba mensup olan
Sabiha Sertel, Halil Ali Bezmen, Haluk Arığ, Can Paker , İlter Turan, Osman ve Mehmet Kapancı gibi şahsiyetler taşıdıkları önemli siyasi misyon sebebi ile sık sık araştırmalara konu olmuşlardır.

2. Grup ; olan Karakaşlar Sabetay Sevi’nin ruhunun yeni bir tecellisi olarak gördükleri Osman Baba isimli bir kişinin hareketin lideri olduğuna inanırlar. Onlara göre Mesih reenkarne olmuştur. Karakaşlar’ın dini teorileri Sabetay Sevi’den sonra gelen hahamlar tarafından oluşturulmuştur. Gündelik dualarında kullandıkları ispanyolca ve ibranice metinlerde genelde hep Osman Baba için okunan dualar bulunmaktadır. Bu grubun üyeleri de Türkiye’nin kuruluşu sırasında önemli görevler almışlardır. Maliye Bakanı
Cavid, Faik Nüzhet, Prof. Muslihiddin Adil Taylan, İsmail Cem İpekçi, Abdi İpekçi gibi isimler bu cematte köken olarak bağlı olan ailelerden gelmektedir.

3. Grup ise Yakubiler’dir. Sabetay Sevi’nin kayınbiraderi olan ve kendisinin ölümü sonrasında cemaat reisliği yapmış bulunan Yakov Qerido isimli kişinin yine Karakaşlarda Osman Baba’nın dini anlamına benzer bir şekilde Mesihin reenkarnesi olduğuna inanırlar. Bu grubun üyeleri özellikle bürokrasi alanında önemli görevler almışlardır. Prof.
Emre Gönensay, Dinç Bilgin, Abdurrahman Arif Bilgin, Şevket Bilgin, Emin Kalafat (D.P kurucusu ve eski devlet Bakanı) gibi isimleri bu grubun köken olarak önemli şahsiyetleri arasında sayabiliriz. Sabetaycılığın dinsel karakteri özellikle yahudi ve islam dünyasının teologları arasında uzun uzun tartışılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 07.08.200 tarih B02.1.DİB.0.10-21/1119 nolu yazısına istinaden sabetaycılığın bir islam mezhebi ya da tarikatı olmadığı ve islam düşüncesi içinde de yer almadığı açıkça belirtilmiştir. İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemesi, 02.11.200 Tarih ve Esas No: 2000/395 ve Karar No:2000/595 nolu kararı ile benim şahsen yaptığım nüfus kağıdımdaki din hanemin müslüman olmaması gerektiği şeklindeki iddiamı dikkate almış ve sabetaycı kökenden gelmem sebebiyle beni yahudi olarak kabul etmiştir. Hiç kuşkusuz ki bu karar sabetaycılığın yargı erki tarafından yahudilik olarak kabul edilmesi sonucunu beraberinde getirmektedir. Bu karar aslında tarihi bir karardır , neredeyse üç yüz seneye yakın bir zaman sonra sabetaycılar yahudi olarak mahkeme kararı ile tescil edilmişlerdir Yahudi dininin, yahudilerin ve tüm dünyadaki yahudi varlığının doğal sahibi olarak bugün varolan İsrael Devleti’nin sabetaycılığa bakışı nedir? Bunu iki ayrı kategoride değerlendirmek gerekmektedir: Bu kategoriler laik ve dinsel olarak adlandırılmaktadırlar.

Yahudi dininin sabetaycılığa bakışında iki kurum önem arzetmektedir. İlk kurum tüm Sefarad (Akdeniz ve çevre ülkelerde yaşayan yahudiler. Türkiye yahudilerinin de büyük çoğunluğu bu gruba dahildir) dünyasının dini lideri olan İsrael Devleti Sefarad hahambaşılığı makamının kararıdır. Sefarad hahambaşılık 1990 yılından beri benim kendisine yaptığım tüm resmi başvurulara karşılık konuyu dini konseye getirmemiştir, Fakat bunun temel nedeni şudur: Diaspora’da (Israel dışında) yaşayan bir toplumun veya kişiliğinin yahudi olma kararı, o ülkede bulunan hahambaşılık atlanarak verilememektedir.

Bu sebeple konu İsrael Bet Dini’nin önüne hiç getirilmemiştir. Bu sebeple yahudi din adamlarının bu bakışı yanında Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kurumu olan ve resmen Beyoğlu Kaymaklamlığına bağlı olarak faaliyet gösteren Türkiye Hahambaşılığı’nın tavrı önem arzetmektedir. Türkiye Hahambaşılığı Türkiye’de yaşayan ve müslüman din hanesine sahip bir kişiyi musevi dini üyesi yapamaz. Bu karar 1492 yılında Osmanlı topraklarına kabul ediliş sırasında bir şükran ifadesi olarak alınmıştır. Türkiye Hahambaşılığı ve Türkiye yahudi topluluğu her zaman millet-i sadıka (sadık millet) olarak Osmanlı devletinde ifade edilmiştir. Bunun yanısıra benim dışımda da hiçbir sabetaycı kökenli Türkiye Hahambaşılığı’na yahudi olmak için resmi bir başvuruda bulunmamıştır. Bu sebeple konunun Bet Din denilen yüksek dini konseye de intikali söz konusu olmamıştır. Ama yukarıda zikrettiğim mahkeme kararı neticesinde Türkiye Hahambaşılığı benim yaklaşık bir yıl süren İsrael’deki dini eğitimimi dikkate almak sureti ile Anayasal bir hak olan mahkeme kararını uygulamış ve beni resmen yahudi olarak kabul etmiştir.

Fakat tüm bunlara rağmen yahudi din adamlarının sabetaycılığa bakışı konusunda mutabık oldukları nokta sabetaycılığın yahudi kökenli bir dini hareket olduğudur. Müflis işadamı
Halil Ali Bezmen’in ABD de yaptığı “ Yahudi olduğum için Türkiye’de baskı görmekteyim” iddiasına karşılık Türkiye Hahambaşılığı bu konuda yaptığı 1995 yılındaki açıklamasında sabetaycılığın teknik olarak yahudi dininde yar almadığını belirtmiş olmakla beraber açıkça yahudi değillerdir ibaresini kullanmamıştır. Bunun en büyük nedeni de hahambaşılığın bu konuda daha evvel Osmanlı Devleti döneminde verdiği belgelere dayanmaktadır. Yazar Avraham Galante’nin “Sabetaycıların Gelenekleri” adıyla da Türkçeye çevrilen kitabında da açıkça belirtildiği üzere (Sabetay Sevi ve Sabetaycıları Gelenekleri / Prof. Abraham Galante / Türkçe Tercümesi: Erdoğan Ağca / Zvi-Geyik Yayınları / İstanbul 2000 sayfa: 105-109 dan) Sultan İkinci Hamid bu konuda İstanbul hahambaşısı ‘ndan bilgi istemiştir ve kendisine bir rapor takdim edilmiştir. Bu konuda Galante’ nin kitabında yer alan ifade şu şekildedir: “Sabetay’ın yahudilerle hiçbir ilişkisi olmayan müritler edinmiş sahte bir Mesih olduğunu söylemiştir. Daha fazla bilgi için Selanik hahambaşılığına mektup yazan İstanbul Hahambaşılık kaymakamı Sevi’nin hayatına ilişkin bir mektup yazmıştır”

Görülmektedir ki Türkiye’deki kamuoyu baskısı ve halkın gizli bir cemiyete karşı olan alakası sonucunda Türkiye Hahambaşılığı sabetaycılık konusunda net bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadır Ama en önemlisi yukarıda da ayrıntılı olarak anlattığım gibi temel neden Türkiye’de yaşayan müslümanların her ne sebeple olursa olsun yahudi dinine geçişleri konusunda karar vermeme alkesidir. Kuşkusuz ki bu bu devlete her yönüyle bağlı olan bir toplumun en büyük şükran ifadesi olarak görülmelidir. Bu sebeple gizli bir cemaatin mensubu olduğunu reddeden ve sabetaycı kökenli bir cemaat okulunun idarecisi olan bu kişilerin yalan beyanlarının tespiti için mahkemenizin konuyu Türkiye Hahambaşılığı başta olmak üzere tüm devlet kurumlarından (Başbakanlık, MİT müsteşarlığı, İçişleri bakanlığı gibi) bu konuda bilgi talebinde bulunmasını arz ederim Türkiye dışında yaşayan yahudi din adamları ve telogları ise sabetaycılığın yahudi kökenini redetmedikleri gibi sabetaycılığı gizlenmiş bir yahudi tarikatı olarak ele almaktadırlar. İsrael Bilimler Akademisi başkanlığı da yapmış olan sabetaycılık konusunda uzman bir araştırmacı olan Prof. Gershom G. Scholem sabetaycılığın bir yahudi tarikatı olduğunu bildirmektedir. Kendisinin Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin 30. cildinde Türkçe tercümesi yer alan “Gizli Yahudi Cemaati: Türkiye Dönmeleri” isimli makalesi bu konuyu en güzel özetleyen bir örnek olarak gösterilebilinir. Bu makalede yer alan şu ifade çok önemlidir: “Mensupları resmen Müslüman olmuş, fakat kalben Yahudi kalarak özel bir yahudi türünü oluşturmuşlardır”. Bugün İsrael’de yapılan araştırmalarda da genel olarak kabul gören görüş ortadoks yahudi inancının dışında yer alan sabetaycılığın bir yahudi tarikati olarak kabul edilmesi gerektiğidir. Ekte sunulan Gershom G. Scholem’in “Gizli Bir Yahudi Tarikati: Sabetaycılar” isimli makalesi de bunun önemli bir delilidir. Yine bu konuda aynı yazarın “Mistik mesih: Sabetay Sevi” (Princeton Uni.Press 1977) isimli çalışması başta olmak üzere diğer çalışmalarında da bu düşünce ağırlıklı olarak yer almıştır. Sabetaycılığın bir yahudi düşüncesi olduğuna ilişkin aşağıdaki kaynaklarda örnek olarak verilebilir:
Gerchom G. Sholem / “ The Mystical Messiah: Sabbtai Zwi/ Princeton Uni. Press 1977
Gerchom G. Sholem / On the Kabbalah and its Symbolism / Schocken Books 1965
Gerchom G. Sholem Mojor Trends in Jewish Mysticism / Schocken Books 1995

Yahudiliğin sabetaycılığa bakışını ele alacağımız ikinci nokta ise resmi dini otoritelerin dışında yer alan yahudi kökenli aydınların ve laik yahudilerin bakış açılarıdır: Bir yahudi tarikatı olan sabetaycılık yahudi dininin bir parçası olmasının yanısıra aynı zamanda yahudi toplumunun ve bununla beraber yahudi kültürünün de bir parçasıdır. Bu sebeple yahudi kökenli kişilerin sabetaycıları ve sabetaycılığı kendilerine ait bir dini hareket olarak görmeleri de bir gerçeğin ifadesidir. Bu konuda yazılmış olan ve hakikaten fevkalade güzel bir şekilde konuyu özetleyen Türkiye Yahudi Cemaati’nin haftalık basın organı olan Şalom Gazetesi’nde 16.08.1995 tarihinde yayımlanmış olan Lizi Behmuaras’a ait “Tabular Yıkılırsa Yıkılsın” isimli makalenin içinde yer alan karikatür aynı zamanda yukarıda ifade ettiğimiz gerçeğin de bir kanuıtıdır. Burada aynı simada iki kişi çizilmiş ve biri diğerine Naeber Mehmet derken diğeri Valla bildiğin gibi Moiz diye cevap vermektedir.

Görülmektedir ki sabetaycılık konusunda yahudi yazarlarda aynı fikri paylaşmaktadırlar. Bunun haricinde yine Şalom Gazetesi’nde tarihinde yayımlanan
Yom Tov Ben Sason ve Erol Coşkun imzalı dört sayı boyunca süren “Sabetay Sevi“ isimli dizi yazıda da sabetaycıların yahudi kökenleri özellikle vurgulanmıştır. Hiç kuşkusuz ki bu yazıların haricinde Israel’de Aki Yeruşalayim isimli dergide yer alan ve Tarih ve Düşünce Dergisi’nin Kasım 2000 Tarihli 200011 sayısında Türkçeye tercüme edilerek yayımlanan Moşe Sevilla Şaron’un “ Dönmeler” isimli makalesinde ki şu satırlar özellikle iddialarımı kuvvetlendirmektedir: “Dönmeler artık “büyük bir sır“ olmaktan çıkan sırlarının daha fazla açığa çıkacağı kaygısıyla , bu sorunu Türk basınının gündeminden çıkarmak istiyorlardı. O günlerin yeni bir devletin , birleşmiş ve tümüyle “Türk” olan yeni bir ulusun kurulduğu günler olması nedeniyle , dönmeler, ekonomik ve siyasal yaşamdan uzaklaştırılmamaları için fazla deşifre olmak istemiyorlardı.

Acaba 1984 yılında, yani Sabetay Sevi’nin ölümünden üçyüz yıldan fazla bir süre sonra bugun de dönmeler var mı? Bu sorunun yanıtı açık ve seçik olarak evettir. İstanbul’da çeşitli tarihlerde görüşme fırsatını bulduğum ve hala saklayacak bir şeyleri olan dönme dostlarımdan birini ziyaret ettiğimde , büyük annesi bana ibranice bilip bilmediğimi sordu. Bu dili bildiğimi söylediğimde , derin bir özlemin yansıdığı hüzünlü gözlerle bana Türkçe olarak şöyle dedi; “Lashom ne demek biliyor musun?” Sonra da yanıtını beklemeden kafasını çevirdi, ama onun nje olduğunu ona açıklamaya başladığımda, söylediklerimi zaten biliyormuşcasına tatlı bir gülümsemeyle baktı bana. “Lashon”u ya da Lashon Ha Kodeş’i yani kutsal dil olarak tanımlanan İbraniceyi hala hatırlıyordu.

Sabetaycılar konusunda Türkiye Yahudilerinin Osmanlı topraklarına gelişlerinin beşyüzüncü yılını kutlama organizasyonunu üslenen 500. Yıl vakfı koordinatörü sayın Bay Harry Ojalvo Aksiyon dergisi’nin 23-29 Mayıs 1998 Tarihli sayısında şunları söylemektedir. “Türkiye eğer bugün 65 Milyon oldu ise ve o devirde 50 bin kişi müslümanlığı kabul etti ise, nispet itibariyle bugün yahudi kökenli birbuçuk milyon Türk’ün bulunması gerekli. Yahudi kökenli olarak Sebati devrinden gelme nitekim hepimizin tanıdığı bugün dışişleri bakanımız olan İsmail Cem İpekçi var. O Sebatidir.
Coşkun Kırca var. Epeyi insan var.” Yine musevi kökenli araştırmacı yazar Rifat N. Bali Aksiyon Dergisi’nin 26.08-01.09.2000 tarihli sayısında sabetaycılarla ilgili şunları söylemektedir: “Bence bugün dönmelik konusu Türkiye gündeminden düşmüştür. Çünkü dönmeliği temsil eden, tartışmalı, ateşli polemikler yapan insanlar kalmadı. Bir Yalman’ın eşdeğeri bugün yok. (..)

Sabetaycılar Batıya, Batılı yaşam tarzına taraf oldular ve bu yaşam tarzını Türk toplumuna getirmeye uğraştılar. Örneğin İpekçilerin ilk sinema salonlarını açmaları ve burada Batılı yaşam tarzını gösteren filmlerin gösterimi ve Yalman’ın ateşli ve saldırgan bir laik oluşu...”Tüm bunlar da göstermektedir ki sabetaycılık sadece yahudi dininin içinden çıkmış bir hareket değil ve aynı zamanda da halen devam eden ve yahudi dininin tüm karakterlerini eksiksiz olarak taşıyan bir harekettir ve bir yahudi tarikatıdır. Bu savunmada yer alan diğer ve çok önemli bir noktada sabetaycıların sabetaycılık konusunda ki düşünceleridir. Acaba bugüne kadar özellikle Türkiye, İsrael ve ABD basınında ve medyasında yapılan sabetaycılık tartışmaları sadece benim bu olayları yazmamdan mı kaynaklanmaktadır ve sadece benim merkezimde mi olaylar dönmektedir? Yoksa benim dışımda da sabetaycılık konusunda konuşan başka cemaat mensupları da olmuş mudur? Sabetaycılık hala yaşamakta mıdır, aileler köken olarak sabetaycı geçmişlerini kabul etmekte midirler?

Bu bölümde sabetaycı kökenli kişilerin vermiş oldukları mülakatlara bakalım: İlk önce Sabetaycı hareketin önemli dini liderlerini yetiştirmiş olan Arığ ailesine mensup ve aynı zamanda Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Haluk Arığ’ın eşi Fatoş Arığ’ın 05.10.1997 tarihli Gazete Pazar’da gazeteci Leyla Neyzi ile yaptığı “Selanikli Kim” başlıklı yazıya bakalım.
Bu yazıyı nakletmeden burada önemli bir noktayı hemen vurgulamak istiyorum: Yeminli Mali Müşavir (Aynı zamanda Dinç Bilgin’in müşaviri ve akıl hocası olduğunu Hürriyet Gazetesi’nin 11.12.2000 tarihli İstanbul Eki’nde kabul etmektedir)
Haluk Arığ ailesinin de baskısı ile sabetaycı kökenli bir aileden gelen ve annesi babası inançlı bir sabetaycı olan Fatoş Hanım ile dünya evine girmiştir. Sayın Arığ’ın Terakki Vakfı’na girmesi de yine sabetaycı olan kayınpaderinin ve devrin atanınmış avukatlarından Reşat Atabek’in sayesinde olmuştur. Nitekim sayın Atabek sayın Arığ’ın Hür ve Kabul Edilmiş Türkiye Büyük Locası’na intisabını da sağlamıştır. Zaten sayın Arığ’ın yıllardır Terakki Vakfı’nı yönetmesinin de nedeni tamamen bu cemaat ilişkileridir.

Şimdi eşi Sayın Fatma (Fatoş- Rahel) Arığ’ın aşağıdaki sözlerine bakalım:
“Kendi çocuğu olduğunda, Fatma Hanım çok farklı bir yöntem izler. Kızına geçmişi anlatarak, kendisi “hiçbir şey işte“ olsa , ailesinin ve cemaatinin kökenlerini bilmesi ve bu geçmişten dolayı gurur duyması gerektiğini aşılar. (..) Bu kültürü yok saymaktansa, iyi tafalarını görmek ve bununla da iftihar etmek lazım. (..) Tam bir azınlık psikolojisi olarak sosyal dayanışma bizim ailede de devam ediyordu. Kötü gün dediğinizde bir bakıyorsunuz o grup tamamen bir arada. “Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sayın İsmail Cem İpekçi’nin birinci dereceden yakın akrabası olan modacı sayın
Cemil İpekçi’nin Aksiyon Dergisi’ nin 18/24 Eylül 1999 tarihli 250. sayısında yer alan demecinde ise şunlar açıklanmaktadır: “Cemil İpekçi Sabetay Sevi’nin dört çocuğundan biri olan Osman’ın soyundan geliyor. İpekçi’nin anlattığına göre diğer kardeşlerin soyundan gelenler arasında ise bugünün tanınmış aileleri bulunuyor. Dilber, Germen, Bezmen, Tokay ve Atabek’ler.

Evet üçyüzelli yıllık suskunluk bozulmuş, ve sabetaycı kökenli aydınlar kendilerini artık daha rahat ifade edebilmek istemişlerdir. Tabiiki bu insanların korkusuzca bir cemaat baskısından uzakta açıklama yapabilmeleri çokta mümkün değildir. Ama gerçek olan bir noktada vardır ki tüm buna rağmen insanlar olabildiğince konuyu açıklayabilmektedirler. Fakat bu konuda yapılmış en kapsamlı çalışma Fransız basın mensupları Michael Blumenthall ile Michael Grosman’ın yapmış oldukları
“Son Dönmeler” isimli film çalışmasıdır. Ben bu filmi gördüm ve fakat bir yemin sonucunda gördüğüm için filmin bir kopyasını alarak mahkemenize sunamadım. Bu film yapımcıları tarafından özellikle Türkiye’de satılmamaktadır. Bu filmle ilgili olarak Gazete Pazar’ın 23.02.1997 tarihli sayısında “Biri Bana Dönmesin Dedi, Bir Şey Anlamadım” başlığı ile yayımlanan bir yazıda bu filmle ilgili olarak film yapımcılarının demeçlerine uzun uzun yer verilmektedir. Bu filmde ondan fazla sabetaycı konuşmalar yapmış, pek çoğu musevi kökenlerini ve inançlarını belirtmiştir. Bu konuda yine bana isnat edilen suçlara karşılık olarak benim savunma iddialarım gerçekleşmektedir.

Bu arada ben kendi kitabımdan da bahsetmek istiyorum. Belge Yayınları tarafından yayımlanan ve 2000 yılında yedinci baskısı yapılan “Evet ben Selanikliyim” isimli kitabımda uzun uzun ailelerle yaptığım konuşmalardan elde ettiğim bilgileri yazdım. Bu çalışmalar sırasında Karakaşlar cemaatine mensup bazı hahamların bana vermiş olduğu bilgiler arasında Paker ve Arığ aileleri ile olan bilgilerde mevcuttur.

Benim bir araştırmacı olarak ulaştığım sonuç şudur: Sabetaycı cemaatin Kapancılar kolu ağırlıklı olarak simile olmuş gibi görünse de halen Şişli terakki Lisesi’nin başında bulunan Yönetim Kurulu’nun sabetaycı kökenli üyelerinin başkanlık ettiği bir kurul tarafından cemaate ait mallar yönetilmektedir. Bu kişiler ailelerinin dini kökenlerinden de faydalanarak birtakım menfaat teminlerine gitmektedirler. Bir kamu malı olan Vakıf Üyesi oldukları halde mal bildiriminde bulunmamaktadırlar, yurtdışında bulunan servetlerini açıklamamaktadırlar, bir de sayın Can Paker gibi Tusiad başta olmak üzere bazı iş gruplarının içinde Etik Konsey üyesi gibi payeler almaktadırlar. Fakat gerçek amaçları ne olursa olsun bu kişiler sabetaycıdırlar ve Sabetay Sevi’nin itikatlerine göre yaşamaktadırlar ve hukuka ve vicdana aykırı olarak bir cemaat malına tecavüz etmektedirler.

Sabetaycı cemaatin tekrar tarihçesine dönersek;1924 Yılına kadar Sabetaycılar üç ayrı grup halinde yaşantılarını devam ettirmişlerdir. Genelde
Selanik başta olmak üzere İstanbul, İzmir, Sofya, Üsküp gibi şehirlerde küçük cemaatler halinde yaşamışlardır. 1924 mübadelesi ile birlikte Türkiye’ye getirilen islam uyruklu Osmanlı vatandaşları içinde yer almışlarıdr. Cumhuriyet Dönemi Devlet arşivlerinde sabetaycılık konusuna ilişkin belgeler bulunmamaktadır. Bu konuda ekli listede görülen yazışmalardan da anlaşılacağı üzere sabetaycların varlığını araştırıp bu konuda bilgi verebilme durumunda olan bakanlıklara yaptığım yazılı başvurular sonunda şu yanıtları aldım.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 04.08.2000 Tarih ve 17456 nolu yazısı ile, “Sabetay Düşüncesi ve İnanışı ile ilgili olarak bir vakıf ve belge kaydına raslanmadığı bildirilmiştir”. Bu noktada şunun belirtilmesi gerekiyor. 1942 de Varlık Vergisi uygulamaları sırasında “ D “ grubu olarak mütalaa edilen Türkiye’li sabetaycılardan müslümanlardan alınandan daha fazla bir vergi talep edilmişti. Kendisinden bu oranda vergi alınan aileler arasında yer alan Bezmen, Refiğ gibi aileler Şişli Terakki Lisesi’nin kurucusu olan ailelerdi. Acaba bu kişiler hangi kriterlere göre fazla vergi ödemek zorunda kalmışlardı? Yine, diyanet işleri başkanlığından da benzer bir cevap alınmıştır. Fakat kendisine başvuru yapılan Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, dilekçelerimize yanıt vermediklerinden devletin bu teşkilatlarında sabetaycılıkla ilgili belge olup olmadığını bilemiyoruz. Yüce Mahkemenizden talebimiz yargı erki yolu ile ilgili bakanlıklardan bilgi istenmesinin sağlanmasıdır. 1942’de çıkarılan Varlık Vergisi Kanunu’nun yerel tahrir komisyonlarında uygulaması sırasında sabetaycılar “ D” adı verilen özel bir grupta mütalaa edilmişlerdir.

Dönemin İstanbul Defterdarı olan
Faik Ökte “Varlık Vergisi Faciası“ isimli kitabında (Faik Ökte / Varlık Vergisi Faciası / Nebioğlu Yayınevi Tarihsiz) şunları yazıyor. “ Bu seyahatte Merkezin şifahi emriyle “ Dönmeler “ için bir D grubu ihdas edilmiştir. Bunların vergisi M grubunun iki misli olacaktı. Bunun neticesi olarak cetveller daha sıkı tarandı ve bir kısım D ler adi cetvellerden alınarak fevkalade sınıfa ithal olundu. (Sayfa 85).

Eski defterdar Ökte’nin bu sözleri devlet kayıtlarında sabetaycıılıkla ilgili belge olmadığını yazılı olarak bildiren bakanlıkların dikkatine sunulmaktadır. Sabetaycıların nasıl tespit edildikleri ve varlıklarının nasıl özel bir tarhiyat konusu yapıldığı meselesi halen tarihin bilinmeyen esrarengiz bir sayfasını oluşturmaktadır. Bilinen odur ki sabetaycılar aynı verginin mükellefi konumunda olan müslüman ve gayrımüslim unsurlardan farklı bir oranda vergiye tabii olmuşlardır. Dönemin yer alan bazı rivayetlerine göre Selanik’ten İstanbul’a getirilen nüfus defterlerinde (bunlar
Eminönü, Bakırköy, Şişli nüfüs idareleri başta olmak üzere kayıtlıdır), sabetaycı kökenli Selanikliler’in nüfus kayıtlarında “ D “ ibaresi bulunduğu iddiaları vardır. Hatta bu ibareye sahip kişlerin 1950 li yıllara kadar muvazzaf subay, savcı, hakim gibi kamu görevlerine aday olamadıkları, bu sebeple nüfus kayıtlarını başka şehirlere naklettikleri iddiları da vardır. Bu sebeple Mahkemenizin ilgili nüfus idarelerinden geçmişe ait bu kayıtları bulmalarının sağlanmasını talep etmekteyiz.

Sabetaycı cemaat üyeleri 1942 ye kadar tek parti döneminin ideologları arasında yer almışlardır. 1946 da ki Demokrat Parti hareketiyle beraber Ahmet Emin Yalman, Arif Bilgin gibi yakubi koluna mensup kişiler açıkça D.P hareketini desteklemişlerdir.Bu kişilerin o dönemde kendilerine ait olan Vatan ve Yeni Asır gibi gazetelerde yazdıkları yazılar bunun örneğini teşkil etmektedir. Sabetaycı hareket toplum içindeki tanınmışlığını 1970’lerden sonra kaybetmeye başlamıştır. Konu daha ziyade İsrael ve A.B.D başta olmak üzere bu ülkedeki bilimsel dergi ve konferanslarda işlenmiştir. Fakat bu hareketin varlığının bittiğini göstermez.

Sabetaycı hareket ondokuzuncu yüzyılın başlarından itibaren ciddi bir değişim süreci yaşamaya başlar. Cemaatler Osmanlı Devleti’nin dışa açık kapısı niteliğindeki Selanik şehrinde yaşıyor olmaları sebebi ile özellikle Fransız İhtilali sonrasında ortaya çıkan fkirlerden direkt etkilenen bir hale gelirler. Bu fikirler o zamanki cemaat liderlerini bazı yeni radikal kararlar almaya zorlamıştır. Böyle bir yapı içinde sabetaycı liderlerin en önem verdikleri husus eğitim olmaktadır. Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşacak.            

Sabetaycılar hareketin başlarından itibaren kendi okullarını kurmuşlardır. Bu okullar yolu ile dini eğitime ağırlık vermişlerdir. Fakat değişen zaman laiklik kavramının kendi içlerinde de tartışılmasına yol açmıştır. Nitekim dindar ve yaşlı kuşak ile genç kuşak arasında ciddi fikir ayrılıklarının olması kaygı verici boyutlara ulaşır.

III-ŞİŞLİ TERAKKİ LİSESİ’NİN KÖKLERİ :                                                     Online: 2  Hits insg.: 193200  Hits heute: 228

Sayın Nafiz Can Paker’in şahsıma karşı açmış olduğu davanın özellikle kendi ikametgahı olan Kadıköy semti adliyesi’nde açılmış olması dikkat çekicidir. Zira bu dava salt benim yazmış olduğum sabetaycılık yyzılarından kaynaklanmamaktadır. Bu davanın esası; yaklaşık iki yıla yakın bir zamandır İstanbul Asdliyeleri’nde devam eden bir yolsuzluk hakkındaki ceza ve tazminat davalarının bir uzantısıdır. Bu sebeple bu davaların esbabı bilinmeden şahsımın içine düşürülmek istendiği durumu tam olarak anlayabilmek mümkün değildir.

Sayın Can Paker kuruluşu 19. yy’ın sonlarında Selanik’e dayanan Terakki Mektebi’nin bugün Türkiye’de ki şekliyle Terakki Vakfı’na ait olan Şişli Terakki Lisesi’nin bağlı olduğu Terakki Vakfı’nın Genel Kurul üyesidir. Bu okulun İstanbul Teşvikiye’de bulunan 3.000 metrakelerelik alana yayılmış olan ve bu gün tamamen yıkılmış bulunan binası Sayın Paker’in de içinde yeraldığı bir grup Genel Kurul üyesi tarafından Sabah Gazetesi sahibi sabetaycı, yakubi kökenli ve hakkında Etibank yolsuzluğu nedeniyle soruşturmalar bulunan Dinç Bilgin’in ortağı Nevzat Ak’a ucuz yolla verilmek istenmiştir. Bu sebeple bu davanın da Terakki olayı ile yakın bir ilgisi vardır.

Okulun kurucusu olan, bir eğitim gönüllüsü, kendini sabetaycı harekete vakfetmiş ve bu hareketin içinde yeralmış bir din adamı olan Rabbi Şimon Zwi (Şemsi Efendi) benim de büyük büyükbabamdır. Bu sebeple onunla aynı aileden gelmem hasabiyle Terakki vakfı’nın ve mülklerinin içine düşürülmeye çalışıldığı kötü durumla yakınen ilgilenmekteyim. Bilindiği üzere Şemsi Efendi büyük Atatürk’ün de öğretmeni olmuş ve onun anılarında yer almıştır. Fakat ben Vakıf üyesi olmadığım için adli makamlarda bir dava açmam da sözkonusu olamamıştır. Bu sebeple konuyla ilgili Türk Basını’nı bilgilendirmek suretiyle bir çaba içine girdim.

Şemsi Efendi bir din adamıdır, bir hahamdır. Bu sebeple ilk anda cemaat gençlerinin rahatlıkla dini eğitim alacakları bir okul kurmayı tasarlar. Nitekim modern tarzda eğitim veren ve eğitim Tarihimize geçen Selanik’te kurulan ilk çağdaş eğitim yuvasını kurar.

Kapancılar Grubu Şemsi Efendi mektebini ilk anından itibaren desteklemişlerdir. Hatta cemaatin zengin üyeleri bunun daha da geliştirilerek köklü bir eğitim müessesesi haline getirilmesi için uğraşmışlardır. Nitekim daha sonra vakıf haline getirilen Selanik Terakki Mektebi -ki bugünkü adıyla Şişli Terakki Lisesi’dir- nin tarihçesini anlatan ve okul tarafından yayımlanan (Terakki Vakfı Şişli Terakki Lisesi’nin Dünü Bugünü Yarını 1879-1979) isimli kitapta (baskı Yılı: 1979) okulun temeli Şemsi Efendi mektebine dayandırılmaktadır.

Şemsi Efendi benim anne tarafından büyükbabamın büyükbabasıdır. Aileme ait olan eski ve tarihi cemaat belgelerinin bir bölümü de okulun kütüphanesindedir.
Okulun sabetaycı kökenli kişiler tarafından kurulduğunun diğer bir ispatı da aynı kaynakta yer alan kurucular listesinde de görülmektedir. Burada ismi geçen şu şahısların tamamı sabetaycıdır: Ahmet Kapancı , Osman İnayet, Yusuf Kapancı. Terakki Mektebi’nin Selanik’teki ilk kuruluşundan itibaren kat’i surette sabetaycı cemaate mensup olmayan kişiler bu okulun kurucuları arasına alınmamaktaydı. Bu sebeple yapılacak bir nüfus kaydı araştırmasında da kurucular arasındaki kan bağlı ve akrabalıklar da ortaya konabilecektir.
Sabetaycı cemaatin kapancılar grubu kendisini sadece okulu ile değil gündelik yaşantısı ile de diğer toplumsal gruplardan ayırmıştı. Nitekim 1931 de ki günlük gazetelerde başlayan sabetaycvılık tartışmalarının yarattığı tedirginliğe kadar sabetaycılar sadece Üsküdar’da ki Bülbülderesi mezarlığında gömülmekteydiler. Bu da yine dini bir nedene dayanmaktaydı. Yahudi dininin Tevrat’tan sonraki en önemli yazılı kaynağı olan Talmud’a göre Mesih tekrar bülbül seslerine gelecekti. Bu sebeple de sabetaycılar ihdas ettikleri özel bir mezarlıkta ölülerini kendi dini kurallarına göre gömmekteydiler. Bu sebeple okulun ilk kurucularından olup İstanbul’da ölen kişlerin mezarlarının da Bülbülderesi’nde Kapancılar grubuna mensup mezarlıkta olduğunu bilmekteyiz.

Gerekirse bu konuda yapılacak bir tespit bize bunu somut delillerle ispatlayacaktır. Yine okul tarafından yayımlanan aynı kaynağa göre, sabetaycı cemaat mensupları okulun kuruluşu sırasında Selanik’te yaşayan İtalyan teb’asına mensup Alatini Efendi isimli bir museviden de yardım istemişlerdir (bu kişi İttihat Terakki hareketine önemli yarımlarda bulunmuş bir kişidir), Alatini de bu cemaat üyelerinin de aslen musevi kökenli olmasından dolayı kendilerine yardım etmiştir. Kitabın 21. Sayfasına göre Emine Telci isimli hanım kızlar bölümünün yaptırılması için bir bina tahsis etmiştir. Bu hanım aynı zamanda Gazeteci Gülçin Telci’nin akrabası olup, okulun uzun yıllar vakıf üyeliğini yapan Halil Ali Bezmen Bey’in de kuzenidir. Bilindiği gibi Halil Ali Bezmen’in kendi ile aynı ismi taşıyan torunu ABD’de Sabetaycı olduğu için Türkiye’de baskı gördüğünü bildirmiştir. Büyük Babası olan Halil Ali Bezmen ise Şişli Terakki Lisesi Limited Şirketi’nin kurucularındandır. Kendisi gibi şirketin ortağı olan Fahri Refik Refiğ, Emin Lütfü Türel, Aziz Refik Refiğ, Dr. İbrahim Osman Güçer ve diğer tüm ortaklarda Selanik’te doğmuş sabetaycı kökenli kişlerdir.

Terakki Mektebinin bir cemaat okulu olduğunun ispatını belirleyen diğer bir noktada şudur:

3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır.

Eski CHP milletvekili, İstanbul edebiyat Fak. Öğretim üyesi ve sabetaycılıkla ilgili çalışmaları bilinen Prof. Avram Galante Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir. Kitabının 109. sayfasında geçen ifadeleri aynen alıyorum: “Türkiye dışında yaşayan dönmeler mevcuttur. Onlara Balkan ülkelerinde , Avrupa’da ve Amerika’da raslanır. Bu ülkelerin hepsinde , yaşadıkları şehrin yahudi cemaatleriyle ilişkileri olsun olmasın, bu dönmeler yahudididir.

Bu satırların bizim için önemi şudur: Şu an bu davaya konu olan Şişli Terakki Lisesi Yönetim Kurulu üyeleri sayın Can Paker, sayın İlter Turan, sayın Lütfü Paker, sayın Haluk Arığ‘ın birinci ve ikinci dereceden akrabaları olan ve Avrupa’da yaşayan insanlar bu iddianın hedefidirler. Bu kişiler yurtdışında ki işlemlerinde sabetaycı olduklarını söyleyerek bazı menfaatler temin etmektedirler, Türkiye devlet sisteminde bazı menfaatler temin etmektedirler, Halil Bezmen örneğinde olduğu gibi bunu açıkça yapmaktadırlar, ama iş Türkiye’ye gelince bir anda müslüman kimliği altına girmektedirler. İşte Şişli Terakki Lisesi’nin sabetaycı cemaat üyesi olan bu kişlerin durumunun mahkemenizce tespitini talep etmekteyim.

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı.Bu mektep adını İttihat ve Terakki Fırkasından almıştır, bir devrim merkezidir. (Yıldız Sertel / Annem İçin / YKY İstanbul 1998)

Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı olan ve on yıla yakın bir zamandır bu görevde bulunan, hakkında çıkan şaibelere karşılık hiçbir şekilde istifa etmeden görevini aynen sürdüren ve kendisine diğer cemaat üyeleri tarafından destek sağlanan Haluk Arığ isimli Yeminli Mali Müşavir bu vakfın yönetimine nasıl seçilmiştir? Ve hala nasıl onyılı aşkın bir zamandır burada hakkındaki şaibelere karşılık görev yapmaktadır? Neden diğer üyeler bu konularda en küçük bir araştırma dahi yaptırmamaktadırlar. Vakfın binasının inşaat işlerini alan sabetaycı gazete patronu Dinç Bilgin’in ortağı ve şu anda kamu arzailerinin usulsüz kullanımı ile ilgli bir davadan dolayı tutuklu bulunan Nevzat Ak‘a bu inşaatı veren sayın Arığ neden hala ortada elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır?

Sayın Ak, sayın Arığ ve sayın Bilgin Şişli Terakki Lisesi olayında bir menfaat uğruna birleşerek bir suç örgütü oluşturmuşlardır ve bir vakfın malını yağmalamışlardır. Sayın Ak ve Bilgin’in kamuoyu önündeki durumu ortadadır. Her ikisi de devlete ait malların şaibeli şekilde tassarufu ile ilgili olarak suçlanmaktadırlar. sayın Haluk Arığ, sayın Bilgin’in mali danışmanıdır. Bu olaylarda kendisi de aynı şekilde sorumludur. Konunun yargı kanalı ile araştırılması gerekmektedir. Bu sebeple okulun son on yıllık yönetim kurulu kararlarının ve tüm evraklarının mahkemenize getirilmesini talep etmekteyiz.

Terakki Vakfı bir özel vakıf olmakla beraber verdiği mezunların Türkiye’nin önemli şahsiyetleri arasında olması sebebiyle de kamuya mal olmuş bir müessesedir. Terakki Vakfı’nın mütevelli heyetinde bulunan aşağıda isimleri, yazılı olan kişiler sabetaycı cemaatin kapancılar koluna mensup ailelerden gelmektedirler.

Bir Alman Firmasının Türkiye’de üst düzey görevlisi olan sayın Nafiz Can Paker sabetaycı kökenli bir aileden gelmektedir. Bu kişinin yakın akrabalarının mezarları Üsküdar’da Bülbülderesi mezarlığında kapancılar bölümündedir. Yine aynı şekilde sayın Can Paker’in kayınbiraderi (eşinin kardeşi) olan sayın Lütfü Paker’de (Sayın Can Paker ile aynı soyadı taşımalarının nedeni akraba olmalarıdır) yine kapancılar koluna mensup olup cemaatin önde gelen kişilerinden biridir. Aynı zamanda sabetaycı aileleler tarafından kurulmuş bulunan Yeni tekstil isimli şirkette Sayın Can Paker’in hanımı Lütfü Paker’in kızkardeşi Mihriban Paker de görev almakatadır. Bu ilişkilerin yanı sıra sabetaycıların kapancılar grubunun dışında yine bir başka gruba dahil olan sayın Dinç Bilgin’in de Terakki Vakfı üzerinde görünmez bir etkisi bulunmaktadır. Yine mütevveli heyetinde yer alan Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi sayın Asaf Savaş Akat aynı zamanda Sabah Gazetesi yazarıdır. Bilindiği üzere Bilgi Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanı da Sabah Gazetesi’nin önde gelen idarecilerinden Zafer Mutlu’dur. Yine mütevelli heyeti üyesi olan Prof. İlter Turan aynı zamanda bilgi üniversitesinin de rektörüdür. Tüm bu ismi verilen kişiler aynı zamanda aralarında dostluklar olan kişlerdir ve çoğu Terakki Mektebi ile alakaları olmadığı halde bu okulun mütevelli heyetine kadar kaydı hayat şartı ile seçilmişlerdir.

Terakki Vakfı’nın mütevelli heyeti üyeleri ile ilgili olarak uzun yıllardan beridir bazı şaibeler olduğu cemaatimiz içinde bilinmekteydi. Bu konuda elde somut veriler olmaması ve en başta da Vakıf üyesi olmamam hasabi ile ne yazık ki hukuki bir yola müracaat etmem sözkonusu olmamıştır. Zaten bir cemaat okulu olması ve cemaat mensuplarının gizli yaşamayı seçmiş olmaları nedeniyle de Türkiye’de yaşayan seçkin kişilerin oluşturduğu cemaatimiz içinde yaşanan böylesine tatsız bir olayın kamuoyuna intikali konusunda hep tereddütlü davranmak zorunda kaldım.

Ancak bu iddialar öyle bir noktaya ulaştı ki yaklaşık yüz yıl önce vücuda getirilen ve tamamen bir hayır müessesesi olarak kurulan Terakki Mektebi’nin taşınmazları ile ilgili bazı iddialar ortaya atılınca bu durumda hem bir vatandaş olarak ve hem de bir cemaat mensubu olarak konuyu Türkiye basınının gündemine getirmek zorunda kaldım. Bunu yapmamın nedenlerini kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:

1- Okulun ayrılan öğretmenlerinden ve eski mezunlarından bana intikal eden bilgilere göre bazı öğrencilerin okula kura sistemi dışında bir takım menfaatler yolu ile alındıkları, başarı grafiğinin sürekli düşüş arzetmesine yol açacak şekilde yönetimin yolsuzluklarına ses çıkaran bazı öğretmenlerin okuldan uzaklaştırıldıkları neden olmaktadır.

2- Okulun Nişantaşı’nda bulunan ve değeri ancak trilyonlarla ifade edilebilen eski merkez binası binanın değerinin düşürülmesi maksadı ile on yıldan fazla bir zamandır boş tutulmaktadır. Yine cemaat içinde bana ulaşan bilgilere göre bu bina Sabah Gazetesi sahibi Dinç Bilgin’e satılmaya çalışılmaktadır. Binanın boş bırakılmasının yanı sıra okulun Levent’te bulunan merkez binasında okuyan öğrencilerden toplanan paralara karşılık bu binaya hiç bir şey yapılmaması ve olayın basına intikali sonrasında hızla böyle bir faaliyetin içine girilmesi de ayrıca dikkat çekici bir konudur. Yine burada mehkeme kayıtlarına özellikle alınmasında faydalar gördüğüm bir diğer konuda okulun Levent’te bulunan merkez binasının başka bir yere taşınılmak sureti ile boş bırakılacağı ve böylelikle aynı çıkar gruplarına teslim edileceği şeklindeki iddialardır.

Tüm bu iddialar karşısında okulun kurucusu olan kişinin soyundan gelmem ve bu cemaatin eki bir mensubu olmam nedeni ile bir program çerçevesinde yolsuzlukla mücadele etmeye karar verdim.

Bu mücadelede yaptıklarıma geçmeden evvel yayımlamış olduğum “Selanikliler ve Şişli Terakki Yolsuzluğu” isimli çalışmamda geçen bölümleri burada savunmama almak amacındayım:

Sayın Haluk Arığ’ın ilk evvelde yayımlaması gereken konu şudur:
Kendisi şu soruların yanıtlarını vermelidir:
1- Terakki Vakfı yönetim kurulunda 1980 li yıllarda görev alan üyeler sabetaycı kökenli değil midirler?

2- Şu an vakıfta görev alan aşağıdaki şahıslar Selanikli kökene mensup sabetaycı ailelerden gelmekte midirler?:
- Can Paker
- Bülent Tanla
- Lütfü Paker
(Can Paker’in kayınbiraderi)

3 Ağustos 1323 (16.08.1907) Tarihli bir kararla hıristyan ve musevi çocuklarının da aynı tenzilatla okula alınmaları karara bağlanmıştır. “ Musevi çocukları arasında lisan-ı Osmaninin tamimi zımmında yirmi nefer etfal-i museviyenin ehven ücretle mektebe kaydü kabulleri musevi cemaati namına teklif olununca” imtihanla alınacakları sınıfların “ beşinci derece yarım” ücreti ile kabulüne karar veriliyor. Görülüyor ki aslen musevi olan cemaat mensupları aynı zamanda da sadece musevi cemaatine bir takım imtiyazlar vermek sureti ile bu cemaatle ilişkilerini bir tutmaktadır. Avram Galante “Sabetaycıların Gelenekleri” isimli kitabında Türkiye dışında yaşayan sabetaycıların birer yahudi olduğunu bildirmiştir.

Şişli Terakki Lisesi bir sabetaycı okulu olarak esasında cemaat mensuplarının eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve dini tedrisat verilmesi esasına dayanmaktaydı.