|
Kürt-Yahudi devleti kurulacak ! |
|
|
|
|
Yazar admin
|
|
Çarşamba, 09 Mayıs 2007 |
Amerika terör bahanesiyle Irak'ı istila ederek Ortadoğu'ya yerleşmenin hazırlıklarını yaparken; Prof. Dr. Yalçın Küçük, inanılmaz açıklamalarda bulundu. Yalçın Küçük'le muhtemel savaşın nelere mal olacağını ve ilerde Türkiye için ne tür olumsuzlukların meydana geleceğini, sözkonusu saldırının İsrail'in güvenliğini sağlamaya yönelik olup-olmadığını konuştuk.
Prof. Küçük'e yönelttiğimiz sorular ve cevapları şöyle:
- Amerika'nın Irak'a yönelik muhtemel istilasının, İsrail'in güvenliğini sağlama amaçlı olduğu vurgulanıyor. Bu iddia doğru mu? - Bu operasyon sadece İsrail'in güvenliğini sağlamak için sağı solu rahatsız etmeye yönelik değildir. İsrail'in güvenliğini sağlamanın yanında, Amerika'nın dünya hakimiyeti ve bölgedeki hegemonyasını pekiştirmeye yönelik organizmalar oluşturmak içindir.
KÜRDO-JUDAİK DEVLET KURULUYOR Tabii ki İsrail'in güvenliği ABD için çok önemlidir. Çünkü İsrail ABD'nin karakoludur. Ancak İsrail, bölgede rahat bir şekilde yaşamak için "Büyük İsrail'i" kurmak zorundadır. İsrail bölgede biraz toprak genişletmek ve daha fazla Yahudiyi kalıcı hale getirmekle kalmayacak. Büyük İsrail'in kurulması ve bölgedeki hegemonyanın sürdürülmesi için Amerika buraya gelecek. Bu savaş; Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra çizilen haritaya itirazdır. Yeni bir harita yapılması amaçlanıyor. Şöyle de ifade edilebilir: Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda yapılamayanlar, şimdi yapılmak isteniyor. Ayrıca bölgede bir "Kürdo- Judaik" devlet kurulacaktır.
- Kürdo-Judaik" devleti biraz açar mısınız? - Kürdo-Judaik; Kürt-Yahudi devleti demek. Bu devletin kurulma hazırlıkları yapılıyor.
- Böyle bir yapılanma İsrail'e ne katacak? - İsrail'e yeniden hayat verecek. Bölgenin ikinci sorunlu devleti Kürdo-Judaik olacağı için, dikkatler İsrail'in üzerinden buraya yoğunlaşacak. Bu iş için de Mesut Barzani ön plana çıkartılıyor. Ancak şunu hemen ifade edeyim ki: Mesut Barzani ve Celal Talabani, Türkiye'deki bir çok politikacıdan daha tecrübeli ve akıllıdırlar. Aşiretten geliyorlar. Bazı solcu yazar çizer takımı ile emekli paşalardan daha zekidirler.
Barzani ve Talabani, Amerika ve İsrail istemediği takdirde devleti resmen açıklamazlar. Ama bir devlet halinde olurlar. Kuzey Irak'ta devlet kurulmasını ise Türkiye sağlamıştır. Postanesini, televizyonunu Türk Devleti kurdu. Parayı Türkiye vermiştir. Barzani ve Talabani Ankara'ya geldikleri zaman ben karşılamadım! Barzani ve Talabani'yi karşılayıp ağırlayanlar bugün hesaplarını iyi yapsınlar.
DÜNYA, "TÜRKİYE ÜS OLDU" DİYOR - Bu savaşın amacı nedir? Ekonomik çıkar elde etmek mi, yoksa bölgeye ideoloji yerleştirmek mi? - Savaşın amaçlarından bir tanesi; elbetteki ekonomik çıkarlardı. Amerika'nın Irak'a saldırmasının temelinde sadece Kürdo-Judaik bir devlet kurulması da yoktur. O zaten olmuş. Ama bunu bir adım daha ileriye götürmeyi amaçlıyor. Nitekim burada çok kararlı bir şekilde Grossman ve diğerleri, "Türkiye, Kuzey Irak'a girmesin" diyorlar. Türkiye'nin istenmemesinin sebebi ise orada oluşturulan yapıyı rahatlıkla hayata geçirmektir.
Türkiye'nin Kuzey Irak'la ilgili politikasını da çok gerçekçi görmüyorum. Türkiye ne yazık ki burada silik ve kişiliksiz bir dış politika yürütüyor. Üslerini açma noktasında dünyada büyük eleştiriler aldı. Dünya, "Türkiye ABD'ye üsleri açtı" demiyor. "Türkiye üs oldu" diyorlar. Siz Türkiye'yi böyle üs yapacaksınız ve kontrol edemeyecek konuma getireceksiniz; ondan sonra da geçip "her şey kontrolümüz altında" diyeceksiniz. Buna kimse inanmaz. Amerika bölgeye 200 bin asker yerleştirecek, ardından ise Türkiye 20-30 bin askeriyle bölgeye girip bir Kürt devletinin kurulmasını engelleyecek! Olur mu öyle şey!.. Bu düşünceler fantaziden ibarettir. Bunların hiçbir gerçekçiliği yoktur. Türk Genelkurmayı eğer bu düşüncede ise çok büyük yanlış içerisindedir.
İsrail'in vahşetine, siyonizme karşı sağlam bir şekilde durmak gerekiyor. Ben anti-siyonistim, bunu her yerde de rahatlıkla ifade ediyorum. Ancak şu gerçeğin altını çizmeden geçemeyeceğim: Türk aydını, özellikle de solu; anti-semitik görünmemek için siyonizme göz kırpıyor.
- İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı'nda bölgede çizdiği haritayı, Amerika yeniden şekillendirmek mi istiyor? - Bundan evvelki Büyük Biritanya Dışişleri Bakanı Robin Cook idi. Cook dedi ki: "Türkiye'nin güney sınırları belli değil". Yine ABD eski Başkanı Bill Clinton aynı anlama gelecek sözler ileri sürerek "Ben harita okuyorum" dedi. Ama Türkiye'deki bazı aydınlar aşağılık kompleksine kapıldıkları için "Clinton bize çalışıyor" dediler. Ama adamlar harita üzerinden çalışıp dünyada istedikleri bölgeye diledikleri dizaynı vermek çabasındalar.
Herkesin inancına saygım var. Eğer Kuzey Irak'taki Kürt liderlerinin "Kripto-Yahudi" olduğunu çıkarttıysam; bu yalnış politikayı bozmak içindir. "Barzanilerin yahudi olmadıklarını açıkladıklarını, buna rağmen hangi delillerle onların `Kripto-Yahudi' olduklarını ileri sürüyorsunuz?" diye soruyorlar. Ben onların yüzde yüz yahudi olduklarını söylemiyorum. Ben bilim adamıyım ve elimdeki bilgilere göre konuşurum.
Birileri gibi el etek öperek bu konuma gelmedim. İranoloji ve Kürdoloji okudum. Paris Üniversitesi'ndeki bölüm hocam da çok radikal bir Yahudiydi. Ondan da aldığımız derslerde, Barzani Ailesinde Mustafa Barzani'nin sıkıştığı zaman Telaviv'deki akrabaları olan Kürt Yahudilerinin yanına gittiğine dair belgeler var. Bir çok defa Nasır, Mustafa Barzani'den sembolik olarak üç Kürt askerinin İsrail'e karşı yürütülen savaşa destek olarak gönderilmesini istemiştir. Ancak Barzani, hiçbir zaman Kürt askerlerini göndermemiştir. Biz bunlara bakarız. İsrail de bunları göz önünde bulundurur. Onun için de İsrail, Öcalan'ı getirdiğine dair bütün haberleri yalanlamaya özen gösteriyor.
Kürt-Yahudi devleti kurulacak Çünkü kendi içindeki ve dışındaki Kürtlere ve aradaki bu duygusal yakınlığı zedelemek istemez. Kuzey'deki Kürtlerin İsrail'e yakınlığını da yadırgamam. Çünkü Araplar Kürtlere kötü davrandılar.
Bütün bunları şunun için söylüyorum: "Ey Türk yöneticileri bunları kazanın. Kürtler, bu topraklara bağlıdır. Bak görüyorsunuz yüzde 85 oy veriyor. Bunlara sahip çıkın. Türkiye'deki Kürtleri devamlı döverek, söverek bir neticeye ulaşamazsınız. Anlayın artık" gerçeğinin bilinç altına yerleşmesini istiyorum.
"KÂR-ZARAR HESABIYLA SAVAŞ OLMAZ" - Peki Türkiye nasıl bir strateji izlemeli ki hem ABD ve İsrail'in Kürt devleti kurulması planına engel olsun hem de olup bitenleri en az zararla atlatsın? - Kâr-zarar hesabıyla savaş olmaz. Komşunda yangın çıkarsa senin evin de mutlaka zarar görür. "Savaş çıkacak bunun engelleyemem, dolayısıyla güçlüden yana olayım ve destek vererek zararımı aza indireyim" hesabı ahlâki değildir. Hayatım, gençlik yıllarım "olur mu böyle olur mu kardeş kardeşi vurur mu?" marşlarını söylemekle geçti. Kuzey Irak'taki Kürtler ile Türkiye'deki vatandaşlarımız akrabadırlar. Ancak şu da unutulmamalıdır ki Iraklılar da kardeşlerimizdir. Kıbrıs'a sahip çıktığımızdan çok daha fazla bir şekilde bölgedeki kardeş ülkelere sahip çıkmak gerekiyor. Çünkü biz çok daha uzun bir süre o topraklarda yaşadık. Her Türk'ün şunu söylemesi gerekiyor: "Ey Amerika! Sen bu benim 500 yıl yaşadığım bu topraklarda istediğini yapamazsın. Senin bu topraklar da ne işin var?"
Onun için sağcısıyla-solcusuyla, İslâmcısıyla kemalistiyle her Türk aydının bu kirli savaşa karşı çıkması gerek. "Savaş önlenmez" bahanesinin arkasına gizlenmeye hiç lüzum yok. Türkiye "Ey Amerika bölgedeki komşularıma saldırırsan ben de Araplarla birlikte seninle savaşırım" derse "savaş" kendiliğinden önlenmiş olur.
Bu savaş yüzyıl savaşı olacak. Amerika veya başka güçlerin buradaki üç günlük üstünlüğü başarı saymaz. Bu savaş devam eder. Dolayısıyla topraklarınızı o güçlere açtığınızda yüzyıl savaşının hedefi oluyorsunuz. Savaşa duyulan öfke gayet iyi. İslâmcı kitle savaşa karşı olduğunu ortaya koyuyor. Ancak daha önce de belirttiğim gibi Sabataycılar, iktidar partilerinde kümelenmeye çalışıyorlar. Eğer Sabataycıların etkisiyle Amerika'nın yanında yer alarak Türkiye savaşa girerse, iktidardaki parti için çok büyük olumsuzluk olur. ABD, ikinci bir tezkerenin Meclis'ten geçmesi için bastırıyor. Çünkü bu yöntemle dünyaya "Türkiye'de en İslâmcı parti iktidarda olduğu sırada savaş kararına destek verildi" mesajı verilmek isteniyor. Bugün hükümetteki politikacılar, bir yandan Sabatayistlerle diğer yandan Kripto-Yahudilerle sarılmışlardır.
Türkiye'de Dışişlerine Sabatayistlerin hakim olduğuna dair görüşüm bir yasa haline geldi. Yaşar Yakış sınıf arkadaşımdır. Yaşar Yakış, Dışişlerindeki yapının kendisini kabul etmediğinden yakındı. Çok vahim bir gerçeği sizin aracılığınızla kamuoyuna açıklamak istiyorum: Amerikalı yetkililer, en kritik görüşmeleri ne Başbakan'la ne de Dışişleri Bakanı ile yapıyorlar. Tüm görüşmeleri Uğur Ziyal'le yapıyorlar. Bilindiği gibi Uğur Ziyal'i, İsmail Cem getirdi.
Bundan önceki Dışişleri Bakanı da aynı inancın adamıydı. Ama Şükrü Sina Gürel'e güvenmedikleri için yine Uğur Ziyal'le görüşüyorlardı. Dick Cheney'nin, Colin Powell'ın ne dediğini Türkiye, Uğur Ziyal'den öğreniyor. O da Ziyal'ın aktardığı kadarını biliyoruz.
"AMERİKA SONUNDA PERİŞAN OLACAK" Türkiye'deki garip ilişkiler, bağlantılar göz önünde bulundurulup bir değerlendirme yapıldığında ülkemizin ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğu anlaşılır. Hiç kimse "Amerika gelecek Irak'a demokrasi yerleştirecek ve gidecek" şeklindeki hayal ürünü düşünceleri ileri sürmesin. Amerika'nın bölgeye gelmesi hem Türkiye'de hem de bütün dünyadaki dengeleri altüst edecek. Şuna inanıyorum: Bölge ve dünya dengeleri değişse de eninde sonunda Amerika buradan perişan olarak çıkacaktır.
- ABD'nin bölgeye yerleştikten sonra Suriye, Suudi Arabistan'a el atacağı ifade ediliyor. Peki İran'a yönelik her hangi bir hareketin içine de girebilir mi? - Niye 1967'yi örnek alıyorum? İsrail'in kuruluşu niye 1948 değil de 1967? Çünkü 1967 İsrail'in burada yaşayacağını gösteren tarih.
Bu tarihten sonra dünyanın her tarafından ister açık Yahudi, ister Sabatayist, isterse Kripto-Yahudi olsun tüm Museviler, nerede bulunuyorlarsa bulunsunlar İsrail'e sadakatlerini bildirdiler.
1973 de çok önemlidir. 1973 şunu gösterdi ki; Araplar, Sovyetlerin desteği de olsa İsrail'i buradan kazıyamayacaklar. Ancak son zamanlarda İsrail çok zayıfladı. İstikrarı sağlayamıyor. Enflasyonu var, halkının büyük kısmı artık savaş istemiyor. İsrail'i terk edenlerin sayısı artıyor. Olup bitenleri ise Amerika önleyemiyor.
Yaptığım analizlere göre; yukarıda izah ettiğim nedenlerden dolayı bir çıkış yolu aranıyor. Amerika'nın Ortadoğu'daki hegemonyası zamanla zayıfladığı için de, İsrail gibi ikinci bir karakol kurma çabası içine girildi. Bu karakolun resmen ilanı ise ileriki zamana bırakılacak. Bununla birlikte Amerika kendi varlıklarını uzunca bir süre hem Türkiye'den hem de bölgeden çekmeyecektir. ABD unsurları gitmedikçe de tehlike ve tehdit sürer. ABD, Irak'tan sonra savaşı Suriye ile yapacak. Suriye düşürüldükten sonra ise, İsrail'in
GAP'tan tutun Ermenistan'a kadar yolu açılmış olur. İran, bölgedeki savaşa müdahale etmedikçe, ABD'nin Farisilerle savaşı göze alacağını tahmin etmiyorum.
Türkiye iki nüfuz bölgesine ayrıldı Başka bir noktaya daha dikkatinizi çekmek istiyorum: Birinci Dünya Savaşı'ndan önce İran iki nüfuz bölgesine ayrılmıştır. Kuzeyi Rusya nüfuz bölgesi, Güneyi ise İngiltere nüfuz bölgesiydi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da aynısı oldu. Ama şimdi şunu kabul edeceğiz. Bizim için büyük utanç vesilesi olarak kabul etmemiz gereken bir gerçek var. O da şudur: Türkiye ne yazık ki artık iki nüfuz bölgesine ayrılmıştır. İskenderun ile Samsun arasındaki hattın doğusu; Amerikan nüfuz bölgesi, Batısı da Avrupa nüfuz bölgesidir. Ve görülüyor ki Meclis'in kararı olmadan Amerika, nüfuz bölgesini istediği gibi kullanıyor.
- Sayın Küçük bu çok ağır bir değerlendirme değil mi? - Amerika, Türkiye'yi iki nüfuz bölgesine ayırdı demiyorum ki. Türkiye çok büyük zaafiyet gösterdiği için iki nüfuz bölgesine ayrıldı. Amerika'nın elinde olsa bütün Türkiye'yi tek nüfuz bölgesi yapardı. Ülkemiz ne yazık ki iki nüfuz bölgesine ayrılmış durumdadır. Amerika'nın İzmir'le, Bursa ile bir ilgisi yok. Ama Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki her ilimizle yakından ilgilidir.
- Buna kim veya kimler neden oldu, niçin engel olunamıyor? - Ekonomik ve siyasal olarak çok zayıf durumdayız. Ayrıyeten bazı yöneticilerimizin "gaflet" ve "delalet" içinde olmaları nedeniyle engel olunamıyor. Artık gayet açık. Osmanlıların son dönemlerinden bile çok daha utanç verici bir vaziyetteyiz. Amerika yanı başımızdaki komşumuza saldırmak için hazırlık yapıyor, İstanbul Matbuatı ise sevinç ve çığlıklar eşliğinde "Kapılar açıldı" manşeti atıyorlar.
TÜSİAD gizli Yahudi hakimiyeti altında Bugün Türkiye'de hukuku altüst ederek savaş isteyen ve Meclis'ten bir karar almaksızın Amerikan askerlerinin ülkemizin çeşitli bölgelerine yerleşmesini savunan ve bunu sevinçle yazan ve karşılayan TÜSİAD'dır. TÜSİAD savaşı ister, çünkü Kripto-Yahudilerinin egemenliği altındadır. Kripto-Yahudi kavramı, bilimseldir, Yahudiler de kabul eder.
- Türkiye'de Kripto Yahudiler için ne deniliyor? - Kripto Yahudi; gizli Yahudiler demektir. Eskiden Osmanlı döneminde Kripto-Hıristiyan da vardı. Kripto ifadesinde bir hakaret yoktur, gizli demektir. TÜSİAD'da kimlerin Kripto-Yahudi olduğunu bilirim. Onlar da beni bilirler.
- Bir kaç isim verebilir misiniz? - Hayır... kusura bakmayın vermeyeceğim... Zamanla bazı kişileri açıklıyorum. Amerika'nın Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a girme düşüncesini Bush'a, Kripto Yahudiler önerdiler. AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanları arasında Kripto Yahudilerin olabileceğini söylüyorum. Kripto Yahudilerle ilgili bir tek isim verdim: Musa Anter.
Kuzey Irak'ta Yahudi Kürt Partisi bile kuruldu - Kuzey Irak'ta olup bitenlere ne diyorsunuz? - Kuzey Irak'ta Kasım ayı içinde Talabani'nin izniyle Süleymaniye'de bir parti kuruldu: Kürdistan Yahudileri Milli Partisi.. Bu parti açık şekilde Süleymaniye'de faaliyet gösteriyor. Vahim olan nokta ise bu tablonun ortaya çıkmasına Türkiye'nin seyirci kalmasıdır.
- ABD; Hıristiyanlığı, İsrail ise Yahudiliği temsil ediyor. Bu iki ülkenin çıkarları nasıl örtüşüyor? - Amerikan politikalarına yön verenlerin Yahudi olduğu biliniyor. Amerika hiçbir zaman Avrupa'daki bazı ülkeler gibi "anti-semitist" olmadı. Amerika bir çok ülkeyi yanıltmıştır. Öteden beri Ortadoğu'daki karakolu İsrail olmuştur. Şimdi Ortadoğu'ya, dünyayı karşısına alarak resmen yerleşmek istiyor.
Nethaber ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ |
 |  | | | Yahudi Barzanîler
Kuzey Irak'ta asırlardır "Tat" diyelekti ile konuşan, ticaret ve küçük zenaatlarla uğraşan, bir çok kasaba ve köyde sayıları az da olsa bulunan Yahudilere rastlanmakta idi. Bunlar giyim konusunda da Kürtlere benziyorlardı. Kürtler arasında "Yahudî olmadım, olmayacağım" deyimi yaygın olarak kullanılsa da Yahudiler, Kürtler tarafindan hor görülmezlerdi.[14]
Kürtçe konuşan Yahudilerle ilgili ilk ciddî çalışmaları, kendisi de Kürtçe konusan bir Yahudi olan Kaliforniya Üniversitesi İbranî Dili Profesörü Yona Sabar yapmıştı. Sabar, Tudelali Benjamin ve Haham David'in seyahatnamelerine dayanarak Kürtçe konuşan Yahudilerin tarihî ve etimolojik geçmişleri hakkında bilgi vermişti. Sabar'a göre, Kuzey Irak'ta onikinci yüzyıl ve sonrasında zaman zaman İbn Duği, David Al-roy ve Menahem gibi Yahudi önderlerin öncülük ettiği ve onlarin mesih (kurtarıcı) ilân edildiği Yahudi isyanlari görülmüştü.[15] Sabar'ın ilginç iddiasına göre bölge Yahudileri daha yoksullar arasında yer alırken, özellikle ünlü Barzanî ailesinden gelen hahamlar Kürdistan'ın bir çok yerinde dinî çalışmalar ve eğitim için merkezler kurmuslardı. Bu dinî merkezler, Mısır ve Filistin gibi uzak yerlerden bile öğrenci kabul ediyorlardı.[16] Sabar bu ailenin daha sonra ne zaman Müslüman olduğu konusu üzerinde durmamaktadir. Ancak daha ileride de aktaracagımız gibi özellikle Şeyh Ahmed Barzanî'nin söz ve tavırları Barzanî Ailesi ile ilgili sis perdesini yoğunlaştırmakta, özellikle gizli dinî kitapların varlığı, Müslüman, ehl-i sünnet ve Naksibendî aile görüntüsüyle çelişmektedir. ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ Perinçek - Öcalan - MİT İlişkisi
Öcalan’ın Perinçek hakkında İmralı’da söylediklerini okuyanlar, Öcalan’ın Perinçek’i milletvekili yapmayı düşünmesini yeni öğrenenlerden şaşıranlar var. Oysa bu ilişki çok eski. Öcalan, kendi anlattığına göre MTTB yandaşı, MİT ce CIA tarafından kurulan Komunizmle Mücadele Derneği’nin aktif bir elemanı ve Necip Fazıl Kısakürek’in konferanslarına giderken, devlet memuru ve devlet bursuyla okuyan öğrenciyken birden "solcu" olmuş. Adli kayıtlara geçişi de Şafak Bildirisi’ni yani Perinçek’in yazdığı o zaman PDA olarak bilinen grubun bildirisini dağıtırken yakalanmasıyla başlıyor.
Bu davaya ünlü Baki Tuğ bakıyor ve sanıktan bir talep gelmeden, Öcalan’ı serbest bırakıyor. Oysa savcı ilk iddianamede Öcalan’ın Perinçek ekibinin elebaşısı olduğunu söyleniyordu. O dönemde MİT’ten savcılara ve hakimlere "mensubumuzdur" şeklinde yazı gidiyor ve ajan-provokatörler serbest bıraktırılıyor.
Ancak Öcalan’ın serbest bırakılmasının yasal kılıfı da bulunması gerekiyor. Aksi taktirde deşifre olur. İşte burada, bildiri dağıtımının tanığı olarak mahkemede ifade veren ve dönemin ülkücüsü olarak herkesin tanıdığı bir isim devreye giriyor : Fehmi Yücesoy. Yücesoy, ısrarla duruşmalarda Öcalan’ın bildiri dağıtanlar arasında olmadığını söylüyor ya da söyletiliyor.
Mumcu’nun bu ilişki üzerine gittiği için öldürüldüğü biliniyor, doğru ancak eksik. Mumcu, sadece Öcalan - PKK ilişkisini yazmak üzere değildi, Yaşar Kaya - MOSSAD ilişkisi için de epey yol aldığı yakınları tarafından bildiriliyor.
1978-1980 arası Apocular ile TİKP yani Perinçek’in partisi birbirini vurdular. Ondan sonra ne olduysa tekrar canciğer kuzu sarması oldular.
22 Mart 1992, sayı 12 2000’e Doğru Dergisi’nin tamamına yakını PKK’ya ayrılmış adeta. Ferit İlsever, Apo ile görüşmeye Bekaa’ya gitmiş, tabii bir "gazeteci" olarak. Apo ile bir muhabbet var ki sormayın gitsin. Apo, Bahar Politikalarını açıklamış Doğu Perinçek ve HEP Genel Başkanı Feridun Yazar birlikte ortak basın açıklaması yapmışlar; Newroz Piroz be ! demişler. Başyazıyı Ferit İlsever yazmış, başlığı : Türk ve Kürt halklarının Newroz Bayramı kutlu olsun ! W Cumhuriyet Devrimleri alfabesinde var mı; doğrusu çok kınadım. W alfabemize lazım olsaydı, Mustafa Kemal koyardı herhalde. Cumhuriyet devrimlerine ihanet gırla gidiyordu o zamanlar. Mübarek dergi, sanki Serxwebun olmuş adeta. O yılları bilmeyenler olabilir. Perinçek, Apo’yu bir seviyordu ki, sevmek ne kelime adeta dergileri ona ayrılmıştı. HEP’e yalvarıyordu, seçime beraber girelim diye. 1986’da da Murat Belge’ye yalvarıyordu, beraber parti kuralaım diye. Saçak’ta açık oturumlar düzenleniyordu, sosyalist parti kuralım diye ve Perinçek kimi görse yalvarıyordu. Sadun Aren, Yalçın Küçük, M. A. Aybar falan. Şimdi Murat Belge "ajan" oluverdi. O günlere ait daha çok 2000’e Doğru ya da arada bir kapatılınca Yeni Yüzyıl olarak çıktığı sayılarda var. Daha önceki Yazı İşleri Müdürü Fatma Hanım ceza almıştı ve Türkiye’den kaçtı. Türk devrimlerinin mahkelemelerinin kararına, cezaevlerine saygı duymadan üstelik. Neden ceza almıştı dersiniz ? · Bölücülük falan olmasın, yasadışı örgütün propagandasını yapmak olmasın sakın ?
Böyle onlarca dergi, yüzlerce yazı var. Bütün bunlar ne zaman mı olmuştu, Perinçek’in, MIT’in emniyete vermediği belgeleri, Barış Manço’nun kayınpederi MİT mensubu Turan Çağlar vasıtasıyla elde ettiği bilgileri gazetesinde yayınlayarak devrimcileri ihbar ettiğinden sonra, 12 Eylül olmuştu. Perinçek, 12 Eylül’ü çok sevmişti ve "teröristlerle aynı yerde kalmamak" için cezaevine iadresine dilekçe üstüne dilekçe veriyordu. İhbarcılık döneminde, isim isim, fotoğraf, adres vererek ihbarcılık yaptıkları dönemde Devrimci Yol’u anlatan MIT belgelerini yayınladıklarında manşetleri şuydu : Sokak Örgütlerinin En Güçlüsü !
Yıllar sonra Öcalan, o gün Aydınlık’ta Devrimci Yol hakıında MİT’in kanaatlerini aynen Sexwebun’da söylüyordu; Solda ciddiye alınacak tek hareket Devrimci Yol’dur diyordu ve arkasından aynen Perinçek gibi aynen MİT gibi kin ve nefret kusuyordu.
Gokyuzu [SANDAL] ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ |
 | Yalçın Küçük: Mehmet Ali'ler de İbrani Asıllı
Kuş gözü... Sadece bu iki kelime... Geçiyor beynimden, gözleri gözlerime değince... Gördüğüm en kısık gözlere sahip. Atmaca, kartal gibi şeyler geliyor aklıma. Aman Allah«ım, o küçücük gözleriyle nasıl da keskin, delici bakıyor. Biraz ürkütücü olabilir. Ama etkileyici olduğu da kesin. Bir deliye mi, dahiye mi ait? Yanıtını kolay veremeyeceğiniz kadar parlak gözler... Ve o çocuk eller... Nasıl da minicikler. Onlar beni rahatlatıyor. Zannederken...
Röportaj esnasında, o güzelim minicik ellerini pat pat pat bacaklarına, kitaplara, sağa sola, masaya vurmaya başlıyor. Sonra birden duruyor ve diyor ki: ``Hanımefendi şanslısınız! Bazen farkında olmadan karşımdakinin bacağına da vuruyormuşum...’’
Kendini öyle kaptırıyor. Öyle full-konsantre konuşuyor. Ama arada espri patlatmayı da ihmal etmiyor. Gerçi bu adamın esprilerine de yetişmek kolay olmuyor. Espri bitiyor, 5-10 saniye sonra ``Haa şunu demek istedi’’ diyorsunuz.
Çünkü her an her şey, bir başka şeye göndermeli... Bir şey söylüyor ama kast ettiği, varmak istediği hedef başka. Bazen birden fazla. Kabul, yorucu. Ama aynı anda büyüleyici. Bazen sesini yükseltiyor.
Bazen de bir sır veriyormuş gibi kafasındakileri sizinle teatral bir biçimde kısık sesle paylaşıyor. Yoğun, derin ama kesinlikle tanışılması gereken bir adam. Evlere şenlik bir adam. Konuşurken es veriyor, düşünerek konuşuyor.
Evet, bunu herkes yapıyor ama... Ama o düşünme aralarında, dudaklarını büzüyor. Ve şimdi geldik sadede: İ-na-nıl-maz bir zeka.
Dakika bir, gol bir, sizi etkisi altına alıyor, oyunun hakimi o, bazen anlattıklarını hayretle dinliyorsunuz, resmen gözleriniz yuvalarından fırlıyor; bazen de ``Yok artık daha neler!’’ deme ihtiyacı hissediyorsunuz.
Susturabilene aşk olsun, susturmak isteyene de; fikirden fikre atlıyor, anekdottan anekdota ama söylediklerini bir şekilde birbirine bağlıyor. Sonra duruyor: ``Benim çaya bakmam lazım’’ diyor.
Yemin ederim öyle. Ve minik adımlarla, tin tin tin mutfağa gidiyor. Tüymek için değil. Allah için, bu adam hiçbir şeyden tüymüyor. Yüzleşmek onun hobisi. Hatta meydan okumak. Seviyor. Tartışmayı seviyor. İstiyor ki, ortaya attığı bütün tezler üzerine tartışılsın. Yeteri kadar tartışılmadığından şikayetçi.
Bir röportaj boyunca kaç kere çay molası verdiğimizi hatırlamıyorum. İkide bir mutfağa gidiyor. Onun çayının demlenmesi 50 dakika sürüyor. Bence onunki çay yapmak değil, çayla ön sevişme. Biz görmüyoruz ama öpüp okşadığını, sevgi sözcükleri fısıldadığını, eliyle çayı kontrol ettiğini söylüyor. Zaten o her şeyi aşkla yapıyor.
Ve sonunda öyle bir çay sunuyor ki, tadını unutabilmeniz mümkün değil. Yalçın Küçük gibi. Onunla söyleşinin tadı da kalıyor insanın hafızasında...
SEÇİLMİŞ AİLELER Kimseye husumet beslemiyorum ben. Ama bugün Türkiye’de ne yaparsanız yapın bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Mesela Bozer Ailesi vardır. Bu aile, Göle Ailesi’yle evlenmiştir. Asaf Savaş Akad, benim arkadaşım, rektör olur, karısı profesör olur, onun kardeşi dekan olur, Ali Bozer durduğu yerden Dışişleri Bakanı olur, onun kardeşi durduğu yerden rektör olur. Bu böyle devam eder. Bunlar kabiliyetsiz de değildir. Bu değil anlatmaya çalıştığım. Ama bunlar seçilmiş bir ailedir. Benim yaptığım bunu ortaya çıkarmak. |
 | Ben sıradan biri değilim hanımefendi, ben bir devrimciyim Bugüne kadar röportaj yapacağım en zeki insanlardan biri olduğunuz söylendi. Öyle misiniz? - O karar size ait. Ben kendimi aptal görüyorum. Ama siz beni zorlayacak hiçbir soru sormadınız. |
 | Zekam ortaya çıkamıyor!
Her tahlilinizin sonucunda, beğenmek ve beğenmemek olgusu var. Bu ağır bir yük değil mi? Haksızlık da yapabilir insan. Hiç tartışmıyor musunuz kendinizle... - En zeki sorunuz bu!
Teşekkür ederim! |
| |
 | - Her topluma bir estet lazım. Güzeli bilen. Ben kendimi öyle görüyorum. Zaten herkes benden bunu bekliyor. Röportajlarda filan ‘Gülben Ergen’i Meltem Cumbul’u nasıl buluyorsunuz?’ diye soruyorlar. Ben de cevap veriyorum: ‘İlk söylediğiniz hanımefendinin yüzü eğri’ diyorum. ‘Diğerine gelince, ağzını açtığında korkuyorum!’ Sonra ‘Hoca, gerçekten senin söylediğin gibiymiş’ diyorlar. Ben sizin gözünüzüm. Buna inanıyorum. |
 | Bu sizinki, ruhsal bir bozukluk olmasın! - Öyle mi düşünüyorsunuz?
Kabalık etmem istemem ama insanları fiziksel özelliklerine göre yargılama hakkını size kim verdi? Üzerinize vazife mi? İnsana ‘Çüş!’ demezler mi? - Demiyorlar.
Demedikleri için de, siz devam ediyorsunuz... - Toplum benden bunu istiyor. Bana güveniyor. O yüzden çıkıp en sevdiğimiz Nazım Hikmet’in romanı roman değildir diyorum. O zaten kadından da anlamazdı diyorum...
Siz bunları ilgi çekmek için yapıyor olmayasınız...
|
| |
 | - Yok hayır, siz güzel olmayan bir şeye, birine bakıp güzel derseniz, güzellik ölçüsü toptan değişir, bozulur. Ben buna karşıyım. Bir de öyle görünüyor ki, siz sıradan olmamaya çalışan birisiniz ama hep sıradan insanlarla karşılaşmışsınız! Ben sıradan biri değilim hanımefendi. Ben bir devrimciyim.
Devrimci olduğunuz için de kendinizde bu hakkı buluyorsunuz? İnsanların size bu hakkı verdiğini düşünüyorsunuz... - Evet. Onlar söylediklerimi doğru kabul ediyor. ‘Daha da söyle’ diyor. Ben de başkasının cinayetlerini işliyorum. Çünkü onlar işleyemiyor. Ama o cinayetlerin işlenmesi gerekiyor. Ben Camus okuyucusuyum. Bırakın Gülben’i Meltem’i, Türkiye’deki bütün edebiyatçılar Orhan Pamuk dedikodusu yapar, ama onun hakkında yazmazlar. Bense onu öldürüyorum. Ben Latife Tekin’i öldürdüm. Her düzen tanrıcıklar sistemidir. Ben o tanrıcıkları ortadan kaldırıyorum. Doğru yaptığımı kabul edenler çoğaldıkça bu ülke kurtulur...
MEHMET ALİ’LER DE İBRANİ ASILLI Mehmet Ali Alabora’ya ‘Yalçın Küçük, bütün Mehmet Ali’ler İbrani asıllıdır diyor’ demişler. Çocuk da çok dürüst davranmış: ‘Biz Selanikliyiz. Ama Bezmen ve İpekçi Ailesi gibi eğitim yapmıyoruz’ demiş. En önemli noktaya geliyoruz: Ben bu işe başladığım zaman Türkiye sabetaizmi deklarasyona hazırlanıyordu. Durdular tabii. Oysa benim yaptıklarım Türkiye sabetaizmine karşı değil. İnsan niye gizli yaşasın? Ama işte bazıları gizlemeyi tercih ediyor. İsmail Cem ısrarla ‘Ben değilim’ diyor. Aynı aileden olan Cemil İpekçi ‘Biz haham ailesindeniz’ diyor.
Ayşe Arman Hürriyet 06. Haziran 2004 ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ |
 | Atatürk değil Latife Hanım Sabetaist
Ama ben sizi uyarmıştım. Yalçın Küçük röportajı birkaç gün devam edecek demiştim. Kafası bu kadar farklı çalışan biriyle uzun zamandır konuşmamıştım. Türkçesi, siz isteseniz de istemeseniz de, anlattıklarına itibar etseniz de etmeseniz de (hepsine etmeyin zaten, o da bunu rica ediyor!) bu renkli profesörle söyleşimize kaldığımız yerden devam ediyoruz... |
 | Yani n’olur kekeme biri, talk şovcu olduysa... Bu, dünyanın sonu mu? - Değil ama olamaz efendim! Dünyanın hiçbir yerinde olamaz. İbrani kökenli değilse tabii... Beyaz’ı da İbrani kökenli yaptınız yani! - E tabii. İyi de bunun ne önemi var? - Ne demek ‘Ne önemi var?’ Hanımefendi, sizi de hiçbir şey ilgilendirmiyor! Tabii siz, hayatınızı yaşıyorsunuz...
Siz de yaşayın hocam! Sizi niye ilgilendiriyor?
|
| |
 | - Çünkü ben plancıyım. Benim bu ülkeyle bir iddiam var. Sizden farklı olarak devrimciyim. Bugünkü pisliğe, dejenerasyona ve kokuşmuşluğa tahammül edemiyorum. Bana Sabetaistler içlerinden haber gönderiyor: ‘Hoca haklısın’ diyor. ‘Yüzde 30’umuz Türkiye’ye sadık kaldık. Yüzde 70’imiz değiliz.’ Tek dileğim bana karşı çıkılması. Tezlerimi tartışsın ve bana karşı çıksın insanlar. Çünkü söylediklerime fazlasıyla inanıyorlar.
Hoppala! Siz de inanmıyor musunuz söylediklerinize... |
 | - Bakın hanımefendi, inanıyorum tabii. Ben Karamürsel sepeti değilim! Ama meseleye bilimsel bakıyorum. Söylediklerimin hepsinin doğruluğuna inanmıyorum. Bilimsel kuşku duyuyorum. Ama bu Türk milleti, kendisi için acı çeken insanlara daha bir yaklaşır. Bana da öyle yapıyorlar. ‘Hocam hocam’ diye etrafımda pervane oluyorlar. Bunu bildiğim için de korkuyorum... |
 | Siz gerçekten benim bildiğim kimseye benzemiyorsunuz! - Benzemem tabii. ‘Çok itibarım var, çok kitabım var, ben bir profesörüm’ demedim. Gittim Paris’te öğrencilik yaptım. Kürtçe’nin lehçelerini öğrendim, Farsça da öğrendim...
Kaç dil biliyorsunuz? - Üç dili çok iyi kullanıyorum: Fransızca, Rusça ve İngilizce. Kürtçem de iyidir. Hem Sorani hem Kırmançi öğrendim. Şimdi de İbranice öğrenmek istiyorum.
Siz ‘Bütün Sabetaistler tu-kakadır’ demiyorsunuz değil mi?
|
| |
 | - Ne münasebet. Yazdıklarımın bir kısmı Sabetaistler tarafından makbul görülür. Elimde bir film var: ‘Son Dönme.’ 92 yılında Türkiye’de gizli çekilmiş, 97’de Paris’te televizyonda bir kez gösterilmiş. İzmir’deki konferansımda arka odada izlettim. Burada konuşanlar var. Ben onları yürekli kabul ediyorum. Esen Esin. Fatma Arın. Bezmenler... Bunlar ‘Biz açıklanmak istiyoruz’ diyorlar. Ben gizli kalmayı tercih eden kabiliyetsizleri afişe ediyorum. Çünkü onların bu ülke için zararlı olduğunu düşünüyorum. Benim çalışmalarım ve Soner Yalçın’ın kitabı ortaya şunu çıkardı: İslam da aslında Yahudiliğin kontrolünde. Ve pek çok şey yanlış biliniyor.
Ne gibi? - 15 ve 16. yüzyılda İspanya ve Portekiz’den Yahudiler kovulmadı. Din değiştirenler kovuldu. Sebebi de şu: Tıpkı bugün olduğu gibi bütün yerlere onlar hakimdi. En büyük din adamları Kripto Yahudi’ydi. Ama Hıristiyan görünürdü. Bunları ben icat etmedim. Şu kitabın adı nedir? Cedid el İslam. Kripto Yahudilere İran’da verilen ad. Yıllarca sokakta Müslüman olmuşlar, evde Yahudi. Bizde de böyle çok insan var. Sokakta Türk Müslüman, evde Yahudi.
İyi de siz bu tezlerinizle ne yapmaya çalışıyorsunuz? Milli değerlerin varlığını mı sarsmak istiyorsunuz? Bu ülkedeki insanların ‘Aslında ben kimim?’ demesini mi istiyorsunuz? Nedir yani! - Benim temel ilkelerimden bir tanesi şudur: Bilim devrimcidir. Gerçeği yazmanın kendisi güzeldir. Kant da ‘İyiliğin kendisi iyiliktir’ demiştir. Benimki de o hesap.
Atatürk’ün durumu nedir? Sizce, o da mı İbrani kökenliydi? - ‘Yalçın Küçük ve Soner lafı buraya getiriyor’ diyenler gayri samimi. Bütün bu anlattıklarımdan Mustafa Kemal’e bir sonuç çıkmaz. Eşi Latife Hanım’ın Sabeaist olması da bu durumu değiştirmez. 19. yüzyılda Sabetaistler arasında evlilik yasağı vardı. Cemaat, bu yasağı ancak şöyle bozardı: Osmanlı’da gerçekten yükselebilecek İbrani kökenli olmayanlarla kızlarını evlendirirdi ama doğacak çocukları İbrani olarak yetiştirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal’le Latife’nin çocuğu yok. Zaten Mustafa Kemal’in İbrani kökenli olduğuna dair bir belge de yok. Bulamazsınız da. O fakir aile çocuğuydu, fakirlerin istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanım böyledir...
Yine kafam karıştı... - İsmet İnönü, Sabetaist değildi ama eşi öyleydi. Dolayısıyla doğan çocuklar İbrani kökenlidir ve öyle yetiştirilmiştir. Ortada belge olmamasına rağmen dönmelik ve Yahudilik üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun, ‘Mustafa Kemal de bizdendir’ iması vardır. Şişli Terakki’nin yayınlarına bakın ya da İnternet’e girin dünya literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakın, hepsinde Mustafa Kemal’in kuvvetle böyle olduğunu ima edilir. Oysa gerçekte onun İbrani kökenli olduğuna dair bir arşiv bulunamamıştır. Zaten o geldiği yerlere hakkıyla gelmiştir...
ABİ BEN SENİ ÇOK SEVERİM Bugün pek çok internet sitesinde bana küfrediliyor. Edilsin. Emin Çölaşan da hakkımda çok kötü şeyler yazdı. Yazsın. Bu onu sevmemi engellemez ki. Karım Temran şöyle der: ‘Bu Yalçın var ya, acayip bir adamdır, gider o Emin«le bile buluşur!’ Haklı. Buluştum. Hem de çok yeni. 10 gün önce. Birlikte yemek yedik, konuştuk. Emin, ‘Abi, ben seni çok severim’ dedi. Ben de ‘Emin, ben de seni severim’ dedim. O, ‘Yok abi, ben seni daha çok severim!’ dedi...
Ayşe ARMAN Hürriyet 07.06.2004 ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~ |
 | German - Zübeyde Hanım
İsterseniz önce Tülay German'dan başlayalım. Soyadı bildığım kadarıyla Türkçede bir mânâ ifade etmiyor ama İngilizcede "Alman" demek.
1935 yılında istanbul'da doğdu. 1961'de kurulan Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) (Türkiye İşçi Partisi) yazıldı: Erdem Buri'nin Moda'daki evi belki bir anlamda TİP "seminerlerinin" sürekli yinelendiği, düzenlendiği mekandır o günlerde. Aziz Nesin'den Yaşar Kemal'e Atıf Yılmaz'dan Metin Erksan'a Türkiye'nin en aydınlık beyinleri bu mekanda biraraya geliyorlardı. Bu Fransız'ların pek ünlü "salon" geleneğinin İstanbul'daki yansımasıdır da. Tülay German bu "okul"dan diplomalıdır.
Daha sonra Erdem Buri ile evleniyor. Peki kim bu Buri? 21 Şubat 1925 doğumlu Erdem Buri Osmanlı döneminin ünlü vezirlerinden Suphi Paşa'nın torunu, Hamdullah Suphi ve Suat Derviş'in de yeğeni. Feriköy’de medfun Kimyacı M. Emin Derviş Paşa (1817-1878) Suat Derviş’in dedesi.
Bu arada Suat Derviş, opera sanatçısı Semiha Berksoy ve dönemin bir başka genç yazarı Cahit Uçuk Nazım Hikmet'in gönlünü kaptırdığı kadınlardan.
Türkiye Komünist Partisi (TKP) (Gizli) liderlerinden Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş'in eşidir. Suat Derviş de hem komünist militandır hem de çok iyi bir yazar ve gazetecidir. Fosforlu Cevriye onun kaleminden çıkmıştır.
Adı Mustafa Kemal tarafından bir içki sofrasında konan Erdem Buri, paşa dedesinin veya dayısının yollarını değil, Suat Derviş ile Reşat Fuat'ın yolunu seçti. Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) (Türkiye İşçi Partisi) kaydoldu.
Erdem Buri (Bu soyismi ne demekse M. Kemal'e sormak lâzım. Bilhassa İsviçre'de bu isme tesadüf ediliyor)'nin bir başka yakını daha var: Güngör Mimaroğlu. O da Buri'nin teyzesi. Kendisini anlatan bir yazıda şunlardan bahsediliyor:
"42 yıldır New York'ta yaşayan bir Türkiye'liyim. Rüstem Batum'un annesi, İlhan Mimaroğlu'nun eşiyim. İstanbul'un çok özel bir semti olan Moda'nın tam göbeğinde doğdum.
Babam ve amcam, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin üst düzey bürokratlarıydı ve arka arkaya öldüklerinde aile maaşları dul ve yetim maaşlarına dönüştü. O nedenle de Dame de Sion'a hazırlanırken birden Erenköy Kız Lisesi'nde buldum kendimi. O dönemin en iyi kız liselerinden biri olan Erenköy Kız Lisesi babamın seçimiydi.
Ben büyürken evimiz bir kültür-sanat yuvasıydı adeta. Adnan Benk, Haldun Taner, Yaşar Kemal, şimdi adı aklıma gelmeyen ve o günlerde ünlü olan şairler, yazarlar, politikacılar eksik olmazdı. Daha daha çocukluğumda evin belli başlı misafirleri Hasan Ali Yücel, Hamdüllah Suphi ve Şükrü Kaya idi. İlhan Mimaroğlu, kuzenim Erdem Buri'nin en yakın arkadaşıydı ve kendisi ile onun sayesinde tanışmıştım."
Bu akrabalık zincirine bir halkayı daha, Soner Yalçın'ın Efendi kitabının 350. sayfasından bir alıntı yaparak ekleyelim: "Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın yeğeni T.K.P. genel sekreterliği görevinde bulunan Fuad Reşad Baraner'di. Baraner'in eşi dönemin ünlü yazarı, TKP'li Suat Derviş de (Saadet Baraner) 25 Ağustos 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesinin haberine göre Serbest Cumhuriyet Fırkası'na katılmıştı." Yalçın Küçük, Tekeliyet-I, s. 245'te te yer alan şu notu da ilâve edeyim; American Jewish Comitee'nin arşivinde Yahudi Devleti yandaşı olarak kaydedilen Nizamettin Nazif'e gelince; Tasos'da doğmuş, Drama Rüştiye'si'ni bitirmiş, Kurtuluş Mücadelesi'ne katılıp, gazetecilik yapmış ve tarihi romanlar yazmıştır. Türkiye Komünist hareketinin tanınmış simalarından, Derviş Ailesi'nin kızı, Suat Derviş ile evlendiği bilinmektedir; Suat Hanım, N. Nazif'ten önce, S. C. Berksoy, S. İzzet Sedes ve sonra da Mustafa Kemal'in teyzesinin oğlu olmakla maruf ve Türkiye Komünist Hareketi'nin kahramanlarından R. Fuat Baraner ile evlenmişti. Nazif kurtuluşçu, komünist ve islamcı oldu. 1979 yılında öldüğünde, Habib Edip Törehan'ın Yeni İstanbul gazetesinde yazıyordu, Nazif'in sabetaycı olduğunu düşünebiliriz. Faruk [TR-FORUM] http://www.sabetay.50g.com/Mardin/Barzani/Yalcin/yalcin.html | |
|
Son Güncelleme ( Çarşamba, 17 Ekim 2007 )
|
|