|
RASİM OZAN KÜTAHYALI* / Olay temelde bir zihniyet meselesidir. Ergenekon ismi de önemli değildir. Mesele birtakım kutsal kabul edilen hedefler, davalar uğruna somut kanıyla canıyla insanların feda edilip edilemeyeceği meselesidir. Ergenekon denilen bu yapılanmaya karşı çıkarken bile kafasındaki kutsal uğruna Ergenekon benzeri yöntemlere onay vermeyecek kaç muhalif vardır bu ülkede? Esas meselemiz budur... Hafta içi medyada Ergenekon terör örgütünün yaptığı iddia edilen işler bağlamında Gazi mahallesi katliamı da zikredildi. 12 Mart 1995 tarihinde vuku bulan Gazi katliamı, 3 gün süren olaylara da neden olmuştu. Alevilerin gittiği kahvelerden biri taranmış, çok sayıda insan katledilmişti. Alevi toplumu için Gazi katliamı benzer nitelikteki beşinci (Maraş, Çorum, Malatya, Sivas) katliamdı ve zaman içinde Aleviler hangi kuvvetin hangi zihniyetle kendilerine yöneldiğini çok iyi biliyorlardı. O sebeple, kahve taranması olduğu andan itibaren bu iç bilgi ve sezgiyle Alevi toplumu tepkilerini Sünni topluma değil, devlet gücünü temsil eden güvenlik kuvvetlerine yani doğrudan devlet zihniyetine yönelttiler. Gazi katliamında hesaplanan tezgah, bu alçakça katliam sonucu Alevi gençlerinin misilleme olarak Sünni noktalara saldırması, ardından Sünni kesimden karşı misilleme gelmesi ve İstanbul gibi bir metropol merkezinde adım adım genişleyen bir iç çatışmanın çıkmasıydı. Böyle bir çatışma ortamıyla destabilizasyon yaratılacak ve sonrasında da olağanüstü önlemlerin alınması kamuoyunca meşru görülecekti. Ayrıca laik-İslamcı gerginliği de, Alevi-Sünni hattı üzerinden daha da alevlenecekti. Yükselen İslami harekete karşı Alevileri bu sözde laik kampın öncü gücü yapmak amaçlı bu zihniyet Madımak katliamında tam olarak istediği sonucu almıştı. 1993 senesi, bu ülkenin cumhurbaşkanının Kemalizme çok ciddi eleştiriler yöneltildiği bir panelin oturum başkanı olabildiği, bu eleştirilerin her kesim bazında doğallaştığı, Kürt meselesi, din politikaları, federal bir idari modele geçiş, 70. yaşına basan Cumhuriyetin yapısının dönüşümü gibi bağlamlarda her tür önerinin hiç sansürlenmeden rahatça konuşulabildiği bir sene olarak başlamış ve tam tersi istikamette statükonun kendini çok güçlendirdiği, herkesin fikirlerini söylemekten çekindiği, ortak zeminlerde bir araya gelen farklı toplumsal kesimlerin birbirinden iyice uzaklaşmak zorunda kaldığı, yeniden 80 öncesi benzeri kamplaşmaların alevlendiği bir sene olarak bitmişti. ERGENEKONCULAR İÇİN MİLAT: 1993 Dolayısıyla Ergenekon zihniyeti, 1993’te çok başarılı olmuş, Taraf’ın hergün manşetlerinde bir başka boyutunu açıkladığı iğrenç ve ahlaksız yöntemleriyle bir kaos ortamını yaratabilmiş, yenilik ve değişim arzusundaki geniş toplumsal kesimleri korkutarak sindirebilmiş ve o süreçte sistemin adım adım militerleşmesini mümkün kılabilmişti... Dolayısıyla 1993-96 dönemi, hukuksuz ve ahlaksız uygulamaların yargısız infazların, cinayetlerin, bombaların sürekli ve olağan hale geldiği tam anlamıyla bir Ergenekon devletinin hayata geçtiği dönemdir. Bu sürekli hale gelmiş cinayetler ve provakasyonlar silsilesi Susurluk skandalı sonrası durulmuş ve tam o konjonktürde toplumun Susurluk’a yönelmiş haklı öfkesi Refahyol hükümetine yönelik tepki yönünde dönüştürülerek bu mesele de örtbas edilmiştir. Ardından da 28 Şubat ara rejimi gelmiştir. Hukukun üstünlüğünün değil üstünlerinin hukuku anlayışının sistemleşmesi döngüsü böyle bir fiili askeri müdahale rejimiyle tamamlanmıştır. Bugün Ergenekon denilen Türk derin yapılanmasının zihniyetinin Kürt milliyetçisi versiyonunu örnekleyen, Erkan Şen ve İdris Kardaş gibi genç kuşak Kürt aydınlarının tabiriyle “Kürt Kemalizmi” zihniyetine sahip PKK hareketi de Madımak katliamı sonrası ortamı fırsat bilmiş, Marksist-Leninist TİKKO ile ortak biçimde Sivas’a misilleme amaçlı Başbağlar katliamını gerçekleştirerek Alevileri kendi saflarına çekme çabasına girişmiştir. Ancak Aleviler bilgece bir duruşla bu oyuna da gelmemişler ve bu olay sonrası “Sivas’ın intikamı” gibi sunulmak istenen bu alçak katliamı tüm Alevi örgütleri net bir dille ve şiddetle kınamışlardır. Fakat laik-İslamcı kutuplaştırma stratejisinde Alevilerin üzerinde devlet zihniyetinin operasyonel bir başarı gösterdiği de ortadadır. Bu başarıda da bu bahsettiğim derin provokasyonlar kadar, İslami kesimin aktörlerinin 90’lar konjonktüründe bu yaşananlara ısrarla duyarsız kalmasının, Madımak’ta insanların diri diri yakılması hadisesini bile katliam değil de “Sivas olayları” diye anmak gibi ahlaki bir yanlış içinde olmalarının da payı büyük. Alevi meselesinde bir vicdan ittifakı noktasından hala uzağız maalesef. Neyse yeniden Ergenekon’a dönelim. Bu yapılanma zaman içinde hangi aktörlerle çalışmıştır, ne yönde, kime karşı, nasıl eylemler gerçekleştirmiştir, bunu zamanla hem hukuki soruşturma bağlamında hem de işin sonuna kadar gitmekten çekinmeyecek titiz gazetecilik araştırmalarıyla umarım öğrenebiliriz. Kamuoyunda kimin nerde, ne zaman, ne yaptığı konusunun belirsizliği ve delillendirilemeyeceği öne sürülerek suyu bulandırmaya çalışan çok sayıda kişi ve kurum var. URAS’IN DEĞİŞİMİ VE SOLUN SINAVI Maalesef bu yönde davrananlara kendine özgürlükçü-sol diyen kimi kesimler de dahiller. Saçmasapan obsesyonları ve ideolojik körlükleri sebebiyle bu olayı iki tarafın kapışması gibi görmekten ne çekiniyor ne de utanıyorlar. Ergenekon sürecini hafifsetebilecek tavırların içindeler. Ben tabii buna şaşırmış değilim. Aynı aktörlerin 27 Nisan muhtırası sonrası göçmelerine, “Ne şeriat, ne darbe” gibi kaypak tavırlar içine girmelerine de şaşırmamıştım. Türk solunun özündeki zihinsel ve vicdani problemlere bu sütunlarda 68 tartışmaları vesilesiyle de epey işaret ettim. Bahsettiğim problemler böyle kriz anlarında daha da berraklaşıyor ve Türk solu istisnalar haricinde her zaman olduğu gibi yine egemen zihniyete hizmet etmek işlevini görüyor. Ama neyse ki bu konu özelinde geçmişten ders çıkarabilmiş bir Türk sosyalisti şu an mecliste milletvekili. Ufuk Uras son dönem performansıyla bu ülkenin basiret ve sağduyu sahibi tüm insanlarının sevgisini kazanıyor. Hem Ergenekon soruşturması hem de darbe günlükleriyle açığa çıkan iddialar bağlamında çok samimi bir çaba veriyor. Uras zamanında “Ne Refahyol, ne hazırol” gibi yanlış bir sloganı benimsemiş ve Susurluk’un örtbas edilmesi yönündeki iradenin tam da arzuladığı bir şekilde davranmıştı. Bugün birçok fikirdaşıyla aynı hataya düşmemesi gerçekten takdir edilesi bir durum. Bu araştırma talebinin AKP tarafından zerre destek görmemesi de ayrı bir problem. İşte AKP bu türden birçok siyasi dirayet hatalarını yapabilen bir parti fakat bu dirayet hatalarıyla “milli menfaatler” gibi kavramın arkasına sığınarak ülkenin geleceğini karartacak planları yapan silahlı bir çete zihniyetini aynı kefeye koymak affedilebilir bir tutum değil. Neyse ki Ufuk Uras bu körlükte ve ideolojik saplanmışlıkta değil, o açıdan hakkını teslim etmek gerekir. Dahası fiili örgüt isimleri, yönetim şemaları, kimin kimi vurduğunu, kime vurdurduğunu, yakalanan bombaları falan bir yana koyalım. Bu somut bulgular özelinde konuşma zemini konuyu saptırmak isteyen birçok insanın eline koz veriyor. “O mu yaptı, bu mu yaptı somut delil var mı, Ergenekon ismi efsane mi gerçek mi, daha iddianame belli değil” lafları edilirken özsel boyut gözlerden kaçırılıyor... * Senarist-Yazar /
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=12710 |