|
En kötü duygulardan biri başkasının adına utanmaktır. Üstelik bu Mehmet Şevket Eygi gibi namlı bir kiralık katil kalem olsa bile utanıyorum. Kanlı Pazar’ı yaşım gereği hatırlamıyorum ancak Kanlı Pazar’ı tezgahlayanların başında gelenlerin Mehmet Şevket Eygi olduğunu okuyunca, acaba söylenenler abartma mı, yakıştırma mı diye merak edip, söylenenlerin doğruluğunu kendi yorumumla anlamak için Eygi’nin o günlerde yazdığı bütün yazıları bulup okudum. 6-7 Eylül için gazetelerde nasıl tezgah hazırlandıysa aynısını bu kez Eygi yapmış. O yazıların tümünü buraya aktarabilirim. Ancak, mesele sadece bu yazılarla katillere saldırı emri verilmesi, ABD’ye karşı çıkan bir avuç insanın, bıçaklarla, sopalarla, zincirlerle saldırıya uğraması ve iki devrimci işçinin (Ali Turgut Aykaç ve Duran Erdoğan) öldürülmesi değildir. Kanlı Pazar sonrası Mehmet Şevket Eygi’nin bankadaki hesabına yatırılan yüklü miktarda para vardır. Bu banka hesap numarasını, yatırılan parayı hepsini bulup yazabilirim. Bunlar bilinmeyen şeyler değil zaten. Eygi, hem çok önemli bilgiyi, akrabalık bilgisini intihal ediyor ama daha da önemlisi bunca zamandır, bizim kendi aramızda da tartıştığımız, 1926 idamları ve 1961 idamları konusunda benim -doğru ya da yanlış- orijinal tezimi kendisinmiş gibi sunuyor. Dikkatli ve kitap okuyan birisi bu akrabalığı çözebilir, şimdiye kadar yazan olmamış gerçi, ya da Menderes Ailesi’ni tanıyor olabilir oradan bilebilir, ama 1926 ve 1961 için benim tezimi söylemesi başka bir şey. Bu bir çıkarım, yorum, bir tez doğru ya da yanlış bu bilgiden öte bir şey. Ben aylarca İzmir Suikasti için çalışırken sadece akrabalık ilişkileri için çalışmadım. Bizim gibi insanların kafasındaki soru olan "madem hepsi Sabetaycı o zaman neden asıldılar, kim kimi astı" sorusuna cevap aramak için çalıştım. Akrabalık bağları sonuçta çok önemli olsa bile ayrıntıdır daha önemlisi bir olguya cevap verebilmektir. Bunun bir adım ötesi daha vardır : Karakaşlar ile Kapancılar arasındaki çekişmenin elbette Osman Baba dolayısıyla olmayacağı, tarihe böyle bakmanın idealizm olacağı, indirgemecilikten kaçınmak gerektiğini, hiç bir olgunun tek boyutlu olmadığını hatırlayarak Karakaşların o dönemde hangi çıkar grubunu temsil ettiğini, bunun karşısında Kapancıların hangi çıkar grubunun temsilcisi olduğunu da söylemek gerekir. Asılanlar Karakaş oldukları için asılmadılar, asılan Karakaşlar şu sınıfın, zümrenin, iç ve dış dinamiklerin temsilcisiydiler, asanlar ise şu şu şu demek gerekir. Bunun adı da tarihsel materyalizmdir. Ya da bir başka deyişle, 1926’nın ve 1961’in şimdiye kadar hiç yazılmamış çok önemli bir boyutu da budur diye hiç yazılmamış bir tarihsel perspektif. Artı, yine hiç yazılmamış, söylenmemiş bir tez daha var : Yakubilerin, Kapancılara karşı Karakaşların safında yer aldıkları. Doğru da olabilir yanlış da, bu tamamen bir çıkarım, yorum, tez. Cemaatten tek bir kişiyle görüşmüş değilim, bilgi almış değilim, bunları bana ne söyleyen var ne de bu tezleri ima eden, yazan birileri var. Bunlar sadece akraba bağlarını bilmekle çıkarılacak şeyler değildir. Matemaik öğretmeni ile matematikçi arasındaki farka benzer. Matematik öğretmeni, ideal anlamda iyi bir matematik öğretmeni çok iyi matematik bilir, matematik bilgisi vardır ama matematikçi değildir. Bir matematikçinin de matematik öğretmeni olacağı garanti değildir. Bunları kendimle kıyaslamak için yazmıyorum. İğneyle kuyu kazmaya çalışan, sonuçlara ulaşmya çalışan birisiyim.
Değerli Şükrü Bey için Nasname’de yazdığım yazıda bir yeni bilgi ve asıl bir başka iddialı şey daha söylüyorum, BJK, GS ve FB takımlarının nasıl kurulduğu hakkında yazdım. Ancak Eygi henüz orayı görmemiş
Mehmet Şevket Eygi, Menderes hakkında yazdığım yazılardan aklında kalan şekliyle intihal etti önce ve Eygi hala Berin Menderes, Dr. Nazım’ın yeğenidir diye yalan, yanlış yazıyor; bu yanlış bilginin nasıl dolandığını biliyorum ama yazmak için zahmete değmez.. Şimdi Eygi’ye nasıl da tarih bilgisi (!) olduğunu yutturacak, nasıl da araştırmacı(!) olduğunu gösterecek ayrıntı vereyim: Berin Menderes, Dr. Nazım’ın yeğeni değildir. Dr. Nazım’ın eşi Makbule Hanım, Berin Menderes’in … şey nesiydi ya, hay Allah unutmuşum…. Oysa ben bu ailenin bütün bağlarını parça parça birleştirerek çıkarmıştım. (Bunu ukalalık olarak değil latife olarak yorumlayınız lütfen) Bak şimdi, bir okuyucu sorsa ya da birisi otorite olarak tv’lerde boy gösterirken, "iyi de ben Adnan Menderes’in, Berin Menderes ile akrabalığını tam anlayamadım" dese, ne diyecek, evet akrabalar ispatladım ama akrabalığın nasıl olduğunu biri sorsa ne diyecek? Buzağı yalamış şekilde taradığı saçları diken diken mi olacak, yoksa habire yaladığı dudaklarını mı ısıracak? Dolma Akıl ile Koyma Akıl arasındaki fark, bilenle biliyormuş gibi yapan, bulanla çalan arasındaki fark burada ortaya çıkar. İntihal dünyanın her yerinde suç ve ayıptır. Dünyanın her yerinde bilimsel saygınlığın ölçüsü de bir yazıya, kişiye yapılan atıftır.
Devrimci katili olmayan, Kanlı Pazar’da ABD’ye karşı çıkanları öldürüp sonra da Dolmabahçe Rıhtımı’nda ABD Donanması’nı kıble edinip namaz kılan, merak eden bu namaz faslının fotoğraflarını çeşitli kaynaklarda bulabilir, olmadıktan sonra bugüne kadar kim ne bilgi istediyse, yazılarımın dışında ayrıca bilgi isteyen herkese de verdim. Bir teşekkürden başka bir şey de beklemedim. Bugüne kadar maddi-manevi çabalarımın karşılığında en çok küfür aldım karşılığında. Ben sosyalistim, maddi-manevi bir çıkar karşılığı bilgiyi saklamayı çok ayıp sayarım. Kimseyle ne rekabetim va ne de yarışım. Herkesin yolu açık olsun. Ancak Eygi gibilerine de EDEP YA HU demek gerekiyor.
Devrimci katilllerini, hele ABD doları karşılığı cinayet işleyen faşistleri ise asla unutmam ve affetmem. Tarihi bilen her şerefli insan gibi Eygi'den tiksiniyorum. Mehmet Şevket Eygi gibi kiralık katil birisi için bu kadar fazla bile.
Burada asıl önemlisi bu tip insanların meşhur yazarlar olmasıdır ve çok acıdır. Daha önce defalarca yazdım, Türkiye’de düzey budur. Dört yıl önce Öcalan Başbakan olacak, Genalkurmay’ı perişan etti, seçimlerde DEHAP % 30 oy alanlar hala ortada utanmadan, sıkılmadan dolaşmakta. Bu utanmazlık sıkılmazlıktan daha hayret verici şey ise bu tipleri hala çok azalsa bile insan yerine koyanların olmasıdır. Daha önce yazdım yazarın, sorumluluğu vardır. Her söylediğin şey yanlış olsun, yalan olsun, sen bu yalanlarla yanlışlarla, maddi ya da manevi menfaat karşılığı bir şey elde et, ama hala kasım kasım ortalıkta dolaş… Böyle bir şey kelimenin tam anlamıyla rezilliktir. En büyük teorisyen numarasıyla ahlaksızlığına ortak arayanlar ya da gerçekten öyle sananlar tarafından büyük teorisyen ileri sürülen Dr. Hikmet Kıvılcımlı Kapital’i okumamıştır. Bunu Kıvılcımlı’nın yazdıklarından hiç kuşkuya, spekülasyona yer olmadan ispat da ederim. Kıvılcımlı doğru dürüst tarih dahi bilmez. Kıvılcımlı’yla hiç bir sorunum yok aksine inatçılığına, özverisine büyük saygım, sevgim var; ama gerçekleri herkesten çok seviyorum. Sol ilerleyecekse bütün bunları bilmeli, hurafelerle bir yere varılmıyor.
Ben ne benim anladığım, idealize ettiğim anlamda bir araştırmacıyım, ne tarihçiyim ne de herhangi bir iddiam var. Ben diyorum ki Türkiye’de namuslu ve gerçek anlamda tarihçi yoktur. Bunu görecek kadar tarih sevdalısı, tarih okuyan, sözcük kökeni itibarıyla hevesli, seven anlamına gelen haliyle amatörüm, iyi bir tarih okuyucusuyum sadece. Tarihçi ile arşiv memuru arasında da fark vardır. Başbakanlık arşivlerinde çok iyi eski yazı bilen, okuyan insanlar vardır, ama onlar da tarihçi değildir. Bütün yazdıklarımın arkasında bir ömür vardır, bir ömrün birikimi vardır. Bu öyle sadece üç-beş kitapla olmaz. Riyakar bir şark tevazu da üstü örtülü kibirdir, sahtekarlıktır.
E. J. Zürcher akrabalık ilişkilerinin araştırılmamasına hayret ediyor, uzmanlık tezi konusu olan İzmir Suikasti için hala çözülememiş ve anlaşılamamıştır diyor. Akrabalık ilişkilerini, bu oligarşik kastın nasıl bağlar içinde olduğunu göstermek için aradım, buldum yazdım. Memleket muhtarı gibi oldum mecburen. Akrabalık ilişkilerini malumatfuruş gibi de görebilirsiniz ama bunlar yazılmadan hiç bir şey anlaşılmazdı. Öyle 80 sene falan değil bu kast Lale Devri’nden beri yönetime hakim.
Durum öylesine karmaşık ki, öylesine at iziyle it izi birbirine karışmış ki, insanların lafzına bakılır olmuş sadece, bu saflıktır, bilgisizliktir. Türkiye’de kim Yahudi düşmanlığını sistematik olarak yapıyorsa bilin ki o Yahudi kökenlidir. Cevat Rifat Atilhan, Necip Fazıl vs. Sabetaycılara en çok hakaret edenlerin başında gelen Münevver Ayaşlı’nın, bütün seceresini, akrabalıklarını biliyorum, kendisi Sabetaycıdır. Bütün söyleşilerinde, "Ben Selanikliyim ama umumi manada anlaşıldığı gibi dönme değilim" der. Paradoksaldır, ancak gerçek budur. Yahudi olmak şu bu olmak ayıp değildir, asla ve kata değildir, ayıp olan Yahudi düşmanlığıdır, daha da ayıp olan kendi kökenini gizleyip bir de Yahudi düşmanlığı yapmaktır. Ayıp olan sadece kendi dininden ırkından gelen insanları insan yerine koymak, bütün herşeyi, imkanları bunlara sağlamaktır. İnsan, doğuştan gelen kimliklerinin üstüne bir şey koyabiliyorsa insandır. Benim için Türk ve Müslüman doğmak marifet değildir, bunlar bana doğuştan gelen kimliklerdir. Bunlarla övünmek de yerinmek de saçmalıktır. Ya da şu aileden gelmek, şunun akrabası olmak gibi şeyler önemli değildir. Ancak benim bütün kişiliğimi, düşüncelerimi belirleyen şeylerin arasında az ya da çok ailem, çevrem önemlidir. Dinsiz olmam, Müslümanlığın izlerini farketmeden bile bugüne taşımama engel değildir. İnsan, karmaşık bir canlı ve öyle ben şu fikirleri savunuyorum dolayısıyla, din beni ilgilendirmez demekle olmuyor.
Behice Boran gibi Aybar gibi yıllarca Türkiye üzerine yazı, kitap yazmış kişilerin, Türkiye tahliline girişmiş kişilerin Sabetaycılığı es geçmesi, görmemesi iyi niyetle izah edilir şey değildir. (Boran ve Aybar’ın Çetin Altan’ı milletvekili yapmaları, Korutürk’ün Çetin Altan’a özel af çıkarması, Altan Sülalesinin medyanın köşelerini tutmasıyla, kökenleri, masonlukları arasında doğrudan bağ vardır. Bu insanlar kötü yazarlardır demiyorum. Örneğin, Ahmet Altan çok iyi bir deneme yazarıdır. Kendisinden iğrenmem bunu söylememe engel değil. Ancak Türkiye’de iyi yazar olmak yetmez. Ahmet Altan’ı cümle kurmasını bilmeyen Umur Talu gibi bir yeteneksizlik abidesiyle bir tutmuyorum. Umur Talu’nun bulunduğu nokta ise tam bir ırkçılık örneğidir. Keza Oktay Ekşi, Çölaşan vs.)
Böylesine sağcıları, müslümanları hele hiç yazmıyorum. Kökeni gizleyip, diğer milletlere, dinlere düşmanlık yapmak için ne denebilir ki….
Bir tane ÖDP’li bile Mehmet Ufuk Uras’ın hangi ilişkiler ağında tepeden inme parti başına geçtiğini merak etmemekte. Böyle meraksız, böyle tecessünü yitirmiş yığınlardan bir şey olmaz. (Polislere teslim olmamak için intihar etmeyi tercih eden Turgay Erbay da ODTÜ öğrencisiydi ve o da kurnaz birisi olsaydı şimdi bir diğer ODTÜ’lü olan Kozanoğlu’nun yerine ÖDP Genel Başkanı olurdu. Ufuk Uras ve Kozanoğlu’nun ÖDP’de parti başkanı olması utanç vericidir. Kozanoğlu önce Express’te yaşananları bir açıklasın bakalım. ÖDP’deki Stalinizm traji-komiktir: ÖDP’de Devrimci Yol’u savunduğunu söyleyenler, Apo’nun menfaat karşılığı yağcılığını yapan KSD grubuna değil asıl bunlarla kendilerini ittifaka zorlayan, arkadaşlarının katilleriyle parti kuranlara karşı ses çıkarmamaktadır.)
İnsanlara verdiğim değer ise sadece siyasi görüşleriyle paralel olmaz. İnançlarında samimi olan herkese saygı duyuyorum. Ece Ayhan, bu ülkenin en namuslu insanıydı, Ece Ayhan bir namus abidesiydi. Şiir gibi yaşadı, şair gibi öldü. İslamcılardan Sezai Karakoç, Yesevizade namuslu ve saygın insanlardır. Dostlara selam ve saygılar...
GÖKYÜZÜ ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~  | Biriken Bazı Notlar
|
| |
 | Bir zincirin halkasındaki "anomali" beni "rahatsız" eder. Eski Başbakanlardan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak hep kafama takılan "anomali" örneğiydi. Aşiyan Mezarlığı’na ana kapıdan, Kayalar Sokak’tan girince 10- 15 metre sonra sağ tarafta Ömer Fahrettin Türkkan’ın (Korgeneral, I. Dünya Savaşı’nda Kork. Komutanı, Medine Müdafai, Büyükelçi; General Selim Türkkan ile General Orhan Türkkan’ın babasıdır. Kızılderiler Türktür diyen, 1944 Irkçılık Davası’nın ünlü ismi Türkçü Prof. Dr Reha Oğuz Türkkan’ın da amcasıdır.) mezarı var. Bunun hemen sağ üstünde Sadi Irmak’ın mezarı var. Aslanpaşa Ailesi’nden olan Türkkan’lar Karakaş. Bu aileyi ve Aslanpaşaları (Sabahattin Ali, Rasih Nuri İleri vs) uzun uzun yazmıştım. (S. Ali’nin kızı Filiz Ali Lazlo, Nurettin Sözen tarafından müdür yapılmıştı)
Sadi Irmak’ın mezarının simetriği denecek yerde, giriş yolunun sol tarafında "Yunus Nadi’nin Kızı Nilüfer Nun" diye yazan mezar taşına rastlıyorsunuz. Nilüfer Nun’un mezarının hemen altında Alpman soyadlı birisi gömülü. Nilüfer Nun ve eşi Niyazi Nun uzun yıllar Cumhuriyet’in Yönetim Kurulunda yer almış isimler.
Haldun Taner’in Sabetaycı olduğunu anlamıştım. Ancak biraz daha bilgi gerekiyordu. Haldun Taner’in ilk eşi Leyla Pamir, H. Nafiz Pamir’in kızı. Nafiz Pamir de Altemur ve Gündüz Kılıç’ın babası Kılıç Ali’nin eniştesi. Kılıç Ali, Nafiz Pamir’in kızkardeşiyle evlenmiş. Altemur Kılıç’ın üvey annesi de Ayşe Kulin’in kitabını yazdığı Füreyya yani Şakir Paşa Ailesi (Halikarnas Balıkçısı vs). Leyla Pamir’in babası Türkiye’ye jeolojiyi getiren kişi olarak biliniyor. Haldun Taner’in profesör babası devrinin çok çok önemli bir ismidir. Altemur Kılıç için arşivde ayrıntılı yazı var.
Gelelim şu Mehmet Ali ismi meselesine. Bu isme sahip ilk meşhur tarihi kişinin yani Hidiv Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Sabetaycı olduğunu yazmış ve bu bilginin bütün tarihi etkileyecek kadar önemli olduğuna da dikkat çekmek istemiştim. Modern Türkiye’ye en fazla etkisi olan, Osmanlı tarihinde en önemli 10 kişi say deseler hiç düşünmeden Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve ailesini 10 kişi arasında sayarım. Ancak Mehmet Ali isimli Sabetaycı olmayan binlerce kişi de vardır. Çünkü Müslüman Türklerde daha önce dediğim gibi isim meselesi bir sistematikle gitmez ve isim bilim değil her şeyi pek çok şeyi açıklayan bir teori olamaz diye de yineliyorum. Kendi isminin, çocuğunun isminin ne anlama geldiğini bilmeyen bir sürü insan var. Bu isim bilim meselesi hakkında yazmıştım zaten.
Ilgaz Zorlu, Yunus Nadi ve Altemur Kılıç (muhtemelen Hazar Yahudisi ve istihbarat servisleriyle bağlantısı olduğu izlenimi yaratan Mehmet Tütüncü’nün yerinde Altemur Kılıç’la karşılıklı yazışmalarında Kılıç’a yağ çekerken) için Sabetaycı değildir diyordu. Kuşkusuz o "uzman" ve cemaatten olduğu olduğu için dediğine inanılmakta, ancak ben, bu konuda kendi çapında uğraşan birisi olarak bu kişinin hiç bir söylediğine inanmamayı geç de olsa öğrenen birisiyim. Ne kendisine ne de söylediklerine inanıyorum. Özür dileyerek argo tabiriyle söyleyeyim : Ne film dönüyor bilmiyorum. Ama bir filmin döndüğünü biliyorum.
Sandal’ı okuyan her görüşten, inançtan insanlara, bu filmin içinde olmayan, bu sistemin mağduru piyonu olan, benim gibi sadece gerçeği öğrenme derdinde olan herkese yazıyla sesleniyorum :
Bütün bir tarih, bize anlatılan, inandığımız şeyler, insanlar hepsi hepsi yalandır. Bütün bu şoke edici şeyler bir gün tarih içinde aydınlanacaktır, ama henüz daha çok başındayız. Anormal, garip, paradoks, komplo falan bu sözcüklerin hepsi gerçeğin karşısında çok yetersiz kalıyor. Adeta Cüneyt Arkın’ın "Dünyayı Kurtaran Adam" filmi gibi absürd bir "film" yaşanmış ve yaşanıyor. Bu ülkede tarihçi-sosyolog-iktisatçı-psikolog vs yoktur, bu ülkede bu alanlarda akademisyen yoktur; olsa bir tane namus erbabı ve ilim sahibi bunu anlar ve yazardı. Hayatında bir kere bile Müslüman Mezarlığı gören birisi Aşiyan’daki garipliği sezer. O kadar ünlünün cenazesi için o mezarlığa giden yüzbinlerce insanın içinde eli kalem tutan hatta tutmayan bir tek kişi bile garipliği, farklılığı sezmediyse yazıklar olsun.
Bilim ya herkesin gördüğünün (örneğin havaya atılan taşın yere düşmesi gibi) nedenini söyler ya da sağduyuya aykırı gibi gelen ayrık durumları ( dünyanın dönmesi gibi) ortaya koyar.
Milyonlarca kişi bize deli, paranoid şizofren, komplocu vs diye bakabilir, yakınlarınız size inanmayabilir bundan gocunmayın, üzülmeyin. Deli olmayı, kepaze olmayı göze almadan hiç bir paradigma, oyun bozulamıyor.
Gokyuzu [SANDAL] ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
MEHMET ŞEVKET EYGİ HAKKINDA
Bazı zamanlar duyguları yazıyla ifade etmek zordur. Kelimelere anlam vermek imkansızlaşır, hayatın içinde bir nokta olduğunu anlar insan, akan giden zamanda bir hoş sada olabilmenin manasını idrak eder.
Aşağıdaki yazıyı okuyacak olan okurların içindeki bazı paranoyak saplantıları olanlar, islamcı bir yazarın bir sabetayist yahudi tarafından savunulmasını islamcı yazarın yahudi dostu olmasına bağlayacaklardır. Hatta bu dostlar (!) daha da ileri gideceklerdir ve derin devletin bir uzantısı olarak görücekklerdir bu yazıyı.... Oysa bu yazıyı bu yahudi yazara yazdıran vicdanıdır, Rabb’e verdiği doğru olma ve doğru kalma sözüdür, ve sadece vicdanının sesini duyurmak amacındadır.
Ne gariptir ki o müslüman yazar sadece yahudilerin yaptıklarına karşı olduğu için, dikkat edin yahudilere değil yahudilerin yaptıklarına karşı olduğu için, yıllarca antisemit olmakla suçlanmıştır. Bu sebeple ülkesini terketmek zorunda kalmıştır, yıllarca gurbetlerde beş parasız yaşayabilmiştir, üstelik namusunu ve şerefini kaybetmeden yapmıştır bunu. Türkiye’de aileden zengin tok iken, trilyoner olabilmek için kalemini Amerika’ya satan Mehmet Barlas, Nazlı Ilıcak ya da Cengiz Çandar olabilecekken, ya da aşağılık bir sabetay düşmanı olan Ahmet Emin Yalman olabilecekken yapmamıştır bunu, açlığa ve sefalete mahkum olmuştıur, ama imanı onu şerefini korumaya zorlamıştır, tarihe altın harflerle yazılacak bir isim bırakmıştır.
Bu yazıyı laikler lütfen okumasın. Çünkü bu yazıyı Yahudi Şeriatini sonuna dek savunan yobaz bir yahudi kaleme aldı. Bu yahudi Kudüs’ü İsrael’in elinden almak istiyor, çünkü Rabb’in şehrinde mini etekli İsraelli kızların dolaşmasına, zina yapmalarına dayanamıyor. Çünkü sokaklarında iman ateşi olması gereken bu Mukaddes kentte savaş olmasına tahammül edemiyor, istiyor ki Kudüs’te barlar ve diskotekler olmasın, oteller de olmasın, Rab’bin önünde Sina’daki gibi toplanma çadırlarında yaşayalım yeniden... Bu yazıda tek bir ölçü var, o da Tevrattır. Bu yazar Tevrat’ı yedi kez okumuş, sekizinci kereseinde de ayet-ayet bilgisayara yazmaya başlayan ve kendini yahudiliğe hasreden, bugünün ölçülerinde bir delinin kaleminden çıkıyor..
Değer yargımız nedir? ABD’nin dünyayı kasıp kavurduğu şu günlerde, amerikancı hayata ve onun emparyalist ideallerine sırtını dayayarak vatanını satmak mıdır, modern bir altın buzağıya tapmak mıdır, yoksa yıllarını verdiği imanının kendisini çok kötü bir duruma sokacağını bildiği halde ülkesini savunmak mıdır? Şu ayete bakın “Israel kavmi denizin kumları kadar çoğalsa bile sadece bir bakiye bana geri dönecektir”.
İşte benim kavgam bu bakiyenin içinde olmaktır. Ben her defasında şu soruyu sordum kendime, bir gün Moşe Rabenu dünyaya geri gelse ve bize sorsa: “Benim Sina’da size indirdiğim ve Rab’den aldığım Yahudilik bu mudur? Siz doğru musunuz?” dese ne diyeceğiz? Eğer bu soruya verebilecek bir cevabımız yoksa neden yahudi dininin içindeyiz. Bizler yahudilliğin temel kurallarını hiçe sayarak, nasıl yahudi kalabilmeyi bekleyebiliriz ki?
Hıristyanlık yahudiliğin en büyük düşmanıdır. Hıristyanlığın tüm mezhepleri en açık olan protestanlık bile inançlarını yahudi düşmanlığı üzerine kurmuştur. Martin Lüther’in yahudilikle ilgli fikirlerini okudunuz mu? Oysa bugün yahudiler, dinini kendisine karşı en büyük düşman olarak gören gücün hizmetine girmiştir, bugün İsrael’de yaşayan ve Amerika’ya sırtını dayayan yahudi oligarşisi bir gün işler tersine döndüğünde kendisine 1492’de açılan İslam kapılarını bulamayacaktır. Yahudiliğin altın çağı İslam dünyasında yaşanmıştır ve en büyük yahudi bilginleri dini kitaplarını Arapçada yazmışlardır. Bugün zinayı kadın hakkı olarak gören, eşcinselliği demokrasi olarak kabul eden batı zihniyetinin protestan inancının yahudi diniyle nasıl bağdaştığı söylenebilir? Ben bu denli yahudi düşmanı olan bir batıdan medet umacağıma, karanlık olduğu söylenen ama bana yaşam hakkı veren İslam toplumlarının içinde yahudiliğimi yaşamak isterim. Şu soruyu soralım, neden Almanca’da yazılmış büyük bir yahudi dini metni yoktur, acaba yıllarca Batı’daki akrabalarına Osmanlı’yı bir eden olarak tanımlayan yahudiler yalan mı yazmışlardır? Yoksa Osmanlı bugün bizim özel mektuplarımızı okuyan Amerikan oligarşisi gibi bu mektupları da okumakta mıydı? Lütfen yalvarıyorum sizlere, yazarken vicdanınızla karşı karşıya kalın. Sadece 50 yaşında hiçbirzaman Üzeyir Garih gibi ticari başarılar elde edemediği için yazar olmaya karar veren, parayla satın aldığı bir üniversite diplomasının ardına saklanarak içindeki Türk düşmanlığının kininin kusan hasta ruhlu bir yahudinin tuğla kalınlığında yazdığı kitaplarındaki gibi olmadı olaylar, antisemitizm böyle ortaya konulmamalıdır, önce Rabbe iman edin, sonra da yalan yazın yazabiliyorsanız... Bizler İslam coğrafyasında kan ve adaletsizlik görmedik, münferit bir kaç olayı ya da 1934 lerin sabetaycı devlet diktasını İslama mal etmeyin, 1930’lar antisemitti ardında yatan, Türklerin düşmanlığı değildi sadece sabetaycıların yahudi olarak kabul edilmemesiydi. Ama bunlar mutlaka ki başka bir yazının konusu olmalıdır, ben sadece bakış açımı belirlemeniz için yazıyorum bunları...
Gelelim bir diğer noktaya: En kolayı yahudilikle ilgili en küçük eleştiri getirenleri antisemit olmakla suçlamaktır. Çünkü Batıda antisemit olmak İran’da homoseksüel olmak gibi bir şeydir, hatta daha da kötüdür. Oysa yahudiliğin de kendi içinde bir ırkçılık vardır. Bugün sinagoglar camiler gibi açık mıdır? Ben ondörtyıl boyunca sinagog kapılarından kovulduğumda Türkiye’de antisemitizm çığırtkanlığı yapanların hangisi kalkıp da benim hakalrımı müdaffa etti (ne gariptir, bugün önlerinde minnetle ellerini öpmek istediğim Eygi, Dilipak ve Düzdağ yaptılar bunu, hem de hiç taraf olmadıkları halde, sadece inandıkları Islam dininin hakkı koruma çabasından yaptılar bunu ve tarihe geçtiler.) Bugün antisemitizm yaygarası koparanlar ve yahudiliğe gerçek zararı verenler, onlar, kendi çocuklarının yahudi olmayanlarla evlenmelerini kabul edebilirler mi? Ben de bir ırkçıyım, ama benim ırkçılığım yahudiliğin üstün ırk olduğu fikrine dayanmıyor, ben asimilasyona, karma evliliklerle yahudi olmayan çocukların doğmasına karşıyım, ve sayın Hahambaşı gibi de aşkın sihrine karışamam gibi korkakça bir lafta etmiyorum asla! Bu anlamda da bunun propagandasını yapıp, insanları yahudiler ve diğerleri diye ikiye ayırıp sonra da insan hakları savunucukluğu da yapmıyorum. Ama bu evlilikleri yapanları da dışlamıyorum, zira onlar da Rabb’in kullarıdır, ve bir zengine değil bir çobana peygamberliği verme kararını veren Rabb’in karşısında her insanın eşit olduğuna inanıyorum, yoksa bugünün yahudi yazarları gibi tuğla ebadında kitaplar yazıp, yahudilerin hatalarını gizlemiyorum. Ermeni soykırımındaki sabetay-yahudi işbirliğini de saklamıyorum ve çok değil birkaç yıl sonra 28 Şubatta Beykoz konaklarında formüle edilen ama uygulanamayan ama sonuçta uygulanması planlanan Çerkez katliamanın da gizlemiyorum. Şurası muhakkaktır Rumların ve Ermenilerin Anadolu’dan sürülmeleri bir yahudi-sabetay düşüncesiydi, Karamanlılar neden sürüldü, onlar hıristiyan Türktüler. Amaç başkaydı ve bunu yapanlar 1940’lara dek bu ülkeyi bir faşizmin içinde yaşattılar. İsrael’i daima yokedenlerin hıristiyan krallıklar olduğunu bilmekteyiz, Tigran isimli ermeni kralının yaptıklarından sonra, şimdi İsrael’in Kafkaslar’da güçlü bir Ermenistan’a izin vermesi mümkün müdür? Bugün bay Jefi Kamhi’nin Ermeni cemaatinden satın aldığı paralı zengin uşaklarını nasıl silah satışlarında kullandığını yazamayan bu yazarlar, aynı zamanda sabetaycı bir orgeneralin bugün Kürtler’e nasıl silah sattığını da yazamamışlar ve beni de antisemit olmakla suçlamışlardır. Suçlamaya da devam etsinler, hepimiz hesabı Rabb’e vereceğiz, benim ışığım Haşem’dir, Rabbimizdir!
Gelelim burada yazan bazı şarlatan sabetaycılara. Bir sürü yazı okuyorum, ama kimse bildiği gerçekleri yazmıyor. Yıllar önce cemaatin fakir sandığını alarak ortağı Ceki İbrahimzade ile beraber önce İsrael’e sonra da ABD’ye kaçan bay Mehmet Koyuncu isimli sabetaycı şimdi Karakaşlar’ın cemaat başkanıdır. Yakın dostu olan Metin Koyuncu bir trafik kazasında metresiyle ölmüştür. Metresi olan biri din adamı olur mu? Karakaş cematine mensup bu zatlar neden bunları yazmazlar, neden mezarlık paralarına dahi el atmaya çalışan bu çekirge sürüsünü deşifre etmezler, edemezler? Çünkü onlar sabetay oligarşisinin birer adamıdırlar. Bu oligarşi tıpkı 1919’un mandacı sabetaycıları gibi bugün Türkiye’yi ABD’te teslim etmeye hazırlanmaktadır. Sabetaycı Cengiz Çandar ABD’li Wolfovitz’e yahudi olduğunu söylemektedir. Bugün Türkiye’de hükümetler TBMM’de değil Beykoz konaklarında bay Can Paker’in evinde kurulmaktadır. Pamukbank’ta hissesi olan bay Can Paker nasıl bu hisselerini satmayı başarmıştır. Bay Kemal Derviş hafta sonları birlikte kahvaltı ettiği akrabası bay Can Paker için neler yapmıştır? Bay Paker neden 21 Şubat’ın akabinde Sabancı’nın yönetimine girmiştir, Akbank kaç USD satın almıştır krizden evvel ve en önemlisi de bay Paker hem güçlü Alman lobisinin önde gelen bir şirketinin yönetim kurulu başkanı olup ve hem de nasıl Tesev başkanlığını ve daha bir sürü görevi aynı anda sürdürmeyi başarmaktadır? Altında sinagog bulunan Terakki vakfının binasını yıktırıp mukaddes Tora metinlerini çöpe atan bu zihniyet mi sabetaycıdır, yoksa buınlara karşı savaşan ben mi ya da bunları bildiği halde bu foruma yazmaktan korkanlar mı? Beyler ben bir tarihim, tam üçyüz sene sonra bir kaderi değiştirdim, sizin gibi de korkak değilim, korkak yaşamaktansa asil ve şerefli olarak bir kez ölürüm! Herşeyi yazmıyorum, bunuları kitabıma saklıyorum, ama beni itham edenlerin de gerçek yüzleri ortaya çıksın istiyorum. Bunları neden bu Deniz bey ve İstanbul Sevi yazmazlar? Ya da diğerlerleri? Acaba neden kimse Etilerde Alkentin karşısındaki sabetay sinagolarında toplanan paraların Koyuncular’ın boyahanelerine gittiğinden bahsetmez? Ve bunları yazmak neden antisemitizm olur? Antisemitizmle beni suçlayanlar hahambalışılığın kütüphanelerindeki kitapları neden evlerine taşırlar? Bilmezler mi ki bir gün yapılan bu hırsızlıkların sonunda, Rab’be hesap verme zamanı gelecektir?
İsrael’i düşününün. Dünyanın herhangibir ülkesinde yaşama ve oturma izni alabilrisiniz, bir Alman ya da Fransız olabilirsiniz, ama asla İsrael vatandaşı olamazsınız. Bunun tek koşulu yahudi olabilmektir. Siz hiç yahudi olmayan ve İsrael vatandaşı olabilecek birini gördünüz mü? İsrael’deki süryani cematindeki bir papazın tam 40 yıldır vatandaş olamayıp Türk pasaportuyla yaşadığını neden yazamazsınız? Ya da İsrael devletinde bir dürzi bakan olur mu? Ya da İsrael ordusunda bir Arap general olabilir mi? Bu da ırkçılık değil midir? Türkiye’de insan haklarını savunurken ya da bazı özgürlükler isterken neden kafayı kuma gömersiniz? Irkçılık ve antisemitizmi kendi çıkarlarınıza göre kullandığınızda sonuında bir yahudi paranoyasi başlar ve siz gerçek antisemit olursunuz.
Geleim devlet içinde ki örgütlenmelere. Keşke herkes benim kadar dürüst davranabilse ve mesela MIT’te ya da ordudaki Çerkez gruplaşmasından, Arnavut milliyetçiliğinden ya da Kürt taraftarlarının kurdukları birlikteliklerden bahsedebilse. Benim yazdıklarımı kalkan yapanlar bir sabetay düşmanlığı başlatmaya çalışıyorlar. Ben bir tek ilkeden hareket ediyorum ve lütfen benim aşağıdaki ana fiklirlerimi okuyup beni anlamaya çalışın:
1-Bir kişinin siyasi filirlerinin oluşumunda onun yetiştiği ortamın etkisi çok büyüktür. Kapalı bir toplumda yetişen ve kendine düşmanlar buılan kişi sonuçta kapalı bir yapının savunucusu olacaktır. Siyasal davranışı belirleyen en önemli etken ailedir. Bu sebeple sabetaycıları bir arada tutan bir ırk nazariyesi değildir. İsimbilimlerinizin tıkandığı bir yerde (mesela ben Ilgaz Zorlu –er ar yok nasıl sabetay olurum?) görmek zorunda olduğunuz siyasal kimliğin oluşma sürecindeki sabetayların durumudur. İşte yanlışlık burada başlamaktadır. “Türklerle evlenenler 4 ayaklı köpeklerle evlenmiş olurlar” gibi saçma sapan bir mantığı savunan Sabetay Sevi, ortaya çıkılması takdirinde öyle bir felaket yaşanacağına inasanları inandırmıştır ki, bu kalıplar içinde üçyüzelli senedir paranoya ile yaşayan bir toplum ortaya çıkmıştır. Kendisi asla yahudilikten çıkmamıştır, bunu söyleyen yalancı ve sahtekar Karakaşlı hahamlar gitsinler Ben Zwi’deki son mektubunu okusunlar. Madem Sabetay’a inandınız o halde onun hatasını yapmayın ve geri dönün Rabb’in cemaatinde birlerşin ve Maşiah geldiğinde tek vücud olun!
1970’li yıllarda Rahşan Hanım’ın siyasi çizgisine bakalım. Bugün Terakki Vakfı’nın yönetiminde olan Ahmet Yücekök’ün verdiği raporlarla İnönüyü devirmiş “Ben Varlık Vergisi’nin intikamını aldım” diyebilmiştir. 1970’ler deki Türkiyede’ki sol örgütlenmeye bakalım. Bir sol elit yaratıldığı yalan mıdır? Marksizmi savunan sabetayların hangisi Anadıolu’da bir köylü evinde yaşadılar. Azra Erhat’ın sol anlayışı evindeki kapıcısına noel ağacı hediye etmekti. Bu sadece basit bir örnektir. Emil Galip Sandalcı, Sabiha Sertel bunların hangisi köylüydü ya da bir işçi ailesinden gelmekteydi? Bu sol ekibin tek amacı vardı, Türkiye’yi 1930’ların karanlık günlerine götürmek. İşte sabetay ekip böyler kuruldu, sırtını asla inanmadığı Atatürkçülüğe ve sabetaycı subayların olduğu bir kısım ordu mensubuna dayadı, 1980’lerde Çevik Bir’in Kenan Evren’in yaveri olması, ya da Kenan Evren’in Sabetaycıların hala yaşadıkalrı Arnavutluk gibi bir yere kökeninin dayanması mı tesadüftür?
Bugün sabetaycı elit neyi savunuyor? Laikliği mi? Neden Fransa ya da İsveç’teki laiklik değil? 1915 olaylarını yaparlarken demokrasi yok muydu? Birisi buralarda Nazım-Cavid mektuplaşmalarını niye anlatmaz, hani benim Karakaş kökenli sabetaylarım. Dökülün bakalım, bak 16 dava ile uğraşıyorum, bu isimbilimi gibi soyut bir şey değil hayatın kendisidir.. nerdesiniz? Bir tane mahkkemeye gelip de bildiklerinizi mi anlattınız? Ne oldu da 1970’lerin solcu Ismail Cem’i ve Mehmeh Barlas’ı bir anda Amerikancı oldular? Onlar zaten hep öyleydiler, sadece yahudi lobisi onların daha fazla farkına vardı. Ve en çok da bu yahudi lobisinden nefret ediyorum: Hayatını bizi yoketmeye dayayan bir dini sisteme sırtını dayayan bu lobiden, kendi altın buzağısına tapan bu insanlardan ve altı milyon insan fırınlara giderken New York’ta yılbaşı partileri düzenleyen büyükbabalarından da nefret ediyorum. Bir gün fırınlar tekrar kurulduğunda fırınların başındaki modern rahipler Almanca değil Amerikanca konuşuyor olacaklar ve sizler de Hitler’in yahudi polisleri olarak bizleri oralara atacaksınız.
2- Bir tek gerçek vardır: Yerüzünün ve gökyüzünün, bu alemin ve öte alemin sahibi Rab’dir. Siz ne isterseniz isteyin O’nun dediği olacaktır ve biz ona tabiyiz. Asla bunun aksini istemeyin ve düşünmeyin! Ama şunu da bilin ki bizler sadece sonu belli olan bir savaşı yürütmek zorundayız. Sabetaycılık ve Yahudilik aynı kaynaktan doğdular, “Siz bana yüzünüzü çevirseniz bile Ben asla sizi bırakmayacağım. Ben atalarınızla anlaşma yaptım bu biritimiladır (sünettir)” ayetini unutmayın. Ben hayatımı Amerikan dolarları üzerine değil, Rab’bin ayetleri üzerine kurdum. Benim mutluluğum evlere arabalara dayanmıyor, benim mutluluğum sadece Rab’bin bir tek ışığını alabildiğimde yaşadığım dıygulara dayanıyor. Bir islamcı şarlatan yazar “bu devirde din mi kaldı Ilgaz Zorlu deli midir, nedir?“ diyor. İşte fark budur, fark fırınların kapısında dahi şema Yisraeli okuyacak kadar ve kendi ayakları ile fırınlara girecek kadar Rab’be inana insanlardadır.
Şimdi bu denli yazının sonrasında esas yazmak istediklerime geleyim:
Ben bir islamcı değilim, bir müslüman hiç değilim. İslam dinine ve onun peyganmberine iman etmediğim gibi, islamı dini anlamda kabul de etmiyorum. Ben bir yahudiyim ve sonunadek de yahudiliğe iman ediyorum.
Benim etrafımda “çocuklarınızı büyük otelerde evlendirmeyin dikkat çeker, müsrüf olmayın” diyerek cemaatini uyaran ama kendi ikizlerini büyük otellerde şa’şalı düğünlerde evlendiren hahamlar var. Antalya’da koşer olmayan döner yiyen ve kumar oynayan hahamlar var. Ortaköy sinagogunda çok değil daha birkaç hafta evvel bir sabah duasını okumaya gerek yoktur diyerek çıkaran hahamlara var. İşte ben böylesine iman ettiğim dinde bu Rabbin lanetleyeceği iblisleri gördüğümde ben bir yahudiyim susamam konuşmalıyım, Eliyahu susamaz dediğimde benim türümde ki insanları aradığımda bunları bulamamanın dehşetini yaşamaktayım.
Fakat bir insani, ve bence insan olmanın çok ötesine geçmiş, yüzünün nuru ellerine yansımış, Rab sevgisini her hareketinde hisettiren bir insan buldum. Geçmişteki politik ilişkilerini bilemiyorum, beni de ilgilendirmiyor. Onu karalamak kolaydır. Ama başlattığı hareketin kendisinden sonra gelenleri bugün çocuklarını Çırağanda evlendirirlerken bu insan 50 bin cilt kitabının arasında akan damının altına naylon koyabiliyor parasızlıktan. Ben bunları yazmaktan utanmıyorum ama bu mukaddes insana siz bu şekilde saldırarak bana bunları yazdırmak zorunda kaldığınız için ben sizler adına utanıyorum. Neredesiniz sabetaylığı ile övünen ve Etiler’de Ulus’ta oturan bu forumun kahraman yazarları. Siz daha adınızı söylemeye utanıyorsunuız, hangi sabetaydan bahsedeceksiniz?
Evet bu mukaddes insan, benim asla Rab’den başkasının önünde eğilmeyen başım, Rabb’in bu insana verdiği kaderin önünde de eğiliyor, bu insanı tanıdım ve Rabb’e her gece dedim ki; Ya Rab demek Eyup’un çektiği tüm sıkıntılara karşı bir direk gibi durabilmesi gerçekmiş, imanını sana vermesi senin olması gerçekmiş. Demek bir insan “Sen delisin 70’ine geldin evlenmedin, bak hiçbirşeyin yok, küçük ve satış yapamayan bir kitabevinin sana vereceği üç kuruşla bir manivelayı eline almış bir Arşimed gibi Türkiye’yi oynatabiliyorsun ama sefilsin” dediklerinde bu mukaddes insan göğe bakıp hala Rabb’e dua edebiliyormuş.
Konya’da Mercedes’e binmem dedi, zengin evinde kalmam, bir sofada yatarım dedi, Konya’da ellerine sarılan doksanlık dedeleri gördüğümde Ya Rabbi, ya bu insan yahudi olsun ya da Yahudiliğe böyle bir nur gelsin dediğimi asla unutamam. Şevket bey bir beyefendidir, kendisini tanımaktan onur duymuyorum sadece, ona dua ediyorum. Ama ondan korkuyorum sizden farklı olarak, çünkü biliyorum ki Rab kendisine bu denli inanan bir iman sahibini korur, ona saldıran imansızlara da çoluğunun çocuğunun ölüsünün etlerini yedirir. O an geldiğinde başka suçlu aramayın , o suçlu sizsiniz. Kolaydır evinizde bir kadeh içerken yazı yazmak , ama kendisi ile hiç alakası yokken Terakki Vurgununa bin tane satan gazetesinin köşesinden yazı yazmak zordur. Ve en zoru da bence bu denli inandığı yoldaki insanların bugünkü Türkiye’yi ne hale getirdiğini görmektir.
Ben bir yahudiyim ama benim dinim bir fahişeyi bile affetti, Rahab’ı peygamberin koruyucusu yaptı. Ben bir müslümana tabii saygı duyarım, eğer onuın çizgisi bu denli mukaddesse onun imanının önünde eğilirim. Bu yazıdan sonra Şevket bey beni aramaz ve sormaz bilirim ama önemli değildir bu, ben yine de ona dua ederim, yine de onu severim. Bilirim ki ellerini göğe kaldırdığında gözünden süzülen iki damla göz yaşı onun kalbindeki iman selinin sadece iki damlasıdır. Ama korkarım, Rab kızdığında size ne yapacaktır, sizin için de korkarım ve bilirim ki iftira atmak günahtır.
Bırakın biz dindarlarla uğraşmayı. Suçumuz sadece bizim ülkemizi sevmemiz midir? Bakın bakalım Emin Çölaşan’ın Rahşan Hanım’a açık mektubundan kaç ay evvel hayatını hiçe sayarak “Madama Açık Mektubu“ yazmıştır Şevket Bey?. Kaç gece uykusuz kalmışımdır bu yazıdan açılan on tane davasının arifesinde gözyaşlarımla, Ya Rabbi ben yazdırdım ben yaptırdım ne olur koru, O’na Moşeye verdiğin imanı, David’e verdiğin gücü ve Salamon’a verdiğin bilgeliği ver diye yalvardım. O gene bu denli büyük olayın sonrasında “Ben ipten kazıktan kurtuldum, bana ne olur diye” yine yazılarına devam etmiştir. Ne garip Rab’bin gerçek nebilerine inanacağınıza sahte peygamberciklere inanıyorsunuz.” Büyücülere ve falcılara inanmayın“ ayetini hiçe sayıyorsunuz, Hürriyet Gazetesinin falcısının yazdıklarına değer veriyorsunuz da imanının ateşiyle yazan bir insanın yazılarına karşı susuyorsunuz..
Zaman geliyor, sadece okuyun, 1. Kırallar’ı, İşaya’yı Daniel’i okuyın, attığınız iftiraların bir gün sizi ne hale getireceğini görün. İman ateşi olmadan yaptığınız saldırıları anlatın ve susun. Ve sesinizin gürlüğünü hesap günündeki bağırtılarınıza ve yalvarışlarınıza saklayın ve bilin ki Rab belki o vakit size acıyacaktır....
Ilgaz Zorlu | http://www.sabetay.50g.com/Gokyuzu/gokyuzu.html |