|
Türkye’de , oligarşi de, düzen de, yönetenler de işte budur!.
MHP’li Halit Narin, DP’li Muvaffak İşmen, TİP’li Fatma Hikmet İşmen, CHP’li Kemal Derviş aynı aile tablosu içindedir. Türkye’de , oligarşi de, düzen de, yönetenler de işte budur!.
artık gizlemiyor. Can Yücel, Narin’in köpeğinin kendisini ısırdığını yazınca komşu olduklarını öğrenmiştik. Halit Narin’in kayınbiraderi, Ayşe Armağan’ın geçmişte yazılarında Zafer diye çok sık bahsettiği eski eşidir. Haldun Dormen – Betül Mardin’in oğlu olan Mustafa Ömer Dormen’in (ismi, dedesi Said Dormen’in babasının ismidir) eşi Ayşe Armağan’ın eski eşi Zafer Acar ithalatçı. Malikanesiyle de basında yer alıyor. Halit Narin ödemediği kredileri alırken Necati Kurmel kendisine kefil olmuş. Neceti Kurmel : Saray Halılar’ının sahibi, ‘’az kalsın Başbakan’’ Hüsamettin Özkan’ın dayısı, Ömer Lütfü Topal’ın ortağı ; ağabeyi Hakkı Kurmel, Menders’in bakanlarından. Yusuf’tan olma, Sırma’dan 1950’de Develi’de doğma. Hüsamettin Özkan’ın eşi, Çiğdem Hanım, Besteci Zeki Arif Ergin’in torunudur. Hüsamettin Özkan’ın ağabeyi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göz Anabilim Dalı Başkanı Şehirbay Özkan’dır. 250 milyon dolarlık usulsüz kredi iddiasıyla, Başbakan yardımcısı Hüsamettin Özkan’ın dünürü Prof.Dr.Erdoğan Alkin dahil Emlakbank’ın 27 eski yöneticisi gözaltına alındı. (Hürriyet, 08.01.2002 ) Şişli Terakki Lisesi 1953-1954 Mezunu, Hüseyin oğlu Prof.Dr.Hayri Erdoğan Alkin, Beşiktaş 1936 doğumlu. Oğlu Doç.Dr.Emre Alkim’le birlikte TV-8’de program yapıyordu. Hüsamettin Özkan’ın oğlu Emre Alkin aynı zamanda İMKB Başkanı Osman Birsen’in danışmanıydı. Emre Alkin Işık Lisesi mezunu. Erdoğan Alkin’in diğer oğlu da Şişli Terakki mezunudur. Hüsamettin Ökan’ın geçmişte ağabeyi meşhurdu ; ağabey Necdet Özkan Bayrampaşa Belediye Başkanı’ydı. Necdet Özkan’ın eşinin kardeşi ise çok meşhur bir isim : Orhan Aslıtürk. Naylon faturacı Orhan Aslıtürk, yurt dışına kaçan eski Şişli Belediye Başkanı, Işık Lisesi mezunu Gülay (Atığ-Aslıtürk) Çokay’la evliydi. Orhan Aslıtürk DAHA ÖNCE Altemur Kılıç’ın kızıyla evliymiş. Haldun Taner’in ilk eşi Leyla Pamir, H.Nafiz Pamir’in kızı. Nafiz Pamir de Altemur ve Gündüz Kılıç’ın babası Kılıç Ali’nin eniştesi. Kılıç Ali, Nafiz Pamir’in kız kardeşiyle evlenmiş. Altemur Kılıç’ın üvey annesi de Ayşe Kulin’in kitabını yazdığı Füreyya yani Şkir Paşa Ailesi (Halikarnas Balıkçısı vs.) . Leyla Palmir’in babası Türkiye’de jeolojiyi getiren kişi olarak biliniyor. Haldun Taner’in profesör babası devrinin çok önemli bir ismidir. Şakir Paşa Ailesi çok geniş o yüzden girmiyoruz demiştik, ama bir not düşelim. Ailenin fazla bilinmeyen üyesi İzzet Melih Devrim, Fahrünisa’ın ilk eşi ve Şirin’le Nejat’ın babasıdır. İzzet Melih, Servet-i Fünuncu olup dönemim çok zenginidir ve önemli bir yer olan Reji İdaresi’nin başındaki da kişidir. Mehmet Rauf’a her başı sıkıştığında yardım eden kişidir. Oligarşiden kimin başı sıkışsa bu şahıs yardım etmiştir. Bu şahsa yazılan mektuplar okunduğunda bu ilişkileri de anlarız. Melih Gürsoy anlatıyor : ‘’Altemur Kılıç İngiltere Kraliçesi tarafından ‘Commandor of the Victorian Order’ ve Alman Hükümeti tarafından ‘Grosse Verdient Kreuz’ nişanıyla ödüllendirilmiştir.(..) Altemur, Basın Yayın Genel Müdürlüğünü ikinci kez yaparken, 1970’li yılların başında Selçuk Yaşar İzmir’de o zamanki militan ve özel teşebbüsü savunmak için düşünülen bir derginin başına geçmesini teklif etmişti.(…) 1953 yılında İstanbul’da Devir adıyla bir dergi de yayınlanmıştı ancak pek başarılı olamamıştı. Şimdi arkasında güçlü sermaye desteğiyle daha şanslı olacağına inanıyordu. Nitekim özellikle Selçuk Yaşar’ın sağladığı büyük destekle ortaya yine Devir adlı güzel bir dergi çıkabildi. Özellikle rahmetli Ferdi Yener ve yardımcılığını kabul eden Güngör Mengi Altemur’a büyük destek olmuştu.’’ Diye özetin özeti olarak veriyor Erguvaniler adlı Kitabında Tayfun Er.. (s.130-131-132) (1) İşaretini verdiği Büyük Kulüp’ün http://www.buyukkulup.org.tr/ adresinde idari yapısı aşağıdaki şekilde verilmektedir. YÖNETİM KURULU DURAN AKBULUT (BAŞKAN) | Sanayici | MEHMET NURİ KURİŞ (2. BAŞKAN) | Ekonomist, Sanayici | MEHMET SEREN DİNÇLER (GENEL SEKRETER) | Avukat | O.TAYLAN KENDİRLİ (MUASİP ÜYE) | Ekonomist, Yönetici | MELİH TAVUKÇUOĞLU (SOSYAL TESİS SORUMLUSU) | Kimya Mühendisi | TEVFİK ALTINOK | Hazine ve Dış Ticaret E.Müsteşarı | YÜKSEL YALOVA | E.Devlet Bakanı | ATALAY ŞAHİNOĞLU | İTO Meclis Bşk.Nuh Çimento Yön.Krl.Bşk | MEHMET ÖZCAN | Sanayici-U.arası ve Anadolu Otob.Drn.Bşk. | MUSTAFA İŞCAN | Doktor Dahiliye ve Gastroent.Uzmanı | ASLAN ADIGÜZEL | İşletmeci, Asyapı Ltd.Şti. | YEDEK ÜYELER
| | | NUMAN ERDEM | Sanayici, Azim Konserve Yön.Krl.Bşk | FİGEN TANYERİ | İşletmeci, Cer metal Yön.Krl.Üyesi | MÜGE YAZGAN | Marmara Ün.yabancı Diller Gen.Koordinatör | REYHAN ŞAHİN BENZEŞ | Yönetici, APS Teks.Yön.Krl.Üyesi | BURHAN ÇAVUŞOĞLU | Sanayici, ÇBS Boya Sanayi Yönetim Kurulu Üyesi | ALPER POYRAZ | Genel Cerrah,Haydarpaşa Num.Hst. | BALOTAJ KURULU
| Org.ÇEVİK BİR (BAŞKAN) | E.Orgeneral | BEDRİ İNCE (2. BAŞKAN) | Armatör | HAŞMET OLGAÇ (AS BAŞKAN) | Kimya Mühendisi | PERVİZ ZEKİOĞLU (GENEL SEKRETER) | Sanayici, Yonca Plastik San.Yönetim Kurulu Başkanı | KOPTAGEL İLGÜN | Prof.Dr.E.Başhekim, Dekan | MİŞEL GÜLÇİÇEK | Sanayici | TURHAN SARIGÜLLE | Sanayici, İSO Meclis Başkan Yard. | SADETTİN SÜKAN | İşletmeci | HAKKI KALKAVAN | İnşaatçı, Kama İnşaat Yön.Krl.Bşk. | COŞKUN BEKAR | Gümrük Müşaviri | VEDAT BAYRAM | Sabah Gzt.Spor Yzr.İstanbul İl Spor E.Müd. | HAKAN ÖNCEL | Avukat, AB ve Rekabet Hukuku Uzmanı | BAŞAR NUHOĞLU | Sanayici | BEHRUZ VATANDOST | Sanayici, Vatan Plastik Yön.Krl.Bşk. | İSMAİL YILDIZ | Mimar, Uluslararası Nakliyeci | YEDEK ÜYELER
| MAHMUT TANYOL | Volvo Tanyol Yön.Krl.Bşk. | ELİF GÖKTAN | Bankacı | MEHMET SENA YÜCEOZ | İşadamı | HAKAN KEFOĞLU | İşletmeci, Danışman | SAMİ GÖREN | Mavi Jeans Genel Müdür Yardımcısı | DİSİPLİN KURULU
| MEHMET MOĞULTAY (BAŞKAN) | E. Sosyal, Çalışma ve Adalet Bakanı | NAZMİ AKIMAN (2. BAŞKAN) | E.Büyükelçi | ŞÜKRÜ AYTEKİN İLHAN (GENEL SEKRETER) | E.Başsavcı | Org.NECATİ ÖZGEN | E.Harp Akademileri Komutanı | EROL CİHAN | Prof.Dr. Avukat | NEZİH İŞERİ | E.Amiral, Yüksek Mühendis | İLHAN KESİCİ | Endüstri Yük.Müh.Devlet Plan.Teş.E.Müsteşarı | SEVGİ GÜMÜŞTEKİN | Avukat, THY Eski Genel Müdür Muavini | MEHMET YILDIRIM | Sanayici, İstanbul Tic.Odası E.Yön.Krl.Bşk | FİKRET ÖZTAMUR | Avukat | İLTER URAL | Hukukçu, İktisatçı, İstek Vakfı Genel Müdürü | YEDEK ÜYELER
| RUŞEN SAĞIROĞLU | E.Hakim | | | TEKİN AKMANSOY | Sanatçı,Devlet Tiyatroları E.Genel Md. | ERCÜMENT ÜNLÜ | Yüksek Mühendis, Mimar | KEREM ERTAN | Avukat | SİNAN KILIÇ | Doktor | SİCİL KURULU
| UĞURMAN YELKENCİOĞLU (BAŞKAN) | Yönetici, Tofaş E.Gen.Müdürü | YÜKSEL ERİKMEN (2. BAŞKAN) | Yönetici, İşadamı | SERDAR TEPE (GENEL SEKRETER) | Ekonomist, Nuh Çimento Gen.Md.Yrd | ADEM CEYLAN | Ekonomist | HAYDAR YANIKOĞLU | Kimya Mühendisi | YEDEK ÜYELER
| SAMİ BEHAR | Sanayici | HANDE YILMAZ | Sanayici, Giray A.Ş.Yön.Krl.Üyesi | IŞIK SEYRAN | Ekonomist, Migros Gen.Md.Paz.Md. | DENETLEME KURULU
| ENGİN BERKER (BAŞKAN) | Yeminli Mali Müşavir | KADİR BOY | İstanbul E.Defterdarı | EROL PELİSTER | Yeminli Mali Müşavir | YEDEK ÜYELER
| HALUK DEMİRTOPUZ | Mali Müşavir | MEHMET VODİNA | Yeminli Mali Müşavir | İBRAHİM ÇEHRELİ | Ekonomist, Turizmci, |
Aynı adreste kısa tarihi verilmektedir : BÜYÜK KULÜP DERNEĞİ ( Cercle d'Orient) KISA TARİHÇESİ 1882 yılında İngiliz Elçisi Sir ALFRED SANDISON tarafından başlatılan çalışmalar sonucu: diplomat, yönetici ve iş adamlarından oluşan 30 kurucu üyenin sosyal amaçlarla kurdukları ( CERCL’E a’PERA ) adlı kulüp 1884 yılında ( CERCL’E d’ORIENT) adını almıştır. 19 mart 1882 tarihi Kurucular Toplantısında Baron De Hirsehfeld, başkanlığında teşekkül etmiş olan 9 kişilik Yönetim Kurulu 1884 yılına kadar toplantılarını muhtelif sefarethanelerde yapmıştır. Aynı yıl Abraham Paşa tarafından mimar Valloairi’ye yaptırılan Beyoğlu’ndaki binaya geçilmiştir. Binanın tefrişinde İngiliz, Fransız ve Osmanlıya ait aksesuarlar ve eşyalar kullanılmıştır. 1930 yılında Alaiyeli Mahmut Bey’in teklifi üzerine toplantı tutanakları Türkçe ve Fransızca olarak düzenlenmeye başlanmıştır. Bu yerde bir asıra yakın mevcudiyetini sürdüren kulüp, her yönü ile cemiyet hayatına, ve diğer sosyal kulüplere örnek teşkil etmiştir. Karar Defterlerinde 1882 yılından bugüne kadar yapılan Genel Kurul toplantıları ile Yönetim Kurulu toplantıları tutanakları mevcuttur. Toplumumuzun tarihindeki en büyük bunalımların ve değişmelerin yaşandığı sürecin tanığı olan kulübümüz aynı zamanda bu olaylarda rol üstlenmekle birlikte, üyelerinin bunlara fiilen katıldığı bir cemiyet olmuştur. Laik ve Demokratik Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu güne kadar siyasilerin ve yüksek bürokratların, ayrıca bilim, sanat ve iş dünyasının büyük şahşiyetlerinin başkanlık yaptığı kulübümüzde üye sayısı 6000’e ulaşmıştır. Aynı kulüp hakkında; forum sitesinde çok ilginç ve ihtiyatla karşılanması gereken bilgiler olduğu gibi aşağıdaki adresten alınmıştır….Yorumu ise okurlara bırakılmıştır… Kaynak Adresi: http://www.turkforum.net/showthread.php?t=184511 Gerçek Kurtlar Vadisi'inde Sebataycıların yönetici, mafya konumundaki altdakilerin günah keçisi, sıradan işçi olduğunu pek az insan farkedebiliyor. Soner Yalçın ' Efendi' adlı kitabını boşyere yazmadı. Bu kitap; çifte dinle ve kimlikle yaşadıkları için su yüzüne bugüne kadar çıkamayan, hain, dönek damgası yemekten korkan ülkemizin gerçek yöneticileri Sebataycıların, Türkiye'nin AB'ne bağlanan umutlarıyla paralel su yüzüne çıkma girişimidir. Bu vitrini hazırlamak Yalçın'ın deyimiyle ' dincilere' bırakılamazdı. Artık herkes onlardan saygı ve korku ile bahsetmeliydi; şapka çıkarmalıydı. Yalçın'ın gayretkeşliği bu yüzdendi. '20. yüzyılda Yahudiler iki devlet kurdu biri Türkiye, diğeri İsrail'dir' diyen Sebataycıların ülkemizde kurduğu gerçek Kurtlar Vadisi'ni okumaya hazır olun... Derin devlet konusunda 'Milli Stratejik Konsept' adlı bir kitap yazan ve Çevik Bir tarafından mahkemeye verilip beraat eden eski MİTci akademisyen dostum Doç. Dr. Nurallah Aydın'ın anlattıkları aslında 'off the record' idi. Artık yazmak zorundayım. 33. dereceden mason olan Süleyman Demirel'in en önemli özelliği MİT'de Aydın gibilerle sivil yapılanma kurabilmesiydi. Demirelle birlikte Aydında tasfiye edildi; zaten anlattıkları intikam içindi. Sebataycıların 'bizdendi' diye sahiplendiği Atatürk, mason localarını kapatmıştı ve komunist yapılanmalarına göz açtırmamıştı. Selanik'ten ülkemize getirdiği çoğunluğu yüksek eğitimli ve paralı Sebataycıların Türkiye cumhuriyeti ve inkilaplarının çekirdek kadrosu olduğu doğru bile olsa Atatürk'ün ucu dışarıda olan yapılanmalara soğuk yaklaştığı inkar edilemez. Zaten Türkiye'nin gerçek Kurtlar Vadisi, Atatürk'ün ölümünden sonra TL'ye resmini bastıracak kadar hoyratlaşan İsmet İnönü'nün hediyesidir. Eşi Mevhibe Sebataycıdır aynen Bülent Ecevit'in eşi Rahşan gibi. SebataycıYakup Kadri, Halide Edip, Fatih Rıfkı Atay, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçiler den bugüne geldiğimizde bu entellektüel misyonu taşıyan Orhan Pamuk gibi kalemler, bizi hep bizden uzaklaştırdı. Bir yandan kültürel yozlaşma bir yandan asıl güçlerini barındıran iş dünyasıyla ortaklaşa ülkemizi sömürdüler. Siyaseti onlar belirledi ve ek olarak medya-mafya-asker-bürokrat bağlantılarını kullanarak demokrasimizin acı tarihine düşen dört askeri darbeyi onlar fişekledi. Nurallah Aydın'ın dilinden işte müthiş gerçekler: Derin devlete alnı secdeye değeni almazlar. Hiyerarşik bir yapılanmaya sahip gizli örgütlenme 4000 kişiden oluşur. İş adamı, gazeteci, asker, akademisyen hepsi saygın güya laik Kemalist büyük bir gizli örgüttür. Askerler sanıldığı gibi Konsey'de çoğu zaman başkan değildir, üyedir. Emekli olduktan sonra büyük holdinglerde danışman sıfatıyla yüksek maaşa bağlananları araştırırsanız kimler olduğunu bulursunuz. ( Korkmaz Yiğit'in danışmanı Güven Erkaya ve Cavit Çağlar-Hayyam Garipoğlu'nun danışmanı Teoman Koman, Fenerbahçe Cumhuriyet'inden Atilla Kıyat gibi F.A.) 28 Şubat irticaya karşı mücadele değil İstanbul dükalığına karşı ekonomik mücadele başlatan Anadolu kaplanlarını kafese sokma darbesidir. 5000 şirketin önü yeşil sermaye diye kesilmiştir. Bu grupların gazeteleri, derin devletin 28 Şubat operasyonunda provakyonculuk yapmıştır. 28 Şubatla derin devlet, askerleri kullanarak Anadolu Kaplanı denilen ülkenin gerçek sahibi dindar kesimleri sindirmiş, Sebataycı sermayeyi rahatlatmıştır. Derin devletin liberal gazeteleri Hürriyet, Milliyet; sol eli Cumhuriyet kirli tettikçi sol eli Aydınlık, kirli sağ eli ise kendileri bilmesede Akit-Vakittir. Derin devletin gazetecileri tetikçilik yapar, ancak Uğur Mumcu gibi ileri gittiği için kalemi kırılanlarda olur. Bir dönem Sebataycı Güneri Civaoğlu parlatılır, bir dönem Ertuğrul Özkök, Emin Çölaşan, Fatih Altaylı tetikçilik yapar. 28 Şubatda olduğu gibi bir dönem gelir Sebataycı Dinç Bilgin'in gazetesi Sabah'ın manşetlerini Sebataycı Çevik Bir sabah veya öğle toplantılarına katılarak atar. Hürrüyet ve Akit'in bazı manşetleri taraflarından hazırlanır; biri gerer, diğeri tetiği çeker. Ülkücülere 1980 sonrası mafya görevi verilir ve yurtdışında suikastlar, darbeler ihale edilir. MİT'in derin adamları onları gizli operasyonlarda kullandığı için mutludur; ellerini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak istihbarat yaparlar. Sebataycılar, hoşlanmadıkları Mehmet Eymür-Hiram Abbas ikilisinden Mehmet Ağar- Şengal Atasağun ikilisine bayrağı darbe ile devrederek yeni bir sayfa açarlar. Bu nedenle Susurluk'ta Abdullah Çatlı, daha sonra Yeşil tasfiye edilir; kullanılan eski tetikçiler Oral Çelik, Abdullah Argun artık yetim kalmıştır; vatanı için çalıştığını sanan aşırı heyacanlı sonuçta hep kullanılarak paçavra gibi bir kenara atılmışlardır. Oysa bir dönem kara ticaret onlarla yürütülürdü, ancak nedense cepleri hep boştur. Mehmet Ağar, geleceğin parlayan gülüdür. Ülkenin bankaları hortumlanırken gürültü çıkartırlar ve dikkatleri başka tarafa çekerler. Bankaları hortumlayanların çoğu Sebataycıdır ve derin devletin bilgisi dahilinde olmuştur. Eğer derin devletin mafya kasası, tefeci Yahudi Nesim Malki öldürüldüğünde İsrail'in 2 milyar doları kaybolmamış olsaydı, Kurtlar Vadisi bu denli karışmayacaktı. Mossad seri suikastlarla tahsilata başlamasa idi ne Türkbank skandalı ortaya çıkar, nede bankaların hortumlandığını kavrayabilirdik. Çakıcı- Yiğit- Mesut Yılmaz-Güneş Taner bağlantıları saçılırdı. Mossad, para derdine kendi ayağını vurmuştu. Bu ülkenin 50 milyar dolarını bankalarda batıranların arkasında gizli bir örgüt yapılanması aranmalıydı. Derin devletin haberi olmadan bu kadar soygun yapılamazdı. Bazılarına göre bu gizli örgütün adı Ergenekondur. Diğer tanımıyla NATO üyesi ülkelerde CIA tarafından kurdurulmuş Gladio. Yalnız tek farkı Mossad'ın katkılarıyla örgütlenme Sebataycı eksenli Masonik bir temelde gelişmişti. Çıkarları için sağ el veya sol el farketmiyordu. Logosunun yanında 50 yıldır takiyye yaparak ' Türkiye Türklerindir' diyen gazete medyadaki ana üsleriydi; dolayısıyla Koç Grubu'nun çıkarları Türkiye'nin çıkarlarından önce geliyor. Kemalizm ve laiklik oyuncaklarıyla Sebataycı örgütlenmeye karşı çıkanlar yok ediliyor veya sindiriliyor. Bir ahtapot gibi kolları olan bu örgütün ülkemizdeki yasal adı 'CIRCLE D’ORIENT'- 'Büyük Klüp. İngilizce isminde geçen ' Circle' aynı zamanda Tapınakcıların yurtdışındaki yayın organının ismidir. Siyonizm, Sabataycılar ve Tapınak Şövelyeleri arasındaki gizli bağlantı Siyonist Tapınağı Tarikatı'na kadar uzanır. Üstadı azamlarının ünvanı ' Denizci'dir. Güven Erkaya'nın bir dönem başkanlığını yürütmesi sadece eski Deniz Kuvvetleri Komutanı olmasından kaynaklanmamaktaydı. Emekli deniz oramiralı ve 12 Eylül sonrası başbakanlık yapan Bülent Ulusu, uzun süre Büyük Klüp'ün başkanlığını yürüttü, halen üyedir. Onun döneminde üye olan meşhurlar arasında babasından misyonu devralan Mehmet Ağar ve Beşiktaş'ın efsanevi başkanı Süleyman Seba sayılabilir. Hakkındaki onca delile rağmen beraat ettirilir. Çakıcı, bu ülkede devletin adamı olarak derin devlete çalışan en derin adamdır. Konuşursa alem karışır. Bu nedenle devlet eliyle kaçırılır. Sinan Engin sadece talimatı yerine getirmiştir. İngilizcesiyle "MORAL REARMAMENT-MR", Türkçesiyle "MANEVI CİHAZLANMA TEŞKİLATI" nın kökleri dışardadır. Tapınakcıların, zuhruna vesile oldukları Protestan mezhebinin bağlısı (Lutheryan) Amerikan Pastor’u Frank Buchman tarafından, 1929’da "Oxford Group" olarak tesis edilir. Buchman daha sonra, İngilterede EVANJELİK olur; yani Bush oğlu Bush’un, "Yeni Dünya Düzencileri"nin mezhebine duhul eder!.. Bu derneğin Türkiye şubesi Beyoglu’ndadır. Hatta oranın bir sokağında, "Asmalı Mescid vardır; aynı sokakta, "B’NAI B’RITH-AHDİN KARDEŞLERİ" teşkilatı, "FAKİRLERİ KORUMA DERNEĞİ" adı altında faaliyet göstermektedirler. İşte bu sokakta, "MANEVİ CİHAZLANMA TEŞKİLATI" da faaliyete başlar. "Toplum faydasına dernekler" listesinde olup, vergiden muaf ve üste "bütçe"den para da alan bu -bu iki- derneğin kurucu başkanu, Prof. Dr. FAHRETTİN KERİM GÖKAY'dır... 33. dereceden mason olan bu adamın, Göztepe-İstasyon durağındaki köşkü teşkilatın toplantı yeri idi; şimdi dikkat, bir başka toplantı yeri ise İSMAİL AĞAR’ın, Kadıköy’deki köşkü... Bu adam, 60 ihtilalinde idam edilen F. R. Zorlu’nun da akrabası ve Ayasofya'nın Ortadoks ibadetine açılmasını istiyor. Heybeliada'daki Ruhbani okulunun açılmasıyla istekleri durulmayacak. Bu teşkilatın bir diğer üyesi ise, HAZIM ATIF KUYUCAK;bu adam, "Supreme Konsul'de Türküye Masonlarını temsil eden iki kişiden biri; diğeri de "Ceza"cı meşhur dönme Sahir Erman...Celal Bayar, Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, İ. Sabri Çağlayangil, bunun "altında" olan adamlar... Bu "Manevi Cihazlanma Teşkilatı"nın bütün üyeleri aynı zamanda 'Büyük Klüp'ün üyeleri... Bu BÜYÜK KLÜB’e kimler üye... Gündüz Kılıç, Bülent Ulusu, Cevher Özden (Banker Kastelli) Ali Rıza Çarmıklı, A. Emin Yalman, (Tek Dünya Fikrini Yayma Cemiyeti"ni dahi kurmuştur.), Ömer Çavuşoğlu, -kardeşi- Nazlı Ilıcak ve kocası Kemal Ilıcak, Nejat Eczacıbaşı, Sabri Ruso, Duran Kalkan, (99’a kadar 13 sene başkanlığını yapmış), Çetin Emeç, Ahmet Fevzi Ellialtıoğlu (devşirme, babalarından biri Yeniçeri Ocağının "56. Ortası"na mensub), Sadettin Bilgiç, Gazanfer İlge, Atalay Coşkunoğlu, Yuda Leon Cukran, Mehmet Emin Karamehmetler, Ümit Aslan Utku, Nejat Tümer (emekli Oramiral), Enver Necdet Egeran (Muhteşem Salomon’a "Mason değildir" belgesi veren TPAO’nun yıllarca başında oturmuş adam) Başaran Ulusoy, Selçuk Maruflu, (ANAP’lı, "Arı Grubu", "Finans Klüp" ve "Mülkiyeliler Birliği" üyesi, DPT ve Eximbank’ta uzun süre çalıştı.) Raif Dinçkök, Adem Ceylan (meşhur Ceylan Holdingin "para işlerine" bakan üyesi, bu aile eski İstanbul Emniyet Mdr. Hasan Özdemir ile eski Mly. Bkn. Masum Türker’i parmaklarında oynatırlar ve "iş" takibi yaptırırlardı) Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Şerif Egeli vesaire... Hafızanızı tazeleyeyim, Büyük Külüp’ün ismi, "Susurluk" meselesinde de geçmiş, hatta Başkanı Duran Kalkan gizlice giderek ifade bile vermişti. Derin devletin iki Yalçın’ını (Küçük ve Soner’i) Sebataycılarla ilgili yazdıkları kitaplarda "maksatlı" bulmamın sebebi, "Geyik" muhabbeti ile kulaklarına üflenen malumatları "deve" yapmaları ve bu sayede de Kemalist Oligarşi’nin hayatta kalması için "saf Müslüman avına" çıkmaları... Büyük Külüp’ün 2003 tarihli yönetim listesini isteyenlere gönderebilirim. Bunun temininde İstanbul Sevi’nin (Sandal’daki) katkısımevcut, müteşekkirim. "BÜYÜK KÜLÜP" İDARI HEYETI YÖNETİM KURULU: BAŞKAN: DURAN AKBULUT Sanayici, GÜNDÜZ KAPTANOĞLU Armatör, Türk Armatörler Birliği Koop. Bşk. ERCAN TARGAY Bankacı, TEVFİK ALTINOK Hazine ve Dış Ticaret Eski Müsteşarı, M. OKAN OGUZ Sanayici, İhracatcı (TİM Eski Başkanı), RIDVAN KARTAL Avukat, Ekonomist, Armatör YAĞIZ DAĞLI Hukukcu, Uluslararası Av. Birliği Yön. Kur. Üy., ERGUN EREZ İnş. Müteahhidi, FERİDUN PEHLİVAN 19. ve 20. dönem Bursa Milletvekili, MEHMET ÖZCAN Sanayici, NURİ BAYLAR İşadamı YEDEK UYELER: PERVİZ ZEKIOĞLU Sanayici, O. TAYLAN KENDİRLİ Ekonomist, ÇETİN YENTUR Bankacı, İNAN ŞEFKATLİOĞLU Sigortacı, HANDE YILMAZ İhracatcı, MURAT NUMAN ERDEM Ekonomist, NEVHAN GÜNDÜZ Işletmeci BALOTAJ KURULU: ALİ RIZA ÖZKAN Sanayici, METİN SELÇUK Bankacı, Halkbank Eski Gn. Md. Yard., AHMET MALAZ Sanayici, MEHMET SEREN DİNÇLER Avukat, AHMET BEDRİ İNCE Armatör, KOPTAGEL İLGÜN Prof. Dr. Eski Başhekim, SELCUK GÖKÇE İhracatcı, HASMET OLGAÇ Kimya Mühendisi, MELİH TAVUKCUOĞLU Müteahhit, RIZA DEDEHAYIR İşadamı, AHMET ÖZBİLGE Yönetici, ADEM CEYLAN Sanayici, MİŞEL GÜLÇİCEK Sanayici, BURHAN SARGIN İşadamı, UGURMAN YELKENCİOĞLU Yönetici, Tofaş Eski Gen. Md. http://sonsaniye.net/yazioku.aspx?id=593 (Forum sitesinde alıntı adresi verilen bu adrese bakıldığında artık bu yazı görülmemektedir.) Yeri gelmişken Nurullah Aydın Kimdir kısaca ; Nurullah Aydın (1954 - .... ) 1954 yılında Erzurum'da doğan Nurullah Aydın, 1982'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1983-1990 yılları arasında Erzurum, Tokat, Artova, Zile, Demirözü, Digor ve Tuzluca'da hâkimlik, Boyabat ve Sivas'ta savcılık yaptı. Aydın, Aralık 1990’da görevinden istifa etti. Avrupa'da devlet, bürokrasi ve yargıya ilişkin çeşitli incelemelerde bulundu. 1991'de Sabah Gazetesi'nin Ankara Bürosu’nda gazeteciliğe başladı. Zirve Gazetesi Genel Yayın Koordinatörlüğü yaptı. 1992 yılında akademisyen, bürokrat ve işadamı arkadaşları ile birlikte iç ve dış konularda stratejik politika çalışması yapan ‘Demokratik Atılım Grubu'nu kurdu. 1996 yılında DYP Büyük Kongresi'nde genel başkanlığa adaylığını koyan Nurullah Aydın, 1993 yılından beri Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde İletişim Hukuku öğretim görevlisi. Kariyeri; - Erzurum Hakim-Savcı Adaylığı,
- Tokat, Artova ve Zile’de Hakimlik,
- Boyabat ve Sivas’ta Savcılık,
- Demirözü (Bayburt), Digor ve Tuzluca’da (Kars) Hakimlik,
- Ankara Mimar Kemal Lisesinde Tarih Öğretmenliği,
- Sabah Gazetesi Ankara Bürosunda, Gazetecilik,
- Ankara Zirve Gazetesinde Genel Yayın Koordinatörlüğü,
- Sivas Demirçelik A.Ş.’ nde Müşavirlik, Teftiş Kurulu Başkanlığı,
- STF Holding, Strateji Danışmanı
- G.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü Öğretim Görevlisi. (1993’den itibaren)
- G.Ü. Tapu Kadastro Meslek Yüksek Okulu Öğretim Görevlisi
- Ankara Ticaret Odası Başkanlık Strateji Danışmanı
- Ankara Başkent Televizyonu: Türkiye’nin Yol Haritası Programı
Yapımcılık ve sunuculuk
Aldığı Ödül - Parlamento dergisinden 2004 yılı ‘Yılın en iyi basın ödülü’
BİLİMSEL ÇALIŞMALARI A. Kitapları; - Podyum (Politika Bilim ve Teknoloji Çağında Yeni Yönelmeler) Ankara, 1992, 304 sayfa,.Lale ofset,
- Herşey Türkiye İçin, Milli Stratejik Konsept, (4 Baskı) Ankara, 2000, XIII+ 244+ (16) sayfa, Sözcü Yayınları.
- Cumhuriyetin 80.yıl anısına, Yeni Yüzyıl İçin Ulusal Stratejiler, Ankara, 2003, XIV+473 sayfa, Atlas Yayıncılık.
B. Makaleleri; - ‘Anayasallaşmanın Tarihsel Gelişimi, Özellikleri ve Sınırları’, Demokrasi Gündemi, 1994, sayı 18, s. 33-36, Türk Demokrasi Vakfı Bülteni.
- ‘Başyazılar’, Strateji Dergisi, Ağustos 2002, sayı 1 ve devamı
- ‘İnsan Hakları Eğitim Programı’ (G.Ü. Rektörlük İstemi)
- ‘Balkan İşbirliği Süreci Çerçevesinde Türkiye’nin İzlemesi Gereken Strateji Konusunda Değerlendirme ve Görüş’ (G.Ü. Rektörlük İstemi)
- Hukuk, adalet ve yargı konusunda bir çok dergi ve gazetede inceleme yazıları
- Birçok gazete ve dergide ‘Yönetim, siyaset, bürokrasi ve uluslararası ilişkiler’ konularında demeç ve röportajlar
C. Yayına Hazırlanan Kitapları; - Kamu Yönetimi (Ders Notları)
- Ceza Hukuku (Ders Notları)
- Televizyon Hukuku
- Metin Yazarlığı
- Stratejik İletişim
- Stratejik düşünme
- Avrasya stratejik bir Gelecek mi?
- Türkiye’nin Bölgesel ve Küresel bir Güç Olması İçin
- Prangalar: Türkiye - Avrupa Birliği İlişkileri
- ABD-Türkiye Stratejik Ortaklık mı Stratejik Yedek Kuvvet mi?
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=3028 Sonuç ise basitti Tayfun ER’in dediklerine katılmamak mümkün değil; MHP’li Halit Narin, DP’li Muvaffak İşmen, TİP’li Fatma Hikmet İşmen, CHP’li Kemal Derviş aynı aile tablosu içindedir. Türkye’de , oligarşi de, düzen de, yönetenler de işte budur!.
( Cercle d'Orient) Hakkında kısa bir araştırma yapınca şu bilgilere ulaşılmaktadır: Adres: http://www.obarsiv.com/guncel_vct_2003_cengizc.html ‘’ Mason locası kayıtlarında da 1863'te Vallauri'nin İtalyanca rituelin sürdürüldüğü locada kayıtlı olduğunu ve oraya devam ettiğini görüyoruz. Ayrıca İstanbul'daki İtalyan Derneği “Societa Operaia” üyesidir. Kitabe bulunan yapılarından Decugis evi cephesinde ismi Vallauri biçiminde yazılıdır.’’ ‘’ İstanbul'da bildiğimiz 25 yapısı olan Vallauri'nin bu yapılarından bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Mimarlık eğitimini de verdiği, ilk yapısı olan Sanayi-i Nefise Mektebi; 1884'te inşa ettiği, İstiklal Caddesi'nin en geniş cepheli yapılarından olan ve çevre özelliklerine uygun kâgir malzemeyle inşa edilmiş Cercle d'Orient binası; Oryantalizan bir yaklaşımla tasarlanmış Bahçekapı'daki 1887 tarihli Hidayet Camii; 1892 tarihli ön ve arka cepheleri birbirinden tamamen farklı karakterlerde tasarlanmış Osmanlı bankası binası; dönemin, müze mimarisinin neogrek olması gerektiği yönündeki anlayışından hareketle tasarlanmış Arkeoloji Müzesi binası; 1892-1893'te Orient Ekspres'in yolcularını misafir etmek üzere inşa edilen Pera Palas Oteli; bir Levanten aile için konut olarak inşa edilen, cephe tasarımının yine ustaca çözümlendiği Meşrutiyet Caddesi'ndeki Degucis Evi günümüzde Galata Antik Otel; Raimondo d'Aronco'yla beraber yaptıkları, temelde ikisinin ayrı ayrı özgün anlayışlarından farklı olan, Haydarpaşa'daki Tıbbiye binası; 1896 tarihli Union Française binası; daha sonra içi tamamen değiştirilmiş olan Tokatlıyan Oteli; Osmanlı mimarlık geleneğini tekrar yakalayıp kurgulamaya çalışan, tasarımlarına dahil eden 1897 tarihli Düyun-ı Umumiye binası; ahşap malzemeyle yapılmış ve ulusal mimari elemanlarını içinde barındıran bir sivil mimari örneği olan Cemil Topuzlu köşkü ve yine tamamen ahşap malzemenin kullanıldığı, Bağlarbaşı'ndaki Mecip Efendi köşkü..’’ Başka bir kaynakta ise aynı Kulüp hakkında çok ilginç bir saptama var ; http://cihanhakimiyeti.blogcu.com/2514788 ‘’Yalçın Küçük ise bakın ne demiş; Yeniden seçilen!.. Evet, Büyük Klüb'e Duran Akbulut yeniden seçildi ve Yağız Dağlı, kaybetti. Buna da geleceğiz. Şimdi teoremleri sıralıyorum. Bir: Her Büyük Klüp üyesi mason değildir, belki eşantiyon misli mason olmayanlar da var. Ancak,Büyük Klüp, Cercle d'Orient, içlerine kadınları da üye olarak aldıkları, masonizmin açık örgütüdür. İki: Her mason, sabetayist değildir. Ancak masonizmin yönetcileri sabetayisttirler. Masonizm, sabetayizmin cephe örgütüdür. Bu teoreme göre hem Kaya Paşakay'ın ve hem de Asım Ak'in Hoca'nın sabetayist olduklarını düşünebiliyoruz. Ama sadece düşünüyorum. Üç: Ak'ı ayrı yazmaya ak-istlerden sonra bir de mason başının çok önem verdiğini bulmuş oluyoruz. Masonluk Türkiye'de Yahudiliğin ve Sabetayizmin cephe örgütüdür. Büyük Kulüp ise masonluğun açık yüzüdür.Bunların üçünü birbirinden ayırt edemeyiz. Masonların hepsi İbrani asıllıdır, diyemeyiz, birkaç tane Elen vardır, birkaç tane Ermeni asıllı vardır, birkaç tane Türk-Müslüman vardır. Ama masonlukla sabetayizm çok büyük ölçüde aynıdır, demekte de hiçbir sakınca yoktur. Tabi sabetayizmin dışında varolan Yahudilerimiz de hem masonik örgütte ve hem de Büyük Klüp'te varlar.’’ Bir başka kaynakta ise aynı Kulüp hakkında çok ilginç bir saptama var ; http://www.aksiyon.com.tr/yazdir.php?id=14957 Rafıne zevkler dünyası Sayı: 264 - 25.12.1999 | Harun Odabaşı - Giyinişleri farklı, paylaştıkları mekanları farklı, konuşmaları farklı, zevk alma biçimleri farklı... Sosyete tarihi belki insanlık tarihi kadar eski ve etkileyici. Çekici, özenti dolu, rafine zevklerin, daha fazlasının, hazza dayalı arzuların en geniş yaşandığı alem. Onlar ayrı bir sınıf, bir klan, farklı bir tür. Kendi aralarında kız alıp verirler. O eski Yeşilçam filmlerinde gördüğünüz zengin kız fakir oğlan edebiyatı millete tatlı rüya görmesi için söylenmiş büyük bir yalandan ibaret. Bir tamirci veya bir şarkıcı parçasının ‘patronun kızı’ ile evlenmesi imkansızdır! Onların kendilerine has ‘çok özel’ kuralları vardır. Kendilerini çok iyi korurlar. Halkla aralarına kalın ve aşılmaz duvarlar örmüşlerdir. Aynı mekanı paylaşmak statülerine uygun düşmediği için halkın arasında hiç/pek görülmezler. Çok seçkin ve ancak kendi sınıflarından insanların katıldığı davetlerde bir araya gelirler. Onların arasına girmek için sadece zengin olmak yetmez. Para şarttır ama onun yanında etkileyici bir kültür ve estetik altyapıya sahip olmanız, tarifi pek yapılamayan bir hayat tadını etrafınıza salgılamanız gerekir. Sosyetenin yukarıda anlattığım özellikleri sakın ola onları eleştirmek için söylenmiş ifadeler olarak anlaşılmasın. İçe kapanık bir hayat yaşayan sosyetenin genlerinde olan karakteristik özelliklerdir bunlar. Sosyete gerçeğini, özellikle Türk sosyetesini masaya yatırırken onları göklere çıkarma ya da yerin dibine gömme gibi bir önyargı içinde değiliz. Zira tarihin her diliminde, mekanın her parçasında —ki buna İslam toplumları da dahil— rastlanabilecek sosyolojik bir katmanın tahlilini yapmaya çalıştık. Analizlerimiz elbette olacak. Ama bu kantarın topuzunun olmamasından kaynaklanıyor! Sosyetenin tarihsel arka planı nedir? Sosyete—iktidar ilişkisi hangi frekanslarda kurulur? Sosyetemiz kimlerden oluşur? Sosyeteye girmenin yolları? Sosyeteye girmenin tek yolu para mıdır? Birçok insanın zannettiği gibi, sosyete gerçekten sefahat âlemlerinin yaşandığı, kimin elinin kimin cebinde olduğunun bilinmediği, uçlarda yaşanan bir entrikalar dünyası mı gibi sorulara da cevap bulmaya çalıştık... İfade ettiğimiz gibi sosyete herşeyden önce sosyolojik bir vakıa. Onun ortaya çıkmasını sağlayan ve doğal sayılması gereken toplumsal dinamikler var. Sosyete’yi farklılaşma isteği oluşturuyor. Sosyete çok insani bir duygudan ortaya çıkıyor: Farklılaşma isteği. Belli bir eğitim ve gelir seviyesinin üstünde olan insanlar belli bir sosyal statü içerisinde kendilerini diğerlerinden farklılaştırıyor. Kendine göre bir sosyal statü ortaya çıkıyor. Böylece toplumun bir kesimi, diğerlerinden –ana gövdeye göre– farklılaşıyor. İngilizlerin ‘one up’ dedikleri daima genel kitleden ‘bir fazlası’nı yaşama ve ortaya koyma dürtüleri var. ‘Ben ondan daha iyiyim’ diyor. Sosyolojik anlamda sosyete, belli bir sosyal hayatı olan, diğerlerinden ayrışmış seçkin bir topluluk olarak tanımlanabilir. Bu anlamda bütün kültürlerde böyle bir sosyete var. Küçük bir köy ortamında bile, köyün ağası, zengin toprak sahiplerinin ve onların ailelerinin bir araya gelip oluşturduğu mekan ilkel mânâda bir sosyete. Eski kabilelerde de bunlara rastlanıyor. Toplum kendi içinde böyle bir hiyerarşik düzen oluşturuyor. Ortadan yukarıya doğru çıktıkça, ya da siyasi gücün merkezine yaklaştıkça sosyete süzme insanların bir araya geldiği bir topluluk olarak beliriyor. Ortaçağ Avrupa’sındaki sosyetenin batılı terminolojideki ‘sınıflaşma’ ile doğrudan ilişkili. Aristokrasi, derebeyler, toprak sahipleri, kont, şövalye hep üst sınıfı ifade eden, halktan kopuk terimler. Bunların içinde zamanla tüccar sınıfın ürettiği burjuvazi denilen bir sınıf teşekkül ediyor. Bugün sözünü ettiğimiz sosyetenin kökeni büyük ölçüde burjuvazi ile ilintili. Burjuvazinin alışkanlıkları, kendisinin ürettiği oturma biçimleri, mekanı kullanma biçimleri yüzyıllar boyu Avrupa aristokrasisi tarafından kabul görmedi. Fakat sınai ve ticari kapitalizmin gelişmesi ve aristokrasinin zamanla ortadan kalkması ile ‘burjuvazi yaşam biçimi’ ortaçağ sosyetesinin yerini aldı. Sosyetenin ortaya çıkması aynı zamanda yeni bir kamusal alanın ortaya çıkmasına neden oldu. Yeni bir haberleşme ve iletişim biçimi, yeni bir buluşma vasatı ortaya çıktı. Eskinin sosyetesinin yaşam biçimi bugünkü batılı yaşam biçimininin de temellerini oluşturuyor. Yani sosyeteyi sosyete yapan mekanı kullanma biçimi, yeme içme ve eğlenme tarzı şimdilerde Avrupa’nın orta gelirli bir ailesi tarafından da gerçekleştirilebiliyor. Toplumun genelindeki gelir seviyesi artışı sosyete ile ana gövde arasındaki farkları ortadan kaldırdı. Bu durum Batı’da bütün bütün sosyeteyi ortadan kaldırmıyor. Hâlâ aristokrat genlerinde muhafazakârlıklarından ve seçkinliğinden hiçbirşey kaybetmemiş aileler yok değil. Başka kanallarda da sosyete farklılığını ortaya koymak için daha uç noktalara (etik açıdan) tırmanma yoluna gidilebiliyor. Farklı olma arzusunun sınırı yok... Prof. Dr. Nilüfer Göle, Batı’da jet—set diye adlandırılan sosyetenin geleneklerine bağlı, ağırbaşlı, muhafazakar bir tabakası olduğunu söylüyor. Çocuklarını kaliteli ve dini içeriği olan okullarda okutan ve medyaya olur olmadık konularda malzeme olmayan bu kesimin dışında paparazzilere malzeme olan daha aşağıda oluşmuş başka bir sosyete grubunun da olduğuna dikkat çeken Göle, ancak bunlarla jet—set arasında kesin bir ayrımın olduğunu vurguluyor. Sosyete—İktidar ilişkisi Sosyete ile siyasi iktidar arasında birebir ilişki gözleniyor. Osmanlı’da sosyete saray ve çevresinde, Batı ülkelerinde krallar ve etrafındaki insanlar, Eski Mısır’da firavunlar ve çevresinde oluştuğu gibi sosyetenin ortaya çıkmasında siyasi gücün büyük etkisi var. Türkiye Cumhuriyeti’nde de bundan farklı olmadı. Ama bu zaman zaman kopukluğa uğruyor, zaman zaman da çok fazlalaşıyor. Atatürk döneminde çok var. Atatürk’ün ve Demokrat partinin kendilerine özgü bir sosyetesi var. Atatürk adeta kendi sosyetesini sıfırdan oluşturuyor. Ortaya çıkardığı milli zenginlerle yeni bir burjuva sınıfını teşekkül ettiriyor. Demokrat Parti—Adnan Menderes döneminde de yeni bir sosyete sınıfı oluşuyor. Bu açıdan Turgut Özal’ın da bir sosyetesi var. Papatya ismi ile ünlenen bu grubun oluşumunda Semra Özal’ın etkisi çok büyük. Özal döneminde sosyete doruğa çıkıyor. Ama halk partisinin (İnönü’nün) ve AP’nin (Demirel’in) bir sosyetesi yok. İnönü’nün etrafında elbette işadamları ve bürokrat sınıf var, ama lafını edeceğimiz çapta değil. Hem ‘halk partisinin sosyetesi olmaz’ mantığı hem de dönemin yokluk yıllarına rastlaması ile gösterişten uzak yıllar yaşanıyor. Ayrıca İnönü’nün Atatürk’te görünen öncü tarzı, böyle bir arayışı da yok. İnönü, bir asker olduğu için, asker disiplini içerisinde ve mütevazı yaşamayı tercih ediyor. Sosyete biraz da iktidarın başındaki insanla alâkalı bir durum. Atatürk çok renkli bir kişilik, zengin bir kültürel yelpazesi var. Fransızca bilmesi ve Fransız kültürüne âşinalığı ona çok şeyler katmış. Süleyman Demirel ise belki de kişiliği ve eşi Nazmiye Hanım’ın da ve vizyonundaki farklılık sebebi ile önemli denecek bir sosyete kitlesini oluşturdu. Turgut Özal da Malatya’da yetişmiş bir insan olmasına rağmen Türk sosyetesine damgasını vuruyor. Karısının da teşvikiyle etrafında önemli bir sosyete kitlesi oluşturuyor. O dönemde Klips’lere, Hafta Sonu dergilerine en önemli malzemeyi veren bu kesim. Özal’ın tıpkı Atatürk gibi sıfırdan bir sosyete ortaya çıkartması bir realite. Adını duymadığımız yepyeni isimlerden oluşan bir sosyete bu. Geçmiş sosyeteye nazire yaparcasına Hasbahçe’de düzenlediği partiler hâlâ hâfızalarda. Bu bir yaşama isteği, bir standart. Altını çizmek gerekir ki özde Özal muhafazakâr bir çizgide, ama belki de Semra Özal’ın büyük teşviki ile böyle bir çizgi oluşturuyor. Osmanlı özentisini Hasbahçe’deki Osmanlı kıyafetleri ile ortaya koydular. Hızlarını alamıyorlardı, daha görkemli bir sosyete özlemi içerisindelerdi. Her iktidarın sosyetesi kendine... Osmanlı, Atatürk, Menderes ve Özal sosyetelerinde dikkati çeken bir ortak özellik de sosyete—iktidar ilişkilerinde sosyeteyi oluşturan iktidarın seviyesi sosyetenin seviyesini belirliyor. Örneğin Atatürk kendi sosyetesini oluştururken saray sosyetesinin öncü isimlerini yanına almamış, onlar da zaten Atatürk’e pek sıcak bakmamışlar. Zira saray sosyetesi, Atatürk’ün ahfadının ünlü olmaması, adı sanı duyulmamış bir askerin üstlerine çıkmasını ilk başlarda sindiremiyor. Atatürk de kontrol edip yönlendirebileceği bir elit tabaka oluşturmayı tercih ediyor. Özal sosyetesinde de aynı durum göze çarpıyor. Semra Özal eğer Osmanlı, Atatürk ve Menderes döneminden gelen sosyeteyi yanına alsaydı, komik olurdu. Özallar kendilerinin başı olacağı bir sosyete yaratmaya kalktılar. Bunun için de birtakım eli yüzü düzgün, iş hayatında başarılı olabilecek yapıda isimler seçtiler. Ve onları destekleyerek kendi sosyetelerini yarattılar. Özal sosyetesinin en büyük ismi Semra—Selim Edez’di. Özal’dan önce Edez diye bir şey yoktu. Özal geleneği olmayan bir sosyete yarattı ama ihtişamı ile de tarihe geçecek bir ışıltı ortaya koydu. Rıfat Ababay sosyetenin bu yönüne değinirken şekerci ustası örneğini veriyor. “Şekerci ustası yanına bir kalfa alacaksa kendisini aşmış bir insanı almaz. Alt seviyeden birisini alır. Özal ve Atatürk sosyetesinde bu durum göze çarpar. Demokrat sosyetesinin ayrı bir özelliği Atatürk sosyetesinin bir devamı olması. Yani yerden bitme değil” diyor. ‘Renkli Gecelerin Renkli Simaları’ Halk nezdinde sosyete kavramı dejenere olmuştur. Bugün halkın dilinde sosyete diye geçinenlerin çoğu sosyetenin s’si bile olamazlar! Bugün magazin dergilerinde ve sosyete haberleri yaptığını iddia eden televizyon programlarında Hülya Avşar, Sibel Can, Seda Sayan, İbrahim Tatlıses ve İsmail Türüt gibi isimlerden sosyete olarak bahsediliyor. Halbuki bu isimleri gerçek sosyete kapıdan içeri almaz. Bu açıdan onlara farklı bir isim bulmak lazım. Mesela ‘Renkli Gecelerin Renkli Simaları’ diyebiliriz. 1999’un yaz ayında Paşa Disco’nun açılışına yüzlerce insan geliyor. Bir sürü manken, ismini duymadığımız çapkın erkekler, iş adamları orada. Şimdi bunlara sosyete demek sosyeteyi temsil eden ailelere hakaret kabul edilir! Onlar ile, Koç, Eczacıbaşı, Sabancı, Dinçkök ya da Sadıkoğlu ailelerini aynı kefeye koyamayız. Bugün Türk sosyetesi var mı? Bu sorunun cevabı bakış açısına göre değişir, hem var hem yok denebilir. Özellikle yeni yetme zenginlerin ortaya çıkması ile ki bu 1980’li yıllarda yoğunlaşıyor. Geleneği olmayan, köklü ailelere mensubiyeti olmayan kişilerin elit sosyetenin takıldığı lokanta, disko ve eğlence yerlerinde görünmeye başlaması ‘gerçek sosyete’nin toplu mekanlardan elini eteğini çekmesine yol açtı. Klips, Hafta Sonu, Alem gibi sosyete dergilerinde bu nereden çıktığı belli olmayan aileler ve mankenlerle yan yana fotoğraflarının görünmesine içerleyen sosyete medyadan da uzak durmayı tercih etmeye başladı. ‘O sosyete, bu değil’ diyoruz. Peki sosyete ne ister? Öyle matematik kuralları yok. Göreceli birtakım kavramlarla ifade edebiliriz. Sosyete zarafet ister, nereden geliyorsun, kimin ahfadısın, hangi aileye mensupsun sorularına yine bilinen ailelerin isimleri ile cevap vermek ister. Tabir—i diğerle Türkiye’de gerçek sosyete 2—3 bin aile anlamına geliyor. Hatta bu birkaç bin ailenin içinde en tepedeki 100 aileyi daha ayrı bir katmanda değerlendirebiliriz. Bunların dışında ‘sonradan görmelerin’ sosyeteye girmesi oldukça zordur, yer yer imkansızdır. Fakat bugün cebinde parası olan ve sosyete dergisi olduğunu iddia eden dergilerde boy gösterenler sosyete olduğunu zannedebiliyorlar. ‘Son Mohikanlar’ Kavram kargaşasını ortadan kaldırmak için sosyeteyi kategorilere ayırmak gerekebilir. Birinci sınıf sosyete, ikinci sınıf sosyete diye. Bir A grubu sosyete var: Hakikaten azmetmiş, hakikaten zarif, hakikaten şık, evinde verdiği davet ile, oturması kalkması ile hemen farkedilmeyi başarmış insanlar. Türkiye’de gerçek sosyetenin son temsilcileridir bunlar. Son Mohikan gibi onlar da gidince sosyete de bitecek. Piyasa, geleneği olmayan ‘türedi sosyeteye’ kalacak. Bu gelişmeyi kabuk değiştirme ve bayrağı teslim etme şeklinde de değerlendirmek mümkün. Nostaljinin her zaman tadı olduğu için geçmiş zaman sosyetesi yine ‘hey gidi günler’ serzenişi ile yad edilecek... Anadolu’da türeyen zengin aileler var ama bunların sosyete içerisine girmesi çok kolay değil. Örneğin Ceylan ailesi var, ama otoriteler(!) onları sosyete olarak kabul etmiyor. Korkmaz Yiğit zengindir, gece hayatında ismi geçer ama sosyete değildir, sıradan bir insandır sosyete için. Hatta gerçekten yaşanmış bir hadise anlatılır: Anadolu’dan bir adam geliyor İstanbul’a. Çok parası var. Antika işi yapan birisine diyor ki ‘Benim halim vaktim yerinde, ben artık İstanbul’dayım, davetler ziyafetler, vereyim de beni bu sosyetenin içine sok.’ O da ‘olur’ diyor. Onun menajerliğini yapar gibi sosyeteden isimlerle onu tanıştırmış. Şimdi bu insana sosyete ancak kıs kıs gülüyor. Hatta biraz da zorlu uğraşının bir netice vermeyeceğini bilerek bu adam acıyarak bakıyorlar. Sosyete olmak isterken sosyeteye sos olanlar hiç de az değildir.... Rafine zevkler diyarı Kamuoyunun en fazla merak ettiği konulardan birisi de sosyetenin 24 saati. Sosyete ne yer, ne içer, geceleleri nerede eğlenir? Marjinal ve uçlarda süren bir yaşamları mı vardır? Hatta daha da ileri giderek jigoloları, grup seksleri, metresleri, lezbiyenlikleri, kokain partileri olan bir avuç insan mıdır bunlar? İnceleme gösterdi ki gerçek sosyetenin ana karakterini yukarıda bahsettiğimiz marjinal özellikler oluşturmuyor. Genelde düzgün ve dedikodudan uzak, saygın bir yaşam sürmek idealleri. Ancak maddi refahın üst seviyede ve bağlayıcı manevi değerlerin alt seviyede olduğu sosyetede her türlü marjinalliği görmek de mümkün. Önemli bir kuralı var bu işin: ‘Canın çekiyorsa her türlü uç zevkleri yapabilirsin ama yakalanmayacaksın, deşifre olmayacaksın’. Sayfalara aktaramayacağımız uç ilişkilerin örnekleri var. Ama bunların büyük çoğunluğu fısıltı şeklinde aralarında dolaşır, kamuoyuna sızdırılmamasına itina gösterilir... Ana çizgi muhafakardır ama Batı’da olduğu gibi şimdilerde yeni nesil sosyete çocukları daha özgür tavırlar sergilemeyi tercih ediyor. Sözün özü sosyete halktan kopuk ama dominant karakteri uçlarda yaşamak değil. Kuralları katı. Değişik eğlence biçimlerini daha ziyade sosyete özentisi olanlar yapıyor. Ne demek istediğimi anladınız sanırım. Özal sosyetesi sosyeteyi dejenere etti Özal sosyetesi hakkında söylenmesi gereken bir özelliği de getirdiği dejenerasyon ve sulandırma. Belki birtakım çevrelerin de aşırı yüklenmesi ile Özal sosyetesi o kadar mizahi hale geldi ki, papatyalar, zeytinyağlı papatya türünden dokundurmalarla inanılmaz bir seviye kaybı yaşandı. Bir yönü ile görgüsüzlükleri, dejenere durumları, Semra Hanım’ın etrafındaki odaklanışları, Semra Hanım’ın halleri Türk burjuvazisine çok prestij kaybettirdi. O süreçte de gerçek sosyete piyasadan çekildi zaten. Örneğin Koç eskiden Hilton otelinin Şadırvan bahçesinde davet verirken bugün artık evinde veriyor. Türedi zenginler sırf hava atmak için havlucusu, tekstilcisi bir yere gidince 8 tane koruma ile gidiyor. Bunu argo tabiri ile hava atmak, desinler için, ‘falanca bey geliyor çekilin’ demek için yaparlar. Ama Rahmi Koç’un bir tane koruması yok, şoförü arabasını kullanıyor. Tek başına davetlere katılıyor. Hava atma hevesi yok. Sosyetenin en önemli özelliklerinden birisi de yaşadığı hayatı içine sindirmiş olmasıdır. Sosyete kendi arasında eğlenir ve evlenir Sosyetenin kendi aralarında kız alıp vermesi bir kural gibi. Alt seviyeden bir ismin sosyeteye dahil olması adeta imkansız. Araştırmamız binlerce evlilikten iki tane örnek bulmamızla neticelendi. Erol Aksoy’un eşi İnci Aksoy. İnci Aksoy bir dönemlerin ünlü mankeni idi. Erol Bey ile evlendi ama mesafeyi çok çabuk kapadı ve kendisini kabul ettirdi. Şık, zarif ve falsosu olmayan bir hanım, eğitimi zaten vardı. Bir de Peynir Kralı Taciroğlu’na gelin giden manken Nedret Kızılçalı. Güzelliğinin yanında aklını da kullanabilen ve dönüşümü başaran tutunabiliyor. Başka bir örnek bulmak için çok uğraşmak gerek. Yani sosyetenin kendi içindeki dayanışması belki başka gruplar içinde görülmeyecek seviyede kuvvetli. Sosyeteye girmek öyle kolay değil. Birşeyler yapman gerekir, örneğin bir levantenle evlenmek gibi. Kadir Has ailesi bugün sosyetenin içindedir. Kadir Has Kayserili yani taşralı. Normal şartlar altında sosyete insanı değil. Ama Kandilli ailesine mensup Rezzan Hanım ile evlendi. Rezzan Hanım sosyeteye dahil, yani birisinin parası ile diğerinin sülalesi dengeliyor durumu. Bu formül sosyeteye girmek isteyenlerin kullanmak istedikleri ve yer yer kullanıp başarılı oldukları bir formül. Sosyeteye girmek isteyenlere duyurulur! Sosyete ve din Sosyetenin eğlenme ve yaşama biçimini etkileyecek ölçüde bir dini yok. Yani yaşadığı ülkenin dini (Türkiye için Müslümanlıktan söz ediyoruz) sosyete üzerinde hiç etkili değil. Belki sorulduğunda Müslümanım, Hıristiyanım ya da Museviyim diyeceklerdir ama bu folklorik seviyede bir mensubiyet. Koç ailesi, Bezmenler, Kamhi, Eczacıbaşı, Sadıkoğlu, Cerrahoğlu, Simavi, Mermerci, Benardate aileleri tamamen birbirleri ile kaynaşmış ailelerdir. Görünürde inandıkları değerler açısından farklı imiş gibi dursalar da, özde birbirlerine benzeyen ortak bir yaşam biçimleri oluşmuştur. Bu açıdan bohem ve Batılı eğlenme tarzını benimsemiş bir zevk biçimini takip ederler. Ali Bulaç, Cumhuriyet sosyetesinin kökü ve geleneği olmayan taklitçi bir yapı arzettiğini savunuyor: “Osmanlı saray sosyetesi Bizans, Mısır medeniyetlerinden büyük ölçüde etkileniyor. Örneğin haremlik ve selamlığı Bizans’tan alıyorlar ama dansı ya da içkili eğlenmeyi almıyorlar. Dinleri buna mani. Etkileşim var ama eleyerek, inançlarına adapte ederek bunu yapıyorlar. Cumhuriyet sosyetesinde tamamı ile Batı’yı bohem yönleri de dahil transfer etme çabası var.” Cumhuriyet Osmanlı’nın bir devamı olmasına rağmen asıl saray ortadan kalktığı ve başkent değiştiği için, boş, çorak bir mekana, Ankara’ya kültürün köklerini sokmak öyle kolay olmuyor. Bunlar gelenekle olur ama Ankara yepyeni bir hayal şehir. Bir ütopyadan hareket edilerek kurulmuş. Seküler bir kent olarak tasarlanıyor. Bizans’ın, Osmanlı’nın ve Mısır’ın hiçbir etkisi yok. Doğrudan doğruya Batı. Batının da sadece biçimini aktarmakta başarılı olabiliyor. Bunun için Halk Evleri kuruluyor. Cumhuriyetin seçkin insanları buralarda bir araya gelip balolar tertip edip, dans ediyor. Jakoben bir mantıkla halkı kendilerine benzetmeye çalışırlar. Ama halk buna katılmıyor. Çünkü bu yapılanlar onun genlerinden getirdiği bir şey değil, ona çok yabancı. Halk bildiğini okuyor. Kendi toplantısında Fuzuli’yi okuyor. Düğününü, sünnetini eski bildik şekilde yapıyor. Cumhuriyet sosyetesi halka inmiyor, toplumsallaşmıyor. Ankara’yı öylesine seçkin ve Batı standardında bir şehir tasarlamışlar ki bir dönem çarıklı, sarıklı insanları şehre sokmuyorlar. Mabedsiz bir şehir. Camisi, mescidi olmayan bir şehir. Nüfus arttıkça, göçler oldukça bu korumacılık devam edemiyor tabii. Batı’da bugün anladığımız manada sosyete sanayileşmeye bağlı burjuvazi ve onun yaşam tarzı ile ortaya çıkıyor. Peki Osmanlı ve Türkiye sosyetesinin çıkış noktaları, özellikleri ve dominant yönleri neler? Batı ile karşılaştırıldığında gelenekleri var mıdır yoksa taklide dayalı nevzuhur bir kesim midir? Sosyete ve masonluk Klips dergisi eski genel yayın yönetmeni Rıfat Ababay Osmanlı dönemi sosyetesinin en belirgin özelliğini masonluk olarak belirliyor. Sosyete olup da mason olmayan yok gibi. Masonluğu reddedenlerin içinde belki en önemli örnek Şeyhülislam Cemil Molla. Bütün ısrarlara rağmen asla mason olmadı. Masonluğa son derece karşı çıktı. Neden mason olmadığını hiçbir zaman oğluna dahi anlatmadı ama ‘Ben Şeyhülislamım mason olmam’ deyip kestirip attı. Ama o dönemde masonluk ayrı bir sosyete güruhu oluşturuyor. Uzun yıllar masonluk ile sosyete arasında organik bir bağ devam ediyor ama bugün yok. Atatürk sosyetesinde masonluk belirgin bir özellik değil. Ama Demokrat Parti döneminde masonluk yine belirleyici bir kriter. Saray sosyetesi Türk sosyetesini anlamak için Osmanlı’daki sosyete anlayışını irdelemek zorunluluk. Çünkü genç cumhuriyetin yaşam tarzını Saray sosyetesi büyük ölçüde etkiliyor. Ve bugün Türkiye’deki sosyeteye mensub olan ailelerin büyük çoğunluğunun kökleri Osmanlı’ya kadar uzanıyor. Ababay, Osmanlı’nın sosyetesinin miladını padişahın Topkapı Sarayı’nı terketmesi ile beraber başlatıyor. Ababay, “Fatih Sultan Mehmet döneminde sosyete benzeri alışkanlıkları ve kullandıkları mekanı farklılaştırmış bir elit kesime rastlamak mümkün değil. Fatih’in etrafındakilere sosyete dersek haksızlık ve insafsızlık yapmış oluruz. Ekabir vardı denebilir ama sosyete yoktu. Saray sosyetesinin ana mekanları Beylerbeyi Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı.” diyor. Osmanlı’da bir ‘mavi kan’, yani İngiltere’de yüzyıllardan bu yana babadan oğula geçen bir asalet zinciri yok. Mavi kan olmayışının en büyük göstergesi Osmanlı bitince saray çevresine ait aristokrasi de yok olmuş, padişah soyu dahi tu kaka edilmiş. Osmanlı döneminde saray, padişah, padişahın yakınları ve padişahın çevresi sosyeteyi oluşturuyor. Tanzimat—ı Evvel, Tanzimat—ı Sâni Osmanlı’daki saray hayatını nitelikleri ve farklılıkları gözönünde tutulduğunda Tanzimattan önce ve Tanzimattan sonra diye iki bölümde inceleyebilir. Tanzimata kadar saray dominant değerlerini (İslami değerler) koruyarak bir etkileşim yaşarken Tanzimattan sonra bu tamamen ve topyekûn taklitçiliğe bürünüyor. Hatta o dönemdeki taklitçilik yer yer öylesine ilkesizleşir ki Sebilürreşat’ta o dönemin önemli bir isminin ‘Avrupa’nın teknolojisini almak yetmez. Avrupa’nın dışkısı da kutsaldır, dışkısına kadar almalıyız’ dediği nakledilir. Osmanlı Sarayı en önemli etkiyi Bizanstan alıyor, ardından Mısır sarayı geliyor. Hatta Osmanlı, Mısır sarayından o kadar etkileniyor ki, bu dönemden sonra bir israf, bir depdebe başlıyor. Hatta Osmanlı’da sosyal düzenin bozulmasına Mısır en önemli sebep olarak gösterilir. Cumhuriyetteki Batılılaşma salgını gibi birşey. Osmanlı saray kültüründeki etkilenme sonrasında ortaya çıkan sosyete orijinal değil ama taklit de değil. Ali Bulaç’a göre zaten hiçbir kültür orijinal olamaz. Diğer bütün kültürlerden ektilenmeden sıfırdan ortaya çıkmış bir kültür yok. Bir kültür mutlaka başka bir kültürden etkileniyor. Osmanlı da bu üç kanaldan etkileniyor fakat ilginç bir sentez meydana getiriyor. Tanzimat dönemi ve sonrasını devre dışı bırakırsak, bu üç etkileşme arasında bir sentez var. Batının etkisi henüz yoğun değil. Ama Venedik ve İtalya etkisi var. Tanzimata kadar Osmanlı dominant değerlerini muhafaza edip diğer bütün kültürlerden etki alırken, Tanzimattan sonra ise yani devletin resmi Batılılaşma kararını almasından sonra diğer kültürlerin etkisi azalıyor. Batının etkisi artıyor. Batı etkisi dendiğinde Fransa anlaşılmalı, biraz da İngiltere. Kadın erkek ilişkilerinden idari yapıya kadar hep Fransız etkisi var. Cercle d’Orient diye bir yer Osmanlı sosyetesinin buluşma yeri Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient’tir. (İnci Profiterol’ün üstü). Geçiyordum da uğrayayım deyip kapısından girilen bir yer değil. Kayıtlı üye olmak tek başına büyük prestij. Padişah da Cercle d’Orient üyesi. Osmanlı yıkıldıktan sonra d’Orient, Büyük Kulüp ismini alarak varlığını devam ettiriyor. Bu kulüp dönemin sosyetesine damgasını vuruyor. Üyelerin çoğunluğu azınlık, yönetim kurulu başkanı İngiltere sefiri. Tüm diplomatlar bu kulübün üyesi. Ondokuzuncu yüzyıldan kalma Cercle d’Orient sosyetenin sevdiği bir adres. Osmanlı döneminde de vezirler kulübü değil miydi zaten Cercle d’Orient! Esrarengiz bir mekan: Mario Sera Saray sosyetesinin sonu. Balkan Savaşı ve arkasından gelen bozgun, Çanakkale Savaşı gibi milletin moralini bozan hadiselerin yaşandığı dönemde Mario Sera adlı uyanık bir şahıs İtalya’dan Türkiye’ye geliyor. Sessiz sedasız o yokluk döneminde, insanların bir dilim ekmeğin peşinde olduğu bir zamanda Yıldız Sarayı Şale Köşkü’nde (Dağ evi) bir kumarhane açıyor. Padişah’ın yakın çevresi burada. Ve burası çok şık bir yer. Öyle isteyen giremiyor. Şık salonları, görkemli restoranı ve ruletten barakaya, tüm oyunların döndüğü masaları ile gerçek sosyetenin cirit attığı bir gizli dünya oluşturuluyor. Açık büfeler, türlü türlü yemekler var. Dışarda insanlar yemek sıkıntısı çekerken Mario Sera yurt dışından havyar bile getirtiyor. Zamanla sosyetenin toplanma adresi burası oluyor. Kadınların kumar merakı hayret verici. 1920’li yıllar. Sadece kumar değil, şıklık orada sürüyor, sohbetler orada yapılıyor. İstanbul’un varlıklı azınlıkları da buradalar. Çoğu tüccar. Aralarında Pera Caddesi’nin ünlü mağazalarının sahipleri, Galata Bankerleri de var. Cumhuriyet’in Mustafa Kemal döneminin kendilerine neler getireceğini merak ediyorlar. Diken üstündeler. Eğlenmek, düşünmemek istiyorlar. Zaten öteden beri sosyetenin içindeler. Mario Sera’nın diğer konukları ya müşterileri ya da dostları. Mario Sera bu varlıklı ailelerin tüm birikimlerini yavaş yavaş eritiyor, kendi hanesine yazıyor. Daha sonra Merio Sera’dan ve yaptıklarından Atatürk’ün haberi oluyor. Mario Sera Atatürk’ün emri ile bir gecede sınır dışı edildi, kumarhane sessiz sedasız kapatıldı. Nedeni açıktı; Mario Sera hanedanın kalıntılarını biraraya toplamakla kalmıyor, morali bozuk, gelir düzeyi mahvolmuş bu Osmanlı sosyetesinin mensuplarını soyuyordu. Saray çevresindeki sosyetenin dağılışı Mario Sera’nın Atatürk tarafından kovulmasına denk düşüyor. Saray sosyetesinin sonu bu kumarhane oluyor. Cumhuriyet Sosyetesi Atatürk kelimenin tam anlamı ile Batı adamı olması, hem kıyafeti, şıklığı, davranışları ile, düşüncesi ile ayrı bir çığır açıyor. Saray sosyetesi bitiyor ama bu sefer Atatürk kendi sosyetesini oluşturmaya başlıyor. Pera Palas’taki vals yapan, dans eden fotoğrafları, onun çevresinde oluşan Ruşen Eşref’ler, Halit Ziya’lar. Safiya Ayla’ların, Müzeyyen Senar’ların şarkı söylediği Pera Palas’taki büyük düğünler. Devrin kaliteli isimleri bir arada. İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Nevzat Tandoğan, Fethi Okyar, Altemur Kılıç’ın babası Ali Kılıç, Kazım Özalp, Teoman Özalp. Demokrat Parti’nin Maliye Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun kayın babası Tevfik Rüştü Aras vardı. Atatürk İstanbul’a geliyor ve bu çevreyi oluşturuyor. Onlar da Atatürk’e gelinceye kadar sosyete tanımayan insanlar. Onların birçoğu asker. Rıfat Ababay bu gruba Atatürk sosyetesi demeyi uygun görüyor ve ekliyor: “Atatürk’ün çevresinde yeni bir seçkinler grubu oluşuyor. Atatürk’ün çevresi ile Saray çevresi arasında hiçbir benzerlik yok. İsim benzerliği bile yok. Farklı insanlar. Belki uzaktan yakından ilgileri olabilir ama birebir ilişki hiç kurulamaz. Bu tamamı ile farklı bir sosyete” diyor. Hatta saray sosyetesindeki gayri—müslim ve levanten ağırlığına baktığımızd. AKSİYON - HAFTALIK HABER DERGİSİ – www.aksiyon.com.tr |