Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow YOLSUZLUK EKONOMİSİ
YOLSUZLUK EKONOMİSİ PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Çarşamba, 09 Mayıs 2007

Tüm bu yolsuzluklar sonucu, Türkiye'nin dış ve iç borçlarına eşit bir kaynağın hortumlandığı rahatça söylenebilir. Bu rakam 250 - 300 milyar dolar arasında değişmektedir. Daha açıkçası, milyarlarca dolarlık kamu kaynağı, çeşitli dönemlerde belli kişi ya da gruplara peşkeş çekilmiştir. 73 milyon yurttaştan alınan vergiler, devleti kendisine gelir kapısı olarak gören 300 aileye hortumlanmıştır.

 

YOLSUZLUK EKONOMİSİ   01.04.02  “Günümüzde gelişmiş ülke olmanın ölçütlerinden biri de, yolsuzluklarla savaşımda ve yönetimde saydamlığın sağlanmasında elde edilen başarıdır.

Toplumda etik değerleri ve hukuk kurallarını bozan, dar bir çevreye kamu kaynaklarından büyük çıkarlar sağlanmasına olanak veren, yetersiz kaynakların eşitlik ve adalet ilkelerine aykırı biçimde kullanılmasına yol açan siyasal, yönetsel ve ekonomik yolsuzluklarla savaşım, üzerinde özenle durulması gereken bir konudur.”

(Ahmet Necdet Sezer – Cumhurbaşkanı, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı'nca (TESEV) düzenlenen "Yolsuzlukla Mücadele" konulu toplantıda yaptıkları konuşma. İstanbul - 15.02.2002)




Sayın Cumhurbaşkanımız, yukarıya alıntısını yaptığımız açıklamasında, “siyasal, yönetsel ve ekonomik” yolsuzluklarla savaşımdan söz etmektedir. Bu açıklama yolsuzluğun üç temel ayağını vurgulaması açısından çok önemlidir. Çünkü yolsuzluk, tek başına gerçekleştirilecek (hırsızlıktan en büyük farkı da budur), bir eylem değildir. Daha açık bir anlatımla bürokrasinin (yönetsel), çıkarcı işadamının (ekonomik) ve bu ahlak dışı paylaşımdan pay kapmaya çalışan politikacının (siyasal) katkısı olmadan gerçekleşemez.

Yolsuzluk genelde, kamusal gücün, özel çıkarlar için kötü kullanımı şeklinde tanımlanmaktadır. Aslında tanımı nasıl yaparsak yapalım, yolsuzluk olgusunun temel omurgasını “çıkar ilişkisi” oluşturmaktadır. Bu ilişki sonucu taraflar, yasalara aykırı olarak, kamu kaynaklarını kişisel çıkarları için kullanmakta ve dolayısıyla toplumsal yozlaşmaya ortam hazırlamaktadırlar. Oysa olması gereken, bir ülkede yurttaşların ödedikleri vergilerin, yasalara uygun olarak, toplumun çıkarları için kullanılmasıdır.

Kuşkusuz yolsuzluk olgusu karmaşık ve çok boyutlu bir olaydır. Örneğin siyasal amaçlı yatırımlar da yolsuzluğun bir başka şeklidir. Bir kamu kaynağının ülkenin gereksinim duyduğu öncelikler dikkate alınmadan, bir bakanın seçim bölgesine yapılması da bir yolsuzluktur. Çünkü söz konusu bakan, bir kamu kaynağını ülkenin çıkarları doğrultusunda değil, bir dahaki seçimlerde nasıl Parlamentoya gelebilirim hesabıyla, kendi çıkarları doğrultusunda harcamış olmaktadır. 2002 yılında ekonomik olmadığı için kapatılan havaalanları bunun tipik örneğidir.

Yolsuzluk bir çıkar ilişkisi üzerine kurulduğuna göre, ekonomide sapmalara yol açması doğaldır. Çıkar ilişkisinin büyüklüğü, aynı zamanda sapmanın da büyüklüğünü gösterir. Bu tür çıkar ilişkilerinin, bürokratik ya da siyasal ayağında “rüşvet” önemli bir yer tutmaktadır (1).*********** Yasa dışı kaynak transferi dediğimiz bu olgu, gelir dağılımını bozması yanında, toplumsal ilişkilerin yozlaşmasına da ortam hazırlar.

Rüşvetle birlikte ele alınması gereken yolsuzluğun bir diğer özelliği de, yukarıda da belirtildiği gibi, karmaşık bir yapı sergilemesidir. Yolsuzluğa kaynaklık eden ilişkinin gizlenmesi, işlemlerin yasalara uydurulma çabası, çıkar sağlayanların etkinliği ve bulundukları konumlar, bu karmaşık olguyu çözmemizi zorlaştırır. Bu bilindiği içindir ki gelişmiş ülkelerde, uzman kuruluşlar oluşturulmuş, özel bir eğitimden geçen denetim elemanları, yolsuzlukla savaşımda etkin bir konuma getirilmişlerdir. Bazı ülkelerde sadece yönetimin ya da polisin değil, yargının da uzmanlaştığını görüyoruz. Yolsuzluğa ortam hazırlayan karmaşık ilişkilerin çözümlenmesi ve sağlıklı tahlili ihtisas mahkemelerinin kurulması ihtiyacını doğurmuştur.

Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus da, yolsuzluğun belgeli olduğu gerçeğidir. Yolsuzluğu hırsızlıktan ayıran ikinci temel özellik de budur. Çünkü yolsuzluk bir kamu kaynağının kullanımı ile ilgili olduğundan, bürokrasinin bu kaynak kullanımını belgelendirmesi gerekmektedir. Ancak buradaki belgelendirmenin, aynı zamanda “yolsuzluğu peçeleme” amacı taşıdığını da unutmamamız gerekiyor. Yolsuzluk olgusunun karmaşık bir yapı sergilemesi bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yolsuzluğun bürokratik ya da siyasal ayağını oluşturan rüşvetin belgelendirilmesi bu nedenle çok zordur ve sabırlı bir çalışmayı gerektirir. Çünkü, “yolsuzluğu yapanlar, kamu gücünü ellerinde bulunduranlardır. Bu kişilerin görevleri ne denli önemli ve yetkileri ne denli büyükse, bunların yolsuzluklarının ortaya çıkarılması, çıkarılsa bile cezalandırılmaları da o denli güçlük göstermektedir. Çünkü, bu gibi kişiler çoğu zaman, soruşturmaları engelleyebilecek, soruşturmayı yapanların o görevlerden uzaklaştırmalarını sağlayabilecek, yolsuzluk soruşturmalarının sonuçlarının açıklanmasını önleyebilecek konumdadırlar.” (Prof. Dr. Çetin Yetkin – Türkiye’nin Varlığına Ağır Saldırı: Yolsuzluk – Yeniden Müdafaa-i Hukuk Dergisi – Sayı 33-2 Sh.37)

Kuşkusuz yolsuzluğun yaygınlaştığı toplumlarda buna uygun kültür de yaratılır. İnsanlarda duyarsızlık, kısa yoldan köşeyi dönme mantığı egemen olur. Bu tabloyu Prof. Dr. Emre Kongar, şu çarpıcı satırlarla anlatmaktadır. “Herkesin rüşvet aldığı” bir yapı içinde, birey ile sistem arasında bir kısır döngü oluşmakta, bireyler sistemi, sistem de bireyleri besler hale gelmektedir. Sonuç olarak, bugün Türkiye başta politikacılar olmak üzere, herkesin rüşvet aldığı , rüşvetin günlük yaşamda ‘normal’ bir uygulama olduğu, insanların politikaya ‘köşeyi dönmek’ için girdiği ve rüşvet alarak ‘köşeyi döndüğü’ ve rüşvet alanların, aldıkları rüşvetin yanlarına kar kaldığı bir ülke halini almıştır.” (Kamuda Rüşvetin Toplumsal Nedenleri konulu bildiri-sh.7). Kongar’ın bu gözlemini, sokaktaki sade yurttaşa aktardığınızda, size aynen katıldığını söyleyecektir. Çünkü bu devleti, kar amaçlı bir şirket gibi yönetmenin faturası budur. Ve biz bugün bu ağır faturanın bedelini toplum olarak ödüyoruz.

Yolsuzluk ekonomisini büyüten -meşrulaştıran- uygulamalar
Biz bu noktaya nasıl geldik? Öncelikle bu sorunun yanıtını aramak durumundayız. Çünkü yolsuzluk ekonomisi, hukuki temellerini bulmadan bu denli büyük boyutlara ulaşamaz ve derinleşemez.

Yolsuzluk olgusunun kurumsallaşmasına yol açan uygulamalar büyük ölçüde 1985 sonrası izlenen ekonomik politikalardan kaynaklanmıştır. Bu dönemde alınan bazı kararların temelinde kayıtdışı parayı ekonomiye kazandırmak vardı. Ancak bu yapılırken, çetelerle, mafyayla adeta işbirliği yapılmış, bu kişilerin toplumda saygın kişiler olmalarına çalışılmıştır. Dönemin Başbakanı, eski kaçakçıların, birer işadamı olduklarını açıklamıştır. Kara para umut olarak görülmüştür.

Bu anlayışı egemen kılmak isteyen dönemin iktidarları, hukuku da kendi anlayışlarına uydurmaya çalışmışlardır. Bu amaçla yapılan bazı düzenlemeleri ve doğurduğu sonuçları şöyle sıralayabiliriz.

1. Yasalarda değişiklik yapılarak, bankalarda isimsiz hesap açılmasına olanak sağlanması. Bu hesabın vergi yasalarındaki adı “sırdaş hesap”tı. Böylece rüşvet alanların, yolsuzluk yapanların aldıkları paraları korkusuzca bankalara yatırıp, rüşvet kaynaklı birikimlerini değerlendirmelerine olanak sağlanmıştır.

2. Servet beyanının kaldırılması. Yolsuzluk ekonomisinin önündeki ikinci önemli engel, vergi yasalarında yer alan “servet beyanı” kurumuydu. Bu kurum da 1980 sonrasında yapılan bir değişiklikle yürürlükten kaldırıldı. Böylece Maliye denetim elemanlarının “nereden buldun?” sorusunu sormalarına yasal olarak engel olundu.

3. Merkez bankasınca yapılan altın satışlarında kimlik tespiti uygulamasından vazgeçilmesi. Böylece kayıtdışı altın satışları özendirilmiş oldu...

4. Hayali ihracatın bir politika olarak benimsenmesi ve bu konuda yapılan denetimlerin Başbakanlık genelgeleriyle engellenmesi. 1980 sonrası bir taraftan yurt içindeki karaparayı aklayan uygulamalar yaparken, öte yandan yurt dışında bulunan karaparanın da yurda getirilmesi için çaba harcandı ve bunun da alt yapısı oluşturuldu. Bunun da bilinen tek yolu “hayali ihracat”tı. Bunun için önce kambiyo mevzuatı değiştirildi. Ardından, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde (!) yeni gümrük kapıları açıldı. Artık hayali ihracat için de hukuki altyapı oluşturulmuştu. Türkiye’de üretilmeyen mallar bile ihraç edilmiş gösterilerek, vergi cennetlerindeki paralar Türkiye’ye getirildi. Böylece bir yandan karaparalar aklanırken, öte yandan hayali ihracatçılara Hazineden milyarlarca dolarlık “vergi iadeleri” yapıldı. Soygun o kadar tatlıydı ki, bir yandan hayali ihracatçı karaparasını aklarken, öte yandan bu aklamanın karşılığında devletten vergi iadesi alıyordu. Ancak hayali ihracatın önündeki en büyük engel devletin denetim elemanlarıydı. Bu engel de yayınlanan iki Başbakanlık yazısıyla aşıldı. 22.04.1987 ve 12.11.1987 tarihli yazılarla “...incelemeye alınmış dosyalardan incelenmesi tamamlanmış henüz raporları işleme konulmamış dosyaların raporları ile birlikte, incelenmesi devam eden dosyalar ile incelemeye başlanmamış dosyaların en kısa zamanda Devlet Planlama Teşkilatına intikali istenmiştir.” (10/5-8 Esas Numaralı Meclis Araştırma Komisyonu Raporu sh.110)

Hayali ihracatla ilgili soygunun boyutu, son yıllarda yaşadığımız banka soygunlarının boyutundan çok daha büyüktü. Mızrak çuvala sığmayınca, TBMM’de bir araştırma komisyonu kuruldu. Yapılan çalışmalar sonucunda soygunun tüm boyutları ortaya kondu. Araştırma komisyonu raporu üzerine konunun soruşturulmasına karar verildi. Ancak soruşturma komisyonu raporuna dayanak yapılan bir bilirkişi raporuyla, “...Bakanların hayali ihracat olarak nitelendirilen suçlarla ‘illi olan’ bir fiil veya tasarruflarına rastlanmış bulunulmamaktadır.” denilerek olay Parlamento kararı ile aklanmıştır. (Bilirkişi Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları – A.Ü. Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi – 27.12.1994 tarihli Bilirkişi Raporu)

5. Sık aralıklarla vergi afları çıkarılması. Toplum bu konuda o kadar kötü koşullandırıldı ki, her yeni iktidar döneminde bir vergi affı uygulaması “yeni bir beyaz sayfa açma” gerekçesiyle gündeme getirildi. Oysa vergi affı, “yapanın yanına kar kalır” düşüncesinin toplumda yerleşmesine ortam hazırlamıştır.

6. İmar aflarının kötüye kullanılması ve yozlaştırılması. Bu kararlar, Hazine arazi ve arsalarının yağmalanmasına yol açmış ve çarpık kentleşmeyi ortaya çıkarmıştır.

7. Yargının sorunlarına ilgisiz kalınması. Her adli yılın açılış törenlerinde, yargının sorunları, ısrarla dile getirilmesine karşın, gerekli yasal değişiklikler yapılmamış ve yargı sistemi toplumda sorgulanır hale gelmiştir. O kadar ki, Adalet Bakanlığı bu sorunu 1997 mali yılı bütçe gerekçesine dahi taşımıştır. (2) ************

8. Bürokrasinin siyasallaştırılması ve politikada "ben kadromla çalışırım" düşüncesinin egemen kılınması. Bürokrasi iyi çalıştığı, etkin ve verimli olduğu sürece, halka hizmet sunan bir kurum olarak ortaya çıkar. Ama bürokrasinin siyasallaştırılması, bürokrasiyi halka değil, iktidardaki siyasal partinin yandaşlarına hizmet sunan bir kuruma dönüştürür. Bu yapı da beraberinde çıkar birlikteliğini getirir.

9. Sendikasızlaştırma - Örgütlü toplum olmanın engellenmesi. Örgütlü toplum, duyarlı toplum demektir. Özellikle sivil toplum örgütlenmesinin güçlü olduğu ülkelerde, siyasal dengeler daha sağlıklı kurulur ve siyasal partiler topluma karşı kendilerini daha sorumlu hissetmeye başlarlar. Çünkü olumsuz eleştiriden, duyarlı toplumlar daha hızlı etkilenir ve tepki verirler.

10. Emek harcamadan, üretmeden, "köşeyi dönme" düşüncesinin kamu kaynaklarına dayandırılması. Bu eğilim, özellikle kamu bankalarının içinin boşaltılmasına ortam hazırlamıştır.

11. Yolsuzlukla suçlananların cezalandırılmaması, dolayısıyla "yapanın yanına kar kalır" düşüncesinin topluma egemen olması. Paranın gücünü bütün değerlerin üzerinde görme anlayışı ve bu anlayışın doğal sonucu olarak toplumu küçük görme, aşağılama, adam yerine koymama davranışının bazı çevrelerde yerleşmesi.

12. Denetimin siyasal amaçlarla kullanılması – etkisizleştirilmesi. Denetim elemanlarının siyasal baskılardan arınmadığı bilinen bir gerçektir.

13. Rüşvetin kurumsallaşması. Bir toplumda, yozlaşmanın derinlik kazanmasıyla birlikte rüşvet de kurumlaşır. Türkiye’de de yaşanan olaylar ve bu olaylara karşı tepkisiz kalan toplum, rüşveti bir anlamda kurumsallaştırmıştır. Nitekim bir soru önergesine yanıt veren Maliye Bakanı Sümer Oral, rüşvetin kurumsallaştığını şöyle itiraf etmektedir. “...bir suç olan rüşvetin ortaya çıkarılması, kayıt ve belgeyle ispatı kolay olmadığından diğer nedenlerin yanında bu nedenle de, giderek yaygınlaştığı, kullanılan bedellerin boyutlarının alabildiğince büyüdüğü ve hatta kurumsallaştığı görülmektedir.” (Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğünün 09.07.1999 tarih ve 26803 sayılı yazısı)

Bu arada rüşvetin, iyi çalışmayan bürokrasiyi harekete geçirdiğini de belirtmemiz gerekiyor. “... Rüşvet alan karar verici bir anlamda bir işi yapmak için söz vermekte yada başka bir deyimle rüşvet alma ile belli bir işi yapmaya zorlanmaktadır. Bu mekanizmanın teknik açıdan bürokrasinin etkinliğini artırıcı rol oynadığı söylenebilir. Nitekim özellikle kurumsallaşmış rüşvet biçimlerinin ağır, irrasyonel ve gayri ekonomik çalışan bürokratik mekanizmayı harekete geçirdiği ve rüşvetle beraber işlerin çabuk, ekonomik yürütüldüğü bilinmektedir. Salt günlük gözlemlerle toplumda halkın kamu bürokrasisinden beklediği bazı hizmetlerin çabuk ve etkin bir biçimde yerine getirilebilmesi için belli bir fazlayı ödemeyi olağan saydığı ileri sürdüğü sürülebilir. Kısaca ifade etmek gerekirse, rüşvet ilişkisi bürokrasinin etkinliğini arttıran ve karar vericinin görevini yerine getirmesini sağlayan bir etkileşimi oluşturmaktadır.” ( Rüşvet Kuramı – Dr. İlhan Tekeli – Dr. Gencay Şaylan Amme İdaresi Dergisi Cilt 7 Sayı 3 Eylül 1974 Sh. 92)

Bu gözlemi doğrulayan bir çalışma Anadolu Üniversitesi tarafından yapılmıştır. Gümrük teşkilatında yapılan bir çalışmaya göre, gümrük görevlilerinin yüzde 52.2’si hediyenin, yüzde 65.3’ü bahşişin rüşvet olmadığını düşünüyor. Gümrük çalışanlarının yüzde 9.9’u ise rüşvetin ücret adaletini sağladığını savunuyor.


Önce hukuk...
Yolsuzlukla mücadelenin ön koşulu, sağlıklı bir hukuk altyapısının oluşturulmasıdır. Çünkü yasaların yetersizliği, yargının etkin olmamasına yol açar. Böyle bir tablo da, yolsuzluğu özendirir, “yapanın yanına kar kalır” mantığını toplumda egemen kılar. O nedenledir ki, bir ülkede samimi olarak yolsuzlukla savaşılacaksa, öncelikle sağlıklı bir hukuksal altyapının oluşturulması gerekir.

Türkiye bu konuda son yıllarda bazı ciddi adımlar atmıştır. Nitekim son yıllarda bazı yolsuzluk olaylarıyla ilgili soruşturmalar bu yasalara dayanılarak başlatılmıştır. Yolsuzluk ekonomisiyle mücadele için çıkarılan bu temel yasaları şöyle sıralayabiliriz.

• 13.11.1966 tarih ve 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Yasa.

• 29.07.1999 tarih ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Yasası. (06.12.2001 tarih ve 4723 sayılı Yasayla, 4422 sayılı Yasada değişiklik yapılmış ve Türk Ceza Yasasının 313 ve 314. maddeleri kapsamında işlenen suçların Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülmesi uygulamasına son verilmiştir.)

• 02.12.1999 tarih ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Yasa

Kuşkusuz bu yasaların dışında, yolsuzlukla mücadelede aşağıdaki yasalar da önemli bir yer tutmaktadır.

• 765 sayılı Türk Ceza Yasasının çeşitli maddeleri (Görevi kötüye kullanma, Görevi ihmal, Evrakta sahtecilik, Rüşvet, Zimmet, İhtilas vb. suçlar)

• 19.04.1990 tarih ve 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasası.

• 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Yasa

Ancak bu yasaların yeterli olduğu söylenemez. Uygulamayla birlikte bu yasalarda bazı ciddi eksikliklerin olduğu görülmüştür (3). **********

Yasa çıkarmak yeterli mi?
Kuşkusuz sadece yasa çıkararak yolsuzluluklarla mücadele etmenin yeterli olmadığı açıktır. Bu konuda özellikle toplumun duyarlı olması çok önemlidir. Toplumun duyarlılığı, bu konuda bir toplumsal kültürün oluşmasına bağlıdır. Sahibi olduğu bankanın içini boşaltan bir kişinin, tahliye olduktan sonra binlerce kişi tarafından bir kahraman gibi karşılanması ve kendisine ait televizyon kanalında kendisine yapılanın bir haksızlık olduğunu söylemesi ve bu nedenle de alkışlanması, toplumdaki çürümeyi göstermesi açısından gerçekten de ibret vericidir.

Toplumsal duyarlılığın yaratılmasında en büyük etken, halkın sorgulama alışkanlığını edinebilmesidir. Yurttaş, oy verdiği politikacının kendisine hesap verebilmesini isteyebilmelidir. Örneğin, halkına hesap veremeyen bir politikacının, seçimlerde oy toplaması, o toplumda, yolsuzlukla savaşım konusunda bir toplumsal kültürün oluşmadığını gösterir. Kaldı ki, toplumun duyarlılığı sadece yolsuzluk olayının ortaya çıkarıldığı anla sınırlı kalmamalı, yolsuzluk olayı, yargılama aşamasında da izlenmelidir. Bu talep toplumdan gelmeli ve medya da bu izleme görevini sonuna kadar yerine getirmelidir. Böylece yolsuzluk konusunda toplumun duyarlılığı diri tutulmalıdır.

Yolsuzlukla savaşımda sağlıklı bir toplumsal kültürün oluşmasına katkı verecek esas olgu, sivil toplumdur. Sivil toplum örgütleri, kamu kaynaklarının, kamu yararına kullanılıp, kullanılmadığını izlemeli, yolsuzluk olaylarını, sonuç alınıncaya kadar izlemelidir. Bu konuda halkı aydınlatmalı, medyaya sorunların üzerine gitmesi için toplumsal baskı kurmalıdır.

Kaynakların kullanımı
Yolsuzluk olgusunun yaygın olduğu ülkelerde, varolan sınırlı kaynakların gerek dağılımında ve gerekse kullanımında ciddi dengesizlikler oluşur. Çünkü, kaynağın kullanımını, ekonominin gerekleri değil, yolsuzluk olgusunu besleyen karar mekanizmaları belirlemeye başlar. Kuşkusuz böyle bir yapı, ekonomide çarpıklıklara yol açar, sağlıklı büyümenin önünü tıkar. Örneğin, yolsuzluk konusundaki bir soruya yanıt veren Ankara Sanayi Odası Üyelerinin %58’i, bu konunun işleri üzerinde çok güçlü bir engel oluşturduğu kanısını taşıdıklarını beyan etmişlerdir. (Türkiye’de ve Dünya’da Devlet - Özel Sektör İlişkileri. ASO - Ankara 2000 sh 43 )

Sağlıklı bürokratik yapı...
Burada altının çizilmesi gereken bir diğer konu da, yolsuzluk ekonomisiyle mücadelenin zaman zaman salt polisiye bir olay olarak görülmesidir. Bu yanlıştır. Çünkü yolsuzlukla mücadele, salt polisiye önlemlerle yürütülemez. Yukarıda da belirtildiği üzere, yolsuzluk olgusu oldukça karmaşık bir yapı sergilemektedir. Günümüzde uluslararası ilişkilerin gelişmesi, ekonomik ilişkilerin de karmaşık bir yapı sergilemesine yol açmıştır. Bu karmaşık ilişkileri sağlıklı tahlil edecek uzmanların sadece Maliyede değil, yolsuzluk ekonomisi ile mücadele edecek olan poliste de, yargıda da olması gerektiği açıktır. Ancak açık yüreklilikle belirtelim ki, Türkiye bu konuda ciddi bir uzman açığı ile karşı karşıyadır. Polisin yolsuzluk olayını nasıl algılandığını bir soru önergesine verilen bir yanıtta açıkça görüyoruz. İçişleri Bakanlığının, 2001 yılında yapılan bazı operasyonlarla ilgili olarak bir soru önergesine verdiği yanıtta, “yolsuzluk ve usulsüzlüklerle mücadele amacıyla yapılan operasyonların ülke ekonomisine katkısı 3,5 katrilyon lirayı aşmaktadır...” demektedir. Sayın Devlet Bahçeli imzasıyla, polisin gerçekleştirdiği 12 yolsuzluk operasyonun ülke ekonomisine katkısı şöyle sıralanmaktadır.

- Paraşüt Operasyonu................500 trilyon TL
- Hayal Operasyonu..................100 trilyon TL
- Kasırga 1 Operasyonu............750 trilyon TL
- Kasırga 2 Operasyonu............750 trilyon TL
- Kasırga 3 Operasyonu............400 trilyon TL
- Bufalo Operasyonu................500 trilyon TL
- Matador Operasyonu.............500 trilyon TL
- Sis Operasyonu......................100 trilyon TL
- Balina Operasyonu................100 triyon TL
- Fırtına Operasyonu................100 trilyon TL
- Kartal Operasyonu...................11 trilyon TL
- Serhat Operasyonu....................5 trilyon TL

Sayın Devlet Bahçeli, bu rakamları İçişleri Bakanlığının 05.02.2001 tarih ve 032612 sayılı yazısına dayanarak açıklamıştır. Ancak hemen belirtelim, operasyonlar sonucu ele geçirilen kullanılmış naylon faturaları altalta toplayıp, çıkan rakamın tümünü yolsuzluk tutarı olarak göstermek doğru değildir. Mikro düzeyde (bir işletmede) yolsuzluk olgusu, ekonominin kuralları içinde değerlendirilmek (gelirleri ve giderleriyle birlikte) gerekir. Bu değerlendirmenin de kısa sürede sonuçlandırılamayacağı, yoğun ve sabırlı bir çaba ile yolsuzluğun (ya da vergi kaçakçılığının) kanıtlanabileceği açıktır (4).********** Nitekim, İçişleri Bakanlığının çabaları sonucu el konulan defter ve belgeler, Maliye Bakanlığının denetim elemanları tarafından incelenip, raporlara bağlandıktan sonra gerçek rakamlar ortaya çıkacaktır.

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da, yolsuzluk ekonomisiyle mücadelede polisin değil, denetim elemanlarının öne çıkarılması gerçeğidir. Olayın magazin boyutunun büyütülmeden, sonuçların olabildiğince sağlıklı kanıtlarla desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır. Çünkü, yargılama öncesinde sağlıklı delillerle beslenemeyen dosyaların beklenen sonuçları vermeyeceği açıktır. O nedenledir ki, yolsuzluk olaylarının, konusunda uzman kişilerce araştırılması ve belgelendirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Yolsuzluk ekonomisi ile kayıtdışı ekonominin çoğu kez örtüştüğünü görüyoruz. Birbirini besleyen bir mekanizmalar zinciri içinde sistem kendi iç dinamiklerini yaratmaktadır. Kayıtdışı ekonomide temel güdü, vergi kaçırmaktır. Dolayısıyla pek çok faaliyet resmi kayıtlarda yer almamakta, kamunun bilgisi dışında kalmaktadır. Yolsuzluk olgusunda ise, yukarıda da belirtildiği gibi, kamu kaynaklarının çıkar amaçlı kullanımı söz konusudur. Bu eylem sırasında rüşvet olgusu gündeme gelmekte ve rüşvetin kaynağını da büyük ölçüde kayıtdışı ekonomi sağlamaktadır. Kuşkusuz kayıtdışı uygulamaların asıl amacı vergi kaçırmaktır. Dolayısıyla kayıtdışı ekonomi ile yolsuzluk arasında dolaylı bir ilişki söz konusudur. Ancak kayıtdışılığın yolsuzluğu beslediği de açık bir gerçektir. (5) ************

Diğer öneriler...
Tüm eksikliklerine karşın; toplumun, çıkar amaçlı suç örgütleri, rüşvet ve yolsuzluklarla mücadeleyi desteklediğini görüyoruz. Kuşkusuz yılların birikiminin bir siyasal iktidar döneminde düzeltilmesini beklemek elbette mümkün değildir. Yapılması gereken, yolsuzluklarla mücadele konusunun bir devlet politikası haline getirilmesidir. Bunun temel koşulu da politikanın ve politikacıların kirlilikten arınmasıdır. Çünkü yolsuzluklarla asıl mücadele etmesi gereken, bu konuda duyarlılığını tartışmasız olarak ortaya koyması gereken organ siyasal yapıdır.

Yolsuzluk ekonomisiyle savaşım aslında bir sistem sorunudur. Saydam kamu yönetimi, yurttaşa güven, sağlıklı çalışan bir siyasal yapı, etkin yargı, sorgulayan ve gerektiğinde hesap verebilen medya, siyasal baskılardan arınmış kamu denetimi, bu sistemi oluşturan parçalardan bazılarıdır. Sağlıklı bir sistem oluşturulmadığı taktirde, mücadele kişilere bağlı olarak etkinleşir veya etkinliğini yitirir. Oysa yapılması gereken, yolsuzluğu özendiren sistemi değiştirmektir. Bu konuda yapılması gerekenleri özetle şöyle sıralayabiliriz.

- Anayasanın güçler ayırımı ilkesi çerçevesinde yargı bağımsızlığı sağlanmalı, yürütmenin yargıya müdahalesine olanak verilmemelidir. Çünkü yargıç, vicdanıyla başbaşa ancak özgür bir ortamda sağlıklı karar verebilir. Yargının sorunlarını çözümleme yolunda çok ciddi ve ivedi önlemlerin alınması gerekmektedir. Çünkü bugün yargı bir sorunlar yumağı haline dönüşmüş, bilirkişilik kurumu, güven vermekten hızla uzaklaşmıştır. İstanbul Barosunun yaptığı bir çalışmada, “Adli yargıda yolsuzluk var mıdır?” sorusuna 666 avukattan 631’i “evet” 34’ü hayır demiştir. Bir avukat yanıtsız bırakmıştır. Buna göre adli yargıda yolsuzluğun varlığına ilişkin görüşün geçerli yüzde oranı (valid percent) 94.9’dur.” (Adli Yargıda Yolsuzluk Araştırması Hayrettin Ökçesiz – İstanbul 1999 Sh. 33) Bu tablo maalesef önlem alınmadığı takdirde tuzun kokacağını açıkça göstermektedir. Öte yandan, yargı sürecini geciktirecek etkenlerin ortadan kaldırılması için, gerekli yasal ve yönetsel değişiklikler de yapılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, toplumun yargıya olan güveni sarsılır. Çünkü geciken adalet, bir başka adaletsizliği doğurmaktadır.

Yolsuzluk olaylarının ortaya çıkarılmasının bir uzmanlık işi olduğunun unutulmaması gerekir. Dolayısıyla yargıcın olaya hakim olması, bilirkişilerin çok sağlıklı çalışması sistemin yürümesi açısından çok önemlidir. Bu nedenledir ki, gerektiğinde özel ihtisas mahkemelerinin kurulmasından kaçınılmamalıdır. Ankara Sanayi Odasının kendi üyeleri arasında yaptığı, yukarıda söz konusu ettiğimiz anketin, yargı ile ilgili bölümü oldukça çarpıcıdır. ASO üyelerinin yüzde 39’u adalete hiçbir güven duymadıklarını ifade etmişlerdir. Adalete duydukları güvenin tam olduğunu söyleyenlerin oranı ise maalesef sadece yüzde 2 düzeyinde kalmıştır (Türkiye’de ve Dünyada Devlet-Özel Sektör İlişkisi – ASO, Ankara 2000 Sh.29).


“Yolsuzluklarla savaşım ve yönetimde saydamlığın sağlanması konusunda toplumumuzun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden beklentisi yüksektir. Ulus iradesinin oluştuğu Yüce Meclisimizin bu konuda öncülüğü üstlenerek, gereken yasal düzenlemeleri ivedilikle gerçekleştirmesi, halkımızın temiz toplum beklentisine yanıt verecek ve Türkiye'nin kimi uluslararası çevrelerdeki olumsuz görüntüsünün giderilmesine katkıda bulunacaktır.” Ahmet Necdet Sezer – Cumhurbaşkanı - 01.10.2001 TBMM Açış Konuşması)


- Milletvekilleri için geçerli olan dokunulmazlık, kürsü dokunulmazlığı ile sınırlı tutulmalı, özellikle adı yolsuzluğa karışan politikacıların yargılanmalarını engelleyen (başta Anayasanın 83 ve 100. maddesi), yasa hükümleri kaldırılmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, yolsuzluğun siyasal ayağı ortaya çıkarılamaz. Bunun sonucu olarak da Parlamentoya karşı toplumda oluşan kuşku, parlamenterler sistemi dolayısıyla demokrasiyi yaralar, güveni sarsar.

- Kamu yönetiminde saydamlaşmanın yanında, bürokraside sağlıklı bir yapının oluşturulması da yolsuzlukla savaşımda başarı için zorunludur. Kamu personelinin alımından, atama, görevde yükselme, hizmetiçi eğitim gibi bütün alanlarda olabildiğince objektif kurallar getirilmeli, bürokrasinin takdir hakkı sınırlandırılmalıdır.

- Adeta yolsuzluğa çarşaf örten ve “bankacılık sırrı” olarak bize sunulan Bankalar Yasasının ilgili maddesi ivedilikle değiştirilmelidir. Çünkü bankacılık sırrının amacı, mudiyi korumaktır. Bankanın içini boşaltanlar için bankacılık sırrı diye bir kavram, hiçbir çağdaş ülkenin hukukunda yer almaz. Aksine bankalar, mali yapılarıyla saydam olmak zorundadırlar. Nitekim halka açık bankaların, bağımsız dış denetim kuruluşlarınca denetlenmesi ve bilançolarının yayınlanması zorunludur.

- Yolsuzlukla mücadelenin aslında en etkin aracı halkın duyarlılığıdır. Bunu sağlayan da toplumsal kültürdür. Yolsuzluk yapanların saygı gördüğü bir toplumda, yasalar çıkararak yolsuzlukla mücadele edemezsiniz. Halkın duyarlılığını yansıtan ise sivil toplum örgütleri ve temiz medyadır. Bunun yanında, başta işçi ve işveren kuruluşları olmak üzere, değişik meslek örgütlerinin kendi kitlelerini eğitmeleri ve yolsuzluğa karşı daha duyarlı bir politika izlemeleri gerekir. Ancak yürürlükteki yasalar, bu kuruluşlarda “sendika ya da meslek örgütü ağalığına” yol açmıştır. Bu durum da maalesef toplumsal duyarsızlığa ortam hazırlamış, sendika veya meslek örgütlerine duyulan güveni büyük ölçüde törpülemiştir.

- Öte yandan, kamunun saydamlığını sağlayacak, yasal düzenlemeler de öncelikle yapılmalıdır. Gizliliği kural edinen rejimlerin, yolsuzluğa en açık rejimler olduğu unutulmamalıdır. Bir devletin, ulusal güvenliğin zorunlu kaldığı sırlar dışında, kendi yurttaşlarından gizleyeceği bir sırrının olmaması gerekir. Yurttaşın bilgilenme hakkı, günümüzde artık kutsal bir hak olarak görülmektedir. Kaldı ki, siyasal iktidarların toplumca denetiminin en önemli yollarından birisi kamunun saydamlığıdır.

- Balığın baştan kokacağını hepimiz biliyor ve yeri geldikçe bu ata sözümüzü sık sık kullanıyoruz. Ancak siyasetin kirlilikten arınması için gerekli yasal önlemleri almaktan da sanki özenle kaçınıyoruz. Bu konuda öncelikle siyasal partilerin saydamlaşmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapmalıdır. Örneğin, politikacılar ve siyasal partiler, seçim harcamalarının kaynaklarını düzenli aralıklarla açıklamalı, halkın kendilerini denetlemeleri için her türlü yasal alt yapıyı oluşturulmalıdırlar.

- Yukarıda yolsuzluğun karmaşık bir yapı sergilediğini ve yolsuzlukla savaşımda uzman kişilerden yararlanılması gerektiğini belirtmiştik. Kamuda bu konudaki uzman kişiler denetim elemanlarıdır. Ancak denetim elemanlarının sağlıklı görev yapabilmeleri için öncelikle siyasal müdahalelere kapalı olmaları gerekir. Bu konuda gözardı edilmemesi gereken bir diğer husus da, denetim elemanlarına sağlanacak mali olanaklardır. Ülkemizde görev yapan denetim elemanları her iki açıdan da ciddi açmazlarla karşı karşıyadırlar. Ayrıca denetim birimleri arasındaki eşgüdümsüzlük de kaldırılmalıdır.

- Yolsuzlukla savaşımın etkinliği açısından medyanın önemi asla yadsınamaz. Çünkü medya halkın gözü, kulağı ve sesi olmak zorundadır. Ancak büyük sermayenin medyaya girmesiyle, medyanın bu işlevi tartışılır hale gelmiştir. Gören ve duyan medya zaman zaman kendisinden beklenen seslendirmeyi yapmamış ve/veya yapamamıştır. Böyle olunca da medyanın saygınlığı günümüzde tartışılır hale gelmiştir. Oysa örnek aldığımız Batıda, medyanın bağımsızlığı yasalarla güvence altına alınmış, medya sahiplerinin kamu ile olan ilişkilerine ciddi sınırlamalar getirilmiştir. Bir başka anlatımla, medya patronunun, sahip olduğu medya gücünü kendi çıkarları için değil, halkın çıkarları doğrultusunda kullanması sağlanmış, bunun yasal alt yapısı oluşturulmuştur. Medya gücünü kullanarak, kamudan ihale alan bir medya sahibinin, yolsuzlukların önlenmesi konusunda harcayacağı çabanın yetersiz kalabileceği açıktır. O nedenledir ki saygın bir medya yaratmak ve ciddi anlamda yolsuzluklarla mücadele etmek istiyorsak, medya ile ilgili yasal düzenlemeleri de ivedilikle gerçekleştirmek zorundayız.


(*) Vatandaşın Vergini Koruma Derneği

(1) Yapılan bir çalışmada rüşvete yol açan nedenler şöyle sıralanmıştır.
1. Rüşvete karşı örgütlenme yetersizliği 2. Medyanın ticaretle uğraşması 3. Mahkemelerin manipüle edilebilmeleri 4. Savcıların, rüşvet olaylarını kavuşturmadaki yetersizlikleri 5. Rüşvetin, yasal olmayan işleri yapma arzusu yaratması 6. Rüşvetin, yasal olmayan işleri yapma arzusu yaratması 7. Düşük memur ücretleri 8. Beceri düzeyi düşük memur istihdamı 9. Kalabalık kamu kadroları 10. Buluşçuluk yetmezliği 11. Çeşitli kanallarla dünyayı tanıyıp yeni tüketim türlerini öğrenmek (ama bunları tatmin edebilecek üretkenlikte olmamak) 12. Ahlaki sorunların yoğunluğu 13. Medyadaki tüketimi özendirici yayınlar 14. Yüksek enflasyon 15. Dini inançların siyasal amaçlarla kullanımı 16. Belgesiz harcanabilir paranın varlığı 17. Devletin ekonomideki yüksek varlığı 18. Kamu alımlarındaki büyük kaçak 19. Ezbere dayalı eğitim sistemi (Rüşvet – Beyaz Nokta Vakfı 1995)

(2) 1997 yılı Adalet Bakanlığı Bütçe Gerekçesinde ibret verici şu ifadelere yer verilmiştir. “Bütün vatandaşlarımızın son umudu ve hak arama mercii Adliyelerdir. Bu kurumun rencide edilmemesi, vatandaşlarımızın adliyelere olan güveninin sarsılmaması Devletimizin devamı ve bekası için son derece önemlidir. Son yıllarda ödeneklerin kısılması nedeniyle kağıt, kırtasiye alınamayan yazışmalar yapacak posta pulu bulunmayan keşiflere götürdüğü şoför ve bilirkişi ücretlerini ödeyemeyen hizmet için eğitim kurslarını düzenleyemeyen adliyelerimizde yargılama sadece bu nedenlerle son derece yavaşlamış birçok adliyemizde duruşmalar sadece kağıt yokluğundan ertelenmeye başlanmıştır. Zamanında haklarını alamayan vatandaşlarımızın ise yargıya ve dolayısı ile Devlete olan güveni azalmaya başlamış, yasa dışı yollarla hak arama yolu açılmış ve çek-senet mafyası v.b. gibi son dönemlerde basında da sıkça görülen çeteler yargının yerini almaya başlamıştır. Bu durum ise Devletimizin geleceği açısından tehlikeli bir durumdur.” (Adalet Bakanlığı 1997 Mali Yılı Bütçe Tasarısı – sh.33)

(3) Yolsuzluklarla mücadelede yargının ne denli açmazlarla karşı karşıya olduğunu şu alıntı yeterince ortaya koymaktadır. “...yolsuzlukların üzerine gidilmesi (...) güçlendirilmiş hukuki yapı ve kurumlarla mümkündür. Siyasi iradenin denetim ve yönetiminde onun izin verdiği yere ve zamana kadar değil, her türlü güvence altında, tüm teknik donanıma sahip ve Cumhuriyet Savcıları ve Mahkemelerin –hukuki ve özlük hakları açısından da- yönetim ve denetimi altındaki, çıkar amaçlı suç örgütleriyle sonuna kadar mücadele etmeye azmetmiş bir kolluk teşkilatıyla başarıya ulaşılabilir. Yargı organlarıyla çekişme içinde olabilecek siyasi iradeye bağlı bir kolluk teşkilatıyla suç örgütleriyle mücadele etmek mümkün değildir. İşlenen suçlar sonucu ortaya çıkan büyük ölçekli rantın paylaşımında yer alabilecek siyasi ve bürokrat nitelikli kişiliklerin, suçu ortaya çıkarma görevindeki kolluk organlarına nüfuz edebildikleri bir ortamda, çıkar amaçlı suç örgütleriyle tam anlamıyla mücadele edilebildiği iddia edilemez...” (Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı İDDİANAME 2001/133 Hz.No. 2001/50 İdd.No. 2001/61 C.S. Es.No.)

(4) Vergi kaçakçılığı ile yolsuzluk farklı tanımlardır. Yolsuzluk olayında, Hazineye intikal etmiş bir paranın, bir kamu kaynağının yasalara aykırı olarak alınması ya da kullanımı söz konusudur. Burada esas olan, kamu kaynağının çıkar amaçlı kullanımıdır. Vergi kaçakçılığı ise, yasalara göre kamuya ödenmesi gereken bir paranın Hazineye intikal ettirilmemesidir. Dolayısıyla vergi kaçakçılığı ile hırsızlık arasında daha yakın bir ilişki vardır.


(5)
1985 sonrası kamuoyuna yansıyan bazı büyük yolsuzluk olaylarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Hayali İhracat Skandalları (1985 – 1990 arası yapılan ve adeta bir devlet politikası olarak yönlendirilen, özendirilen hayali ihracat olayları. Bu olaylarla ilgili olarak TBMM’inde bir araştırma komisyonu kurulmuş, ancak daha sonra olay kapatılmıştır)

2. İsmail Özdağlar Olayı (bir denizcilik şirketinden -Um Denizcilik-rüşvet istenmesi ve bunun bir teyp bandıyla saptanması)

3. Jaguar Olayı (Dönemin Başbakanının -Turgut Özal- kızı ve damadına jaguar otomobil hediye edilmesi)

4. Karayollarında Yapılan Yolsuzluklar (Usulsüz ihaleler yapılması ve dönemin Karayolları Genel Müdürünün mahkum olması)

5. İstanbul Bankası Yolsuzluğu (İstanbul Bankasının içinin boşaltılması ve daha sonra Ziraat Bankasının bünyesine alınması)

6. Hisarbank Yolsuzluğu (Hisarbank'ın içinin boşaltılması ve daha sonra bu Bankanın Ziraat Bankası bünyesine alınması)

7. Civangate Skandalı (Emlakbank Genel Müdürü Engin Civan’ın, Selim Edes'ten rüşvet alması ve bunun yargıya yansıması)

8. Tofaş İhalesi Skandalı (Tofaş'taki kamu hisselerinin satışı dolayısıyla açılan ihale zarfının yasal usullere aykırı olarak dönemin Başbakanın (Tansu Çiller) konutunda açması)

9. Bosna Yardımı Skandalı (Yurtdışında Bosna'ya yardım için toplanan paraların özel çıkarlar için kullanılması ve bir siyasal partinin bu yardım paralarını kullanması konusu)

10. Turban Olayı (Dönemin Genel Müdürü Ömer Bilgin'in Turban A.Ş.'de yaptığı yolsuzluklar ve kamu kaynaklarının sahte belgelerle çekilmesi)

11. Yat Skandalı (Dönemin Başbakanının eşi, Özer Çiller'in yatlarının bakım ve onarımını bir kamu kuruluşu olan TURBAN'a yaptırması)

12. Türkiye Kalkınma Bankası Yolsuzluğu (Usulsüz krediler açılması ve dönemin Genel Müdürünün mahkum olması)

13. İlksan Skandalı (İlkokul öğretmenlerinin kurdukları bu Sandıkta biriken paraların dönemin Başbakanınca (Süleyman Demirel) yapılan yönlendirme sonucu belli kişilere kullandırılması)

14. İski Skandalı (İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki bu kuruluşun kaynaklarının dönemin Genel Müdürünce çıkar amaçlı olarak kullanılması ve Genel Müdür Ergun Göknel'in mahkumiyeti)

15. Meclisteki Sağlık Skandalı ( TBMM doktoru Levent Burak Yıldız'ın, bazı sağlık kuruluşlarınca TBMM'nin soyulduğunu açıklaması ve protesto amacıyla görevinden istifa etmesi)

16. TYT Bank Olayı (TYT Bank'ın içinin boşaltılması ve mudilerin mağdur olması)

17. İmpeks Bank Olayı (Bankanın içinin boşaltılması ve mudilerinin mağdur edilmesi)

18. Bankerlik Skandalları (-Binlerce yurttaşın birikimleri bankerler aracılığı ile hortumlanmış, yurttaşların birikimlerine bankerler adeta el koymuşlardır. Yargılanan bankerlerden, sadece Banker Yalçın mahkum olmuş ve uzun süre hapiste yatmıştır-)

19. SİSATEV Olayı (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı İmren Aykut’un kurduğu ve ömür boyu başkanlığını yaptığı Vakıf, Sosyal Sigortalar Kurumundan büyük paralar transfer etmiştir. Kardeşi Oktay Aykut da Vakfın Genel Müdürlüğünü yapmıştır.)

20. Türkbank Olayı (Yer altı dünyasının ünlü adamı Alaattin Çakıcı'nın banka satışına müdahale etmesi ve dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ın gece yarısı Başbakanlık konutunda bankayı pazarlamakla suçlanması)


21. Mercümek Olayı (Yurtdışında toplanan ve şeriat yanlılarının destek verdiği paraların yurt içinde, Anayasa Mahkemesince kapatılan siyasal bir partinin seçim masrafları olarak kullanılması)

22. Kuşadası'ndaki Pelister Çiftliği Skandalı (Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in Kuşadası’nda satın aldığı çiftliği, kamuoyundan gizlemek amacıyla, Tapuda yardımcısı Suna Pelister adına yaptırması ve bunun daha sonra kamuoyuna yansıması)

23. Örtülü Ödenek Skandalı (Dönemin Başbakanının, seçimlerde partisinin desteklenmesi amacıyla örtülü ödeneği dolandırıcılara (Selçuk Parsadan) kullandırtması - Parsadan olayı)

24. Meclisteki Koltuk Yolsuzluğu (TBMM Genel Kurulunun yeniden yapılması sırasında başta koltuklar olmak üzere, pek çok alanda yapılan yolsuzluklar, dönemin Meclis Başkanına (Mustafa Kalemli) bir inşaat firmasınca sağlanan ayrıcalıklar)

25. Susurluk Olayının Ortaya Çıkardığı Karanlık İlişkiler (Devletin çözmesi gereken bazı işleri çetelere ihale etmesiyle başlayan süreç... Bu süreçte devlet içindeki çetelerin uyuşturucu ticaretine başlamaları)

26. Kamu Bankalarındaki Büyük Yolsuzluklar (Türkiye Halk Bankası - Ziraat Bankası ve Türkiye Emlak Bankasınca, politik baskılar sonucu açılan ve geri dönmeyen milyarlarca dolarlık krediler)

27. Gülay Aslıtürk'ün Şişli Belediyesindeki Yolsuzlukları (Şişli Belediye Başkanının bir iş adamıyla çıkar ilişkisine dayanan ve sonu evliliğe kadar giden ilişkileri. Soygunun boyutunun ortaya çıkmasıyla birlikte Şişli Belediye Başkanı Gülay Aslıtürk'ün yurtdışına kaçışı. Ayrıca Gülay Aslıtürk'ün eşi Orhan Aslıtürk'ün firmalarında ortaya çıkarılan büyük naylon fatura yolsuzlukları)

28. İnterbank'taki Yolsuzluklar (İnterbank'ın içinin boşaltılarak, eski Bakan Cavit Çağlar’ın Nergis Grubuna trilyonlarca liralık usulsüz kaynak aktarılması)

29. Deprem Sonrası Ortaya Çıkan Kızılay Skandalı (Kızılay kaynaklarının savurganca kullanılması ve buranın bir aile şirketi haline dönüştürülmesi - Kızılay'daki rant kavgası halen sürmektedir.)


30. Bedelsiz İthalat Projesi Çerçevesinde Ziraat Bankasında Yaşanan Skandallar (Türkiye'ye döviz kazandırmak amacıyla Ziraat Bankasınca Avrupa’daki kökten dinci kuruluşlara reklam verilmesi ve bu kuruluşlara büyük kaynak aktarılması)

31. Paraşüt Operasyonu (Gaziantep ve Kilis'te bir holdingin yaptığı ve bazı üst düzey yerel yöneticilerin de adının karıştığı hayali ihracat (muz, çay, pamuk, akaryakıt) olayı



32. Kasırga 1 Operasyonu (Egebank'ın içinin boşaltılması ve bunun sonucu olarak Bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi. Bankanın sahibi Yahya Murat Demirel’dir)

33. Kasırga 2 Operasyonu (Sümerbank'ın hortumlanması ve Bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi. Bankanın sahibi Hayyam Garipoğlu’dur)

34. Kasırga 3 Operasyonu (Yurtbank'ın hortumlanması ve Bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi. Bankanın sahibi Ali Balkaner’dir)

35. Kasırga 4 Operasyonu (Bankekspresin hortumlanması ve Bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi. Bankanın sahibi Korkmaz Yiğit’tir)

36. Etibank’taki Yolsuzluklar (Etibank’ın içinin boşaltılarak, bankanın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devredilmesi. Bankanın sahipleri Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar’dır)


37. Bufalo Operasyonu (Türkiye'ye kaçak yollardan et sokulması ve kayıtdışı üretim yapılması. Hayali ihracatı yapan İzak Romano’dur)

38. Matador Operasyonu (Urfi Çetinkaya ve adamlarının uyuşturucu ticareti)

39. Sis Operasyonu (Ankara ve İstanbul'da iki holdingin yaptığı hayali şeker ihracatı)

40. Beyaz Benzin Operasyonu (İthal edilen kimyevi maddelerin, akaryakıt istasyonlarında amaçları dışında kullanılarak haksız kazanç sağlanması)

41. Balina Operasyonu (İstanbul ve İzmir’de yapılan ve 100 trilyon liralık bir hayali ihracat olayının Hesap Uzmanlarınca ortaya çıkarılması)

42. Hasat Operasyonu (Mersin'de ortaya çıkarılan ve Serbest Bölge yöneticilerinin de adlarının karıştığı hayali ihracat olayı)

43. Fırtına Operasyonu (Antalya’da gerçekleştirilen hayali ihracat operasyonunda Hazinenin yaklaşık 100 trilyon liralık bir kayba uğratıldığı saptandı. İç piyasada satılan akaryakıt, ihraç edilmiş gösterilerek Hazineden vergi iadesi alınması)

44. Serhat Operasyonu (Kars'ta Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünde ortaya çıkarılan ihale yolsuzluğu)

45. Akrep Operasyonu (Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumunda ortaya çıkan yolsuzluklar)

46. Beyaz Enerji ve Mavi Akım Operasyonları (Aralarında eski bir Bakanın (Birsel Sönmez) ve bir grup TEAŞ yöneticisinin de yer aldığı enerji ihalelerinde yaşanan yolsuzluklar. Kamuoyu baskısı sonucu Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer, Bakanlıktan istifa etmek zorunda kalmıştır.)

47. Son Kredi Operasyonu (Bursa’da eski bakan Cavit Çağlar’a ait fabrikalarda ortaya çıkarılan naylon fatura yolsuzlukları)

48. Beyaz Önlük Operasyonu (İzmir’de ortaya çıkan ve Sosyal Sigortalar Kurumunun soyulmasına yol açan yolsuzluklar. Bir Bakanlık Müfettişi de dahil, pek çok kişi tutuklandı. Yolsuzluğa adı karışan firmada, ANAP’a yapılan bağış makbuzları çıkmış ve bu makbuzlar savcılık iddianamesinde de yer almıştır)

49. Vurgun Operasyonu (Bayındırlık Bakanlığındaki ihale yolsuzlukları. Müsteşar Yardımcısı Mehmet Sedat Aban’ın tutuklanması ve Bayındırlık Bakanı Koray Aydın’nın görevinden istifa etmek zorunda kalması. Koray Aydın Bakanlık yaptığı dönemde, inşaat malzemeleri satan bir şirket de kuruyor) Savcı Cengiz Köksal'ın şu ifadesi oldukça çarpıcı: “Sanık olarak dinlenen tüm müteahhitlerin belirttiği üzere yapılan ihalelerde siyasi, şahsi tavassut veya para vermeden ihale kazanmak mümkün değil. Bu usûl bakanlıkta teamül olarak yerleşmiş...”

50. BİT Operasyonu (İstanbul Büyükşehir Belediyesine bağlı, Belediye İktisadi Teşekküllerindeki olağanüstü yolsuzluklar. İGDAŞ Genel Müdürünün tutuklanması... Albayraklar A.Ş. ye sağlanan ayrıcalıklar)

51. TÜRKSEV Olayı (Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un kendi kurduğu Türk Sağlık ve Eğitim Vakfına (TÜRKSEV) milyarlarca liralık kamu kaynağını aktarması)

52. Örümcek Ağı Operasyonu (Pek çok bürokratın da adının karıştığı hayali ihracat operasyonu. Operasyonun merkezindeki kişi iş adamı Erol Kohen’dir)

53. Kılıçbalığı Operasyonu (Türkiye Emlak Bankasının eski yöneticilerinin de adının karıştığı yolsuzluk olayı. Emlakbank yolsuzluğu ile ilgili olarak, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulunun raporu esas alınarak Şişli Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur.

Tüm bu yolsuzluklar sonucu, Türkiye'nin dış ve iç borçlarına eşit bir kaynağın hortumlandığı rahatça söylenebilir. Bu rakam 250 - 300 milyar dolar arasında değişmektedir. Daha açıkçası, milyarlarca dolarlık kamu kaynağı, çeşitli dönemlerde belli kişi ya da gruplara peşkeş çekilmiştir. 73 milyon yurttaştan alınan vergiler, devleti kendisine gelir kapısı olarak gören 300 aileye hortumlanmıştır.

(5) Yapılan bir çalışmada ekonominin kayıt dışına itilmesinin nedenleri şöyle belirlenmiştir. (Şeffaf Devlet Kayıtlı Ekonomi – İstanbul Sanayi Odası Mart 2001 Sh.28-29)

- Kamuda şeffaflığın olmaması,
- Denetim yetersizliği,
- Vergi oranlarının çok yüksek olması,
- Yaptırımların yetersiz kalması,
- Kayıt dışı kalanların bugüne kadar hep kazançlı çıkmaları,
- Kayıt dışı işçi çalıştırmanın gerektirdiği vergi avantajı ve SSK paylarının ödenmemesi rahatlığı,
- Yeterli sermaye birikimini olmaması nedeniyle sermaye birikimini sağlamak amacı,
- Vergi yasası düzenlemelerinin çok fazla ya da yasa metinlerinin karışık ve anlaşılmaz nitelikte olması,
- Bürokratik mekanizmanın ağır ve aksak işlemesinin zaman kaybı ve maliyet yüksekliğine sebep olması,
- Kayıt altına girmeyen faaliyetlerin rekabet gücü kazanımının cazibesi”

http://www.tbmm.info/modules.php?name=article&lang=tr&uid=kemalkilicdaroglu&start=40&list=10&PHPSESSID=9405dea09ed0d19ef3fb969f00729611&file=index_detay&idMArticle=461&PHPSESSID=9405dea09ed0d19ef3fb969f00729611

Son Güncelleme ( Çarşamba, 17 Ekim 2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi