 | Yıl 1911. Osmanlı orduları birçok cephede savaşa devam etmektedir. Amaç yeni topraklar ele geçirmek değil, aksine eldeki toprakları muhafazaya çalışmaktır. Libya cephesi de bunlardan biridir. Bu cephede de kıyasıya bir savaş yaşanmaktadır az sayıdaki Osmanlı askeri ile İtalyanlar arasında. Cephede iki yüzbaşı vardır ki ortak yanları sadece rütbeleri değildir. İkisinin de adı Mustafa Kemal'dir. Birisi daha sonra Atatürk unvanı ile anılacak Mustafa Kemal'dir. Diğeri ise tıp alanında uluslararası üne sahip ve dünyanın en iyi doktorlarından biri olacak cerrah Prof. Dr. Mustafa Kemal. Libya Cephesi'nde karşılaşan bu iki isimden bir tanesi karışıklığa sebep olmasın diye 'Mim'lenecektir. Böylece cerrah olan Mustafa Kemal, Mim Kemal olur.
İkisi de Mim'li Sonraki yıllarda bu iki Kemal'in birlikteliği devam edecektir. Mim Kemal, Mustafa Kemal Atatürk'ün doktoru olarak da anılır. Derken soyadı kanunu çıktığında Mustafa Kemal, soyad verdiği az sayıda kişiden biri olan Mim Kemal'e Öke soyadını verir. Öke, Mim Kemal'in sahip olduğu uluslararası ünü de işaret edercesine 'dahi' anlamına geldiği gibi, Mason'luğun sembollerinden olan özgürlük, kardeşlik, eşitlik kelimelerinin baş harflerini de temsil ederek Mim Kemal tarafından kullanılır. Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Masondur aynı zamanda. O zamanki adıyla Maşrık-ı Azam-ı Osmani'nin (Türkiye Büyük Locası) üstadlarından onüçüncüsü olarak 1930-33 arası bu görevini icra eder. Onun Mason olmasının sıkıntılarını ilerleyen yıllarda doğacak (1955) torunu çekecektir: "İngiltere'den geldiğimde, 'Milliyetçi bir adam, İslami eğilimleri de var. Dedesi Masondu. Genetik olarak geçmiştir ve bu olsa olsa CIA ajanıdır' diye beni çok hırpaladılar. Kendi cephemden saldırılar da geliyordu bana. Ne kadar üzüldüğümü, ağladığımı eşim bilir" Torun Öke'nin araştırmalarına göre Teşkilat-ı Mahsusa'dan olan dedesi Atatürk'ün isteğiyle Mason Locası'na girmiştir. Ama 'çekik gözlü' torun Mim Kemal, bu işten o kadar ürkecektir ki, "Türkiye gibi bir ülkede değişen tanımlara göre üyeliğin arkasında kökü dışarıda birtakım ilişkiler de çıkabiliyor" düşüncesiyle Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı hariç, hiç bir kurum, kuruluş veya derneğe üye olmaz geçen sürede. Sıkıntı, sadece dedesinin torunu olmasından kaynaklanmaz elbette. Bugün Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan, televizyon ekranlarında 1983'ten beri tanıdığımız, senaryoları ve sayısı 23'ü bulan bilimsel çalışmaları ile bildiğimiz Kemal Öke'nin talihsizliği onun da dedesi gibi profesör olması kadar isminin de 'Mim'lenmesidir belki. Çünkü onun da adı dedesi gibi tamı tamına Prof. Dr. Mim Kemal Öke'dir: "Çocukluğum Nişantaşı'nda kendi caddemde geçti. (Nişantaşında dedesi Prof. Dr. Mim Kemal Öke'nin ismi ailenin de oturduğu caddeye verilmiştir.) Adres yazarken, gönderen Mim Kemal, Mim Kemal Apartmanı, Mim Kemal Caddesi diye yazardım. Ehliyeti aldığım ilk günlerde arabayı Mim Kemal Öke Caddesi'ne yerleştiremedim. Polis gelip 'Ne o kendi sokağın gibi yerleştiriyorsun' dedi. Ben de evet benim sokağım dedim. Bunun üzerine 'Bana bak seni içeri atarım' deyince çıkarıp nüfus cüzdanını gösterdim: 'Genç yaşta sokağa senin ismini vermişlerse önemli bir adamsın, sana ceza yazamam' dedi."
Biri CHP'li diğeri DP'li Öke sülalesi aslen Uygur Türkleri'ndendir: "Bendeki çekik gözlerin sebebi de odur herhalde." Aile, Doğu Türkistan'dan gele gele Samsun'a yerleşir. Oradan da Öke'nin dedesinin ailesi İstanbul'a gelince aile İstanbullu olur. Cumhuriyet Halk Partisi'nden 8. dönem İstanbul Milletvekili olarak Meclis'te vazife alan dede Prof. Dr. Mim Kemal Öke'nin dört çocuğu olur. Melih, Münife, Nejla (Sadıkoğlu) ve Yılmaz Ali. Mim Kemal Öke'nin de babası olan Yılmaz Ali, aslen Karamanlı, sipahi oldukları için de evladı fatihan olarak savaşlarla sürüklene sürüklene Rumeli'ye yerleşen Ekrem Hayri Üstündağ'ın torunu, Bülent Bey'in kızı Melek Pınar Hanım'la evlenecektir. Ailesi, Preveze'den Girit'e, oradan da son olarak İzmir'e yerleşen Ekrem Hayri Üstündağ da doktordur (dahiliyeci). Üstündağ, Öke'nin aksine Demokrat Partili'dir. Hatta DP Ekrem Hayri Bey'in Çeşme'deki evinde kurulmuştur. 1950 seçimlerini kazanınca Üstündağ iki dönem üst üste (9 ve 10) DP'den Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nı yapar. Parti içi eleştirileri artınca istifa edip Hürriyet Partisi'nde bulunacaktır: "İki dedemden biri CHP diğeri DP'den siyaset yaptı. Ama ben kendimi DP'ye daha yakın hissediyorum."
Aile İnönü ile davalı İki dedenin ayrı saflarda bulunması aile için problem oluşturmaz ama 1946 seçimleri İnönü ve Üstündağ ailelerinin arasını açacak ve iki aileyi birbirine düşürecektir: "Bunu hiçbir zaman açmak istemedim. Ekrem Hayri Üstündağ'ın oğlu, dedem Bülent Üstündağ 1946 seçimleri yapıldığı zaman Demokrat İzmir (DP'nin yayın organı) gazetesinin sahibi ve başyazarıdır. 1946 seçimlerine CHP hile karıştırdığı vakit dedem bir makale yazar, 'Nesebi gayr-i sahih' diye. Yani bu parlamento p.. diye. Bunun üzerine İsmet İnönü, makaleyi yazanı takibe aldırmış. Dedem o sırada yedek subaylığını yaptığı için yazıya imzasını da koymaz. Sorumlu müdür olarak da anneannem Mücteba Hanım görüldüğü için tutuklanıp içeri atılır. DP o zaman bunu büyük olay yaptı, Halk Partisi ise büyük bir umursamazlıkla hamile bir kadının bir yazıdan dolayı 1.5 yıl hapiste kalmasını seyretti. Bunu kendine yediremeyen dedem askerde beylik tabancası ile intihar eder. Tarih 10 Kasım'dır." Aradan zaman geçmesine rağmen Bülent Bey'in eşi Mücteba Hanım olayın olduğu her 10 Kasım'da psikolojik rahatsızlık yaşar ve eşinin ölümünden tam 25 yıl sonra o da intiharı seçer: "Onun için bizim ailenin İnönü ile ayrı bir davası var." Küçük prens Yılmaz Ali ve Melek Pınar çiftinin bu evliliklerinden tek çocukları olur: Mim Kemal Öke. 1955'te doğan Mim Kemal, tek çocuk olmanın da getirisiyle 'küçük prens' gibi yetiştirilir: "Hatta öyle fazla saray üslubuyla yetiştim ki odamdan çıkmam bile yasaktı." Sokaklarda rahat oynayabilen birisi değildir o. Bunda, biraz Çerkez kanı var dediği annesi Melek Hanım'ın da etkisi büyüktür. Kırımlı bir dadı himayesindeki çocukluğunda annesi ona disiplin, sorumluluk gibi duyguları yükleyen kişi olacaktır. Küçük Mim Kemal, bu tarz bir yetişmenin de etkisiyle kendini yalnızlığa itilmiş hisseder. 1961'de ilkokula başlar. Şişli Terakki Lisesi'nin ilkokul kısmında çalışkan bir öğrencidir o. Onun bugünkü demokratik yapısının oluşmasında o günlerden başlayarak insanlar arasında çeşitli ayrımlar yapmaması da etkilidir. Şişli Terakki'de en iyi arkadaşı Siva, bir Hıristiyandır. Robert Kolej'de okuldan atılması pahasına savunacağı en yakın arkadaşı Agop da Ermeni'dir. Kolej'de Agop'un yanında Cem Boyner ve Celal Şengör ile de iyi arkadaşlık eder Öke. Robert Kolej ve daha sonra gideceği Cambridge'de okumasının nedeni, yine annesidir. Mim Kemal Öke, Robert Kolej'de eskisi kadar çalışkan bir öğrenci değildir. Tiyatroyla ilgilenmesinin yanında (Cambridge Üniversitesi'nin tiyatro kulübünde, bugünün Oscar'lı İngiliz sinema oyuncusu Emma Thompson'la aynı sahneyi paylaşırlar) daha çok sahaflardan eski kitapların izini sürmek, bedesten gezmek, eski kılıçlar toplamak onun en çok hoşlandığı şeylerdir bu ve devam eden yıllarda. Ecdada yönelik bir sevgi duyar içinde. Osmanlıca'yı da bu merak sonucu kendi kendine öğrenecektir. Kılıç koleksiyonu ile ilgili unutamadığı bir anısı vardır Öke'nin: "Demokrat yapıda olduğum için insanlarla çok rahat kaynaşabiliyorum. Dev-Sol'cu bir arkadaşım vardı. Onunla konuştuğumuz vakit, 'Ya bırak o faşoyu, onunla konuşulur mu?' diyorlarmış. O da 'Siz Kemal'i bilmezsiniz. Şeker bir çocuktur' demiş onlara. Onlar da 'Yok ya, onun evinde kılıçlar vardır, zaman zaman onları parlatır, birgün bizi keseceği zamanı özler' demişler. Arkadaşım da bir gün evine gidelim de onun ne kadar iyi birisi olduğunu görürsünüz demiş. Eve geldiler, muhabbet olsun diye hassas konulara girmemeye karar verdik. Sonra konuşmalar kesildi. Ben de suskunluk dağılsın diye arkadaşlar benim kılıç koleksiyonum var. Gelin size göstereyim deyince herkes sandalyelerinden düştü, demedik mi dediler." Öke, bu yıllarda ayrılmaya başlar diğerlerinden, yolunu çizer: "Ne yapacağıma karar vermiştim."
Siyah kuşak sahibi Robert Kolej'den sonra Boğaziçi Üniversitesi'ne girmek için imtihan verecektir ama imtihan ertelenip kısa zamanda da yenilenmeyince, babasının yurtdışındaki arkadaşları vesilesi ile Mim Kemal bir anda kendini İngiltere'de bulur. O yıllarda plastik fabrikatörü olan babası (Öke'ye göre, 1977'de çok borçlandığı ve o zamanki iktisadi şartlarda işçiyi ezemediği, dürüst olduğu için batar. Ancak babasının iki kez batmasına Masonların sebep olduğu söylenmektedir.) işlerinin başına geçeceği için iktisat fakültesini bitirmesini ister. Öke kendisi istediği için de tarih bölümünü bitirir. Tarih bölümünü zaten var olan ilgisi yüzünden okumuştur. Aslında üniversiteden sonra Öke, üniversite mezunlarını direkt komiser olarak aldıkları için polis olmak istemektedir: "Çünkü o sıralar çok dedektif hikayesi izliyorduk. Yeterli kiloya inmişim (Öke, yine babasının isteği ile karateye başlar. 106 kilodan 60 kiloya iner. Siyah kuşaktan katıldığı tekvandoda 1977'de ödül kazanır) aletli jimnastık yapıyorum. Atıcılık kurslarına gitmiş, silah kullanmasını öğrenmişim. Kafa da çalışıyor. Babama söyledim, şahane olur dedi." Babası ile anlaşır, mastıra devam edecek, puan alamazsa Kore'ye gidecektir. Ama yeterli puan alır ki akademik kariyerini devam ettirir. Üniversiteyi bitirdikten sonra 1981'de Birleşmiş Milletler'de çalışmaya başlar. Daimi kadroya geçmek üzeredir. Ama şimdi biraz pişmanlık duyacağı Türkiye'ye dönüş kararını vermiştir bir kere: "İyi ki geldim değil belki ama gelmeliydim. Gelinmeli. Yoksa -eğer hizmetse- bunları yapamazdım."
Döner dönmez İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Siyaset İlim Kürsüsü'ne girer. Bir sene sonra Boğaziçi Üniversitesi'ne geçer. 1984'te doçent, 89'da da profesör olur. Bir süre Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürlüğü'nü yapar. 1990'dan bu yana ise sadece öğretim görevlisi olarak aynı üniversitede ders vermeye devam etmektedir.
MHP'den DSP'ye kadar birçok partiden siyaset teklifi alan Öke, bunlara baba vasiyeti olduğu için hep direnir. Babası ona akademik kariyer de yapmayacaksın demiştir ama bu konuda babasını dinlemeyen Öke, dedesini de siyasete kurban verdiği için bu alandan hep uzak durmaya çalışır: "Siyasetin bir sonucunun olmadığını ve Türkiye'de siyasetin çok kirli olduğunu düşünüyorum. Oraya girmekle ismimi harcamak istemiyorum."
"Dünyayı kurtaracaktım" 1980'de ilk maaşını alıp, yedi yıl beklettiği, 93 Harbi ile Türkiye'ye göçen bir ailenin kızı olan Neval (Ertosun) Hanım'la evlenen Bülent Mim Kemal Öke'nin birincisi erkek iki çocuğu olur. Nazlı Hilal 1991'de doğar. 1981'de dünyaya gelen Alihan ise Akdeniz Üniversitesi'nde turizm okumaktadır: "Oğlum üniversiteyi bitirdiği vakit ikimiz birlikte Amerika'ya gidip turizm konusunda master yapacağız." Öke'nin sonrasındaki ideali de güney sahillerimizden bir yere yerleşip bir pansiyon işletmektir: "Hiç siyasetle ilgilenmeyeceğim. Gazete okumayacağım, tv de seyretmeyeceğim."
"Gitmeseydim özgüvenimi sağlayamaz, demokrat bakış açımı bulamaz, hem ülkemi bu kadar sevemez, belki dinimi de bu kadar bulamazdım" dediği İngiltere'den Türkiye'ye geldiğinde "dünyayı kurtarabileceğini" düşünmektedir Öke. "Üniversiteye girip öğretim üyesi olduğum vakit Türkiye'yi kurtarabilirim" diye düşünür. Geldiği noktada "hiçbirini kurtaramayacağını gayet iyi idrak etmiştir." Şimdi ise hiç olmazsa beş-on kişiyi kurtarabilirim diye düşündüğü için eşi ile birlikte muhtaç çocuklara yardım yapmaya çalışmaktadır. CEMAL A. KALYONCU Aksiyon kaynak: http://www.sabetay.50g.com/Oke/oke.html |