Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow Darbeci paşalar istedi, bombaları patlattık
Darbeci paşalar istedi, bombaları patlattık PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Pazartesi, 14 Temmuz 2008



Darbeci paşalar istedi, bombaları patlattık”

1971 yılındaki ihtilal hazırlıkları sırasında 27 Mayısçı Orhan Kabibay, Numan Esin, Talat Turhan, İrfan Solmazer ve zamanın kuvvet komutanları tarafından suça itildiklerini anlatan devrimci Sarp Kuray, Aksiyon’a ilginç açıklamalarda bulundu.

--------------------------------------------------------------------------------
Tarih 1970 yılının son ayları... 12 Mart’a daha üç-dört ay var: “Biz Kabibay Cuntası ile yani Orhan Kabibay’ın görünürde başını çektiği Numan Esin, İrfan Solmazer ve Talat Turhan’ın içinde bulunduğu bir grupla birlikte hareket ettik. Onları açık söylüyorum.
Bir gün bir asker tıbbiyeli arkadaşım Orhan Kabibay’ın benimle görüşmek istediğini söyledi. Gülhane Askeri Hastanesi’nde yatıyordu. Biz oraya, yanımızda bir-iki asker tıbbiyeli arkadaşla birlikte gittik. O gece bütün saydığım o kadro da hazır vaziyette idi. Oturduk, konuştuk. Türkiye’nin 27 Mayıs’taki hatasını bir daha yapmayacağını, kalıcı, daha sol bir program uygulamak gerektiğini, Türkiye’nin emperyalizme karşı tavır alması gerektiğini, bu konuda da devrimcilerle ittifak yapmak istediklerini söylediler bana. Biz ‘diğer bütün devrimci arkadaşlarımızla konuşalım, gelelim’ dedik. Ve o meşhur Dikmen Toplantısı zaten bize yapılan bu talebin, Dev-Genç’in içindeki diğer bütün devrimci gruplara açılma toplantısıydı. ‘Beraber hareket edelim’ dedik. Bir komite seçildi. Bu komite ertesi gün Kabibay’ın evine gitti ve müşterek hareket etme konusunda karar alındı.
Şimdi söylüyorum. En büyük yanılgı bu. Ortada bir parti olacak. Program olacak. Sizde de çok ciddi bir parti terbiyesi olacak. Bu, bir partinin organlarında verilecek bir karardır. Bizim çok genç, en ateşli olduğumuz bir dönem bu. Böyle bir kararı veriyoruz. Bu, bizim, zaten olaya yenik başlamamız anlamına geliyor. Karşı tarafta bir sürü olayda pişmiş, tecrübeli, affedersiniz kaşarlaşmış kadrolar vardı. Ve bunlar bizden ortamın hazırlanmasını istiyorlardı. Bu çok önemli. Sonra bombalar atılıyor işte.”
Taraflardan biri, o zaman işlerin içinde yer alan Sarp Kuray anlatıyor bunları; hani Yargıtay’ın, hakkında verdiği zikzaklı kararlardan sonra dördüncüsünde müebbet hapis cezasına çarptırdığı ve bu şekilde onanması halinde yaklaşık yedi yıl hapis yatacak olan, 1968 ve 69 yıllarındaki iki bildiriyi yayımlayan Denizci Subaylar’dan biri olarak ordudan ihraç edilen Sarp Kuray.
Devam edelim:
-Neler istiyorlar mesela?
“Eylem... Bir tanesini söyleyeyim. ‘Yükseliş Koleji’ne bomba atın’ diyorlar. Gidiliyor, atılıyor.
-Siz var mıydınız orada?
“Ya ben yokum da biliyorum kimin attığını. Ben öyle elime bomba alıp, yani ben öyle atmam. Ama bizim ekibimiz atıyor.
-Sebebi neydi peki?
Muhsin Batur’un MGK’da yapacağı bir konuşmanın altyapısını oluşturmak için. Bu gerekçe ile istenmiştir.
-Bu eylemin kararını kimler aldı?
Bunlar aldı da bunların arkasında kim var, daha tepeyi arıyorum ben.
-Kanaatiniz nedir?
Faruk Gürler ile Muhsin Batur çıkıyor benim karşıma.
-Bu ekibin içerisinde saydığınız isimlerin dışında başka kimler var?
Tabii bunların arkasında Celil Gürkan paşalar var. Yani bizim bildiğimiz bunlar. Yani bunun arkası dolu tabii esasında. -Söylemek istemediğiniz isimler var mı?
Yok. Söylediklerim zaten işin başındaki adamlar yani. Bunu konuştuğunuz zaman rahatsız oluyorlar. Çünkü devletin yapması gereken bir özeleştiri var burada. İşte derin, gizli denilen olaylar bunlar yani. Ama bunun tepesinde de Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri var. Bunun derinliği nerede, sığlığı nerede esasında? Biliniyor, bilinerek yapılıyor bu işler.
-İrtibatı kimler sağlıyordu?
Komiteden arkadaşlarla kuruluyor. Tabii bunlar giderek irtibatı biraz daha yaygınlaştırıyorlar. Çünkü bizim içimizde de bir dağınıklık yaratmak istiyorlar. Türkiye’deki devrimci gençlik bu oltaya takılmıştır. Mesela Deniz Gezmiş o zaman kaçıyor. Deniz Gezmiş’in evden eve ve belli yerlere naklini istediğimiz zaman bize Tarım Bakanı Turan Şahin’in arabasını veriyorlar. Ama orada ufak uyanıklık yapıp, kapıyı açık bırakıyorlar. Biz düz kontak yapıyoruz. O araba Ankara polisinin bildiği bir araba. Zaten dönemin emniyet müdürü de ‘Ben Deniz Gezmiş’i yakalayamam. Çünkü benim giremeyeceğim yerlerde saklanıyor’ diyor.
Dönüyoruz para istiyoruz. Bize soygun yaptırıyorlar. Bizi çok ciddi bir şekilde suça doğru itiyorlar esasında. Bir emniyet müfettişini bize takıyorlar ve o soyulacak yerleri gösteriyor ve soygun yapıyoruz.
-Nerede yaptınız mesela?
Taksim La Martin Caddesi’nde bir yedek parçacı, kaçakçılık yapıyormuş, falan filan. Giriliyor, eller yukarı!
-Para kimlere gidiyor peki?
Para onlara gitti. İrfan Solmazer’in eline gitti.
-Sizin şahit olduğunuz olay var mı böyle?
Paranın gittiğini biliyorum yani. Tabii para oraya teslim edildi.
-Kaba bir hesap yaparsak o dönemde kaç eylemde bulundunuz?
Valla bilemiyorum ama çok.
-1970’in sonları. İhtilale 90 gün var. Her güne 1-2 eylem düşüyor mu?
Yani düşebilir tabii.”
-Ne acı değil mi? İşin bizzat başındakiler, komuta kademesi, nasıl bir hesap içerisinde?
Sarp Kuray, hazırlıkları içinde bulundukları 9 Mart darbesinin gerçekleşmesi halinde ‘bu kadrolarla hiçbir şey olmayacağını söylüyor bugün. Kendileri ile irtibat kuranların, devrimcileri etrafına topladıktan sonra bir çeşit paratoner gibi bu enerjiyi alıp toprak etmesini manipülasyon olarak niteleyen Kuray, bu sayfanın kapanmadığını anlatıyor: “Esasında Türkiye’de kapatılmamış hesaplar olduğuna inanan adamlarız. Yani bakıyorsunuz Talat Aydemir idam edilmiş, oğlu kapatmış bu hesabı, bir yerde oturuyor. Bir daha üstüne gitmiyor bu işin. Büyük haksızlığa uğramış. Ama Fethi Gürcan’ın oğulları hesabı kapatmıyor. Devam ediyorlar mücadeleye. Yani 1963’te babalarının idam edilişini, arka planı ile beraber ciddi bir tahlile tâbi tutuyorlar ve bunu kapanmamış bir hesap olarak alıyorlar. Bizim hayatımız da böyle. 1968’den itibaren Türkiye’deki siyasal olaylarda kapanmamış hesaplar vardır.”
-Siz kapattınız mı?
Ben kapatmam kafamda bunu. Türkiye’de Kürt sorunu varsa, Türkiye’de 1919’ların ordusu ile bugünkü ordu arasında fark varsa hiçbir şekilde ben kapatmam. Buradaki mahkûmiyeti, bir yıldır Kürt meselesine dair söylediğim sözlere, yaptığım siyasi çıkışlarıma, bunu da geri planlarla beraber getirmiş olmama bağlıyorum. Eğer bu yolla bana sus diyorlarsa yanılgı içindeler. Susmam. Çünkü 1993’ten bu yana bende bir değişiklik yok. 1993 senesinde benim için artık illegal mücadele kapanmıştır. Silahlı mücadelenin özeleştirisini yaparak, bunun, sonunda bir paylaşım savaşına döndüğünü gördüm. İttihat Terakki metotları bu işin içinde bir metot haline dönüştürülmüştür.”
Sarp Kuray, Ankara Valiliği yapmış Enver Kuray’ın oğlu, Yassıada duruşmalarının Başsavcısı Altay Ömer Egesel’in de yeğenidir.
Kastamonu civarlarından Balkanlara yerleşmiş bir aileye mensup Sarp Kuray’ın ormancılıkla meşgul dedesi Hüsnü Cemal, Balkan Savaşları’ndaki yenilgi üzerine eşi Gülbende ve Manastır’da dünyaya gelmiş ilk çocukları Enver ile birlikte yollara düşer. Kastamonu’da Orman Müdürlüğü yapan Hüsnü Cemal’in burada, Enver dışında, albaylıktan emekli Bahtiyar ile Leman adında iki çocukları daha gelir dünyaya.
Enver, Kastamonu Lisesi’nin ardından 1934 yılında Mülkiye’nin idari bölümünü bitirdikten sonra Meriç Kaymakamı olarak idarecilik hayatına atılır. Bala, Silivri, Vakfıkebir, Dikili kaymakamlıklarının ardından Muğla, Sivas ve İzmir vali muavinlikleri ve nihayet 1957’de Siirt valiliği yapan Enver Kuray, 27 Mayıs darbesi olduğunda da Mardin’e vali tayin edilir. O tarihlerdeki anayasa oylamasında Mardin en fazla ‘evet’ diyen il olur. Kuray, buradan, en az ‘evet’ diyen Bursa’ya, oradan da, İsmet İnönü’nün, 27 Mayıs’tan sonra tekrar başbakanlık yaptığı süreçte Ankara Valiliği’ne getirilir. Merkeze alındıktan bir süre sonra yaş haddinden emekliye ayrılan Kuray’ın, Bala’da kaymakam iken en iyi arkadaşı orada savcı olan, 1954 seçimlerinde DP’den milletvekilliği için adaylığını koyup kazanamayan, daha sonraki yıllarda Yassıada Başsavcısı adı ile nam salacak Altay Ömer Egesel’dir. İkilinin bu tanışıklığı akrabalığa dönüşür. Kuray, Egesel’in kız kardeşi Bedia Hanım ile 1943 senesinde hayatını birleştirir. Bedia Hanım’ın babası Galiçya cephesinde şehit olduğundan Ömer, Niyazi ve Feridun ile birlikte Bedia da yetim büyümüştür. Bedia Hanım’ın dayısının çocuklarından Hakkı Bey de Yargıtay 5. Daire başkanlığı yapmış birisidir.
Bedia-Enver Kuray çiftinin de dört çocuğu gelir dünyaya. Üçü kızdır: Ankara İlahiyat Fakültesi dekanlarından ve Enver Bey’in Mülkiye’den arkadaşı Prof. Dr. Mehmet Taplamacıoğlu’nun oğlu Uğur Taplamacıoğlu ile evlenen Bilge, 27 yaşında iken İngiltere’de üzerine düşen kütüphane vesilesiyle ölen Sema ve Hale. Sarp Kuray ise ailenin umut bağladığı, özellikle bürokrat olan babasının aile geleneğini sürdürmesini beklediği tek erkek evladıdır: “Babamla ilişkimiz maalesef tartışmalı oldu. Babam mülkiyeye gidip bürokrat olmamı istiyordu. Hukuk Fakültesine gidişim de onu rahatsız etti. Harp okuluna gidişime de muhalefet etti. Babamın sınırı CHP idi, onun ötesini asla tasvip eden bir adam değildi. Bu olayların özellikle de 1970 sonrası böyle boyutlara varması onda ciddi endişeler yarattı. Onun için de biz, zaman zaman kırgınlık, konuşmama, zaman zaman evi terk etme… hep böyle bir gergin ilişki yaşadık. Yurtdışına çıkışıma, ticari hayatıma hep endişe ile baktı. Çünkü o düzen insanıydı. Bendeki o aykırılıkları hiç tasvip etmedi. Hiç. O, bu yolu harcanma gördü.” Buna rağmen Kuray, babası öldüğünde, verdiği ilanda ondan özür dileme ihtiyacı hissetmişti: “Çünkü ‘seni pek dikkate almadım. Seninle insana dair daha iyi ilişkiler kurabilirdim’ dedim. Ben onların şartlarına pek dikkat etmedim, biraz hoyrat davrandığım için özür diledim.”
Anne ise bütün ailelerde olduğu gibi burada da baba ve oğul arasında en büyük acıları çeken kişiydi: “Ona karşı çok büyük hata yaptım. Bir hesap yaptım, askerî mektebe gidişimden ölümüne kadarki 32 senede annemi toplam 3 ay görmüşüm ve dünyada beni ondan fazla seven çıkamazdı yani. Babamla da aynı.”
Kronik küskünlükleri olmasa da dost, hatta bir baba oğul dahi olamamıştı Sarp Kuray ve Enver Kuray. Onun için Sarp Kuray, Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum filmini ‘kendi hayatına denk düştüğü için’ iki kez seyretmiş, hatta ağlamıştı bile: “Devrimci de ağlar tabii. Çok örtüldü bu iş. Silahlı militanlar, hiç sanki duyguları yok, aşkları yok, hiçbir şeyleri yok. Yok öyle bir şey. Biz sermaye-emek çelişkisinden bu işlere girmiş adamlar değiliz. Biz, önü açık insanlarız. Ben orduda subaydım. Çok genç yaşımda bir dalgıç gemisinde komutanlık yapıyordum. Ailemin durumu belli. Yeteneklerim var kendime göre. Sporcuyum. Yürür, en azından albaylığa kadar giderdim. Bu bir istikbaldir esasında. Bunların hepsinin reddedilmiş olması bir idealizmdir. Ben öğrenci devrimcisi değilim. Mesleğini kazanmış bir insanım, bir anda bütün nimetleri silip atarak halkın arasına girmiş biriyim.”
Hata yaptık. Dini ıskaladık
‘Esasında ve yani’ kelimelerini çokça kullanan Sarp Kuray kendi geçmişi ile ciddi bir hesaplaşma içinde olduğunu söylüyor. Kuray, bu muhasebeyi yaparken, başta kendisi olmak üzere devrimcilerin en büyük yanlışlarına da vurgu yaparak ‘dini ıskaladıklarını’ dile getiriyor. Anlatımlarında isim zikretmeyen, onca samimi açıklamasına rağmen bazı noktalarda dilinin ucuna getirdiği şeyleri söylemekten son anda vazgeçen bir izlenim bırakan Kuray, bildiklerinin önemli kısmını kendisinde tutuyor. Bütün bunların ışığında, Türkiye’nin en hareketli, en boğucu, kardeşin kardeşe kırdırıldığı, bin bir çeşit oyunun oynandığı yıllara doğru, bu üçüncü karşılaşmamızda röportaj vermeyi kabul eden Sarp Kuray’ın anlatımları ile bir yolculuğa çıkalım.
Sarp Kuray, 1945’te, babasının kaymakam olduğu Boyabat’ta dünyaya geldiğinde Türkiye’de çok partili döneme geçiş tartışmaları da gündem maddelerinden biridir: “1946 senesinde bu ülkenin Amerika’ya teslimiyetinin imzalarını İsmet Paşa atmıştır. Çünkü bugün Türkiye’ye çıkan fatura buradan çıkıyor. Kesinlikle birinci sorumluluk İsmet Paşa’dadır. 27 Mayıs’ta yargılamaları biz yapsa idik İsmet Paşa’yı da yargılamaya dahil ederdik.”
Babasının idareci olması sebebiyle ilkokula İzmir/Dikile’de başlayan Kuray, tahsiline ikiden dördüncü sınıfa kadar Muğla’da devam eder. Diplomasını ise Sivas’taki Ziya Gökalp İlkokulu’ndan alır. Bu sefer İzmir’de ortaokul tahsiline başlar. Karşıyaka’da futbol da oynar. Sonra ver elini Siirt Lisesi. Eski siyasetçilerden Saffet Arıkan Bedük sınıf arkadışıdır burada. 27 Mayıs olduktan sonra ise Mardin Lisesi’ne geçer. Liseyi bitirdiğinde Bursa’dadır ve Bursa Erkek Lisesi’nden mezun olur: “Türkiye’nin her yerini gördüm. Aşağı yukarı bütün etnik zenginliklerle çok küçük yaşımda tanıştım.”
Üniversite imtihanlarına girdiğinde ‘göçebe’ hayatı bitecek sananlar yanılır. Ankara Hukuk Fakültesi’nde ancak bir sene okuyabilir. 1963’ün nisan ayında Celal Bayar’ın hapishaneden çıkışını protesto eden gençlik hareketinin içinde o da vardır. Hatta Adalet Partisi binasına giren dört kişiden biri odur. Yaralanır. Sonra askerî imtihanlara girip, deniz harp okulunu kazanır. Askeriyeye girişi bilinçli verilmiş bir karardır: “21 Mayıs 1963 gecesi Fethi Gürcan’ların olaylarını izledim. Gerçekten o insanlara karşı büyük bir sempatim oldu. Bu bayrağı biz devam ettirelim dedim ve harp okuluna geldim.” Sarp Kuray 1966’da teğmen üniformasını giymeye hak kazanır. 1969’da donanmaya çıkıp, bir sene donanmada görev yaptıktan sonra da Işın dalgıç gemisinde komutan vekilliği yaparken tutuklanır ve Gölcük’teki Güllübahçe Hapishanesi’ne getirilir. Beş-altı ay burada hapis yattıktan sonra beş arkadaşı ile birlikte ordudan ihraç edilir. Sebep, biri 1968’de, diğeri de 1969’da olmak üzere askerî birlikte iken iki bildiri kaleme alıp yayımlamaktır. Ali Kırca’nın yazdığı bildirinin hazırlanış sebebi Mehmet Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde yayımlamış olduğu köşe yazılarıdır: “İkinci bildiri, ülkede siyasal cinayetlerin hızlanması ve devrimci öğrencilere karşı yoğun öldürme olaylarının üst üste gelmesi üzerine ‘tüfeklerimizdeki mermi, mermilerimizdeki barut, yüreklerimizdeki ateş yeter size. Kimse sahipsiz değildir’ bildirisidir. Devrimci gençlere bir arka çıkma, onlarla dayanışma yapma bildirisidir. O gün bugündür de askerî birliklere ve orduevlerine girişimiz yasaktır bizim.”
-Düşünerek verilmiş bir karar mıydı bildiriyi yazmak?
“Hayır. Ama bedelsiz hiçbir şey yok. İnsan bu olayların içine girdiği zaman perspektifi genişliyor ve tarihe biraz meraklı ise de zaten bu tarzdaki eylemcilerin sonunun felaketle bitebileceğini görüyor esasında. Tabii bizim de asılacağımız başta konuşuluyordu. Bu anlamda daha şanslıyım tabii. Yani bu bir infaza dönüşebilirdi; dönüştü de bir sürü genç arkadaşımız için. Burada manipülasyon yapıp, yani Amerikan konseptleri ile bu ülkeyi idare edip, kargaşaların esas nedenlerini yaratanlar bunlardan pişmanlık duymalılar.”
Ordudan ihraç edildikten sonra, zaten Dev-Gençli olan devrimci Sarp Kuray ve arkadaşları için zemin hazırdır. Orhan Kabibay, Numan Esin, Talat Turhan ve İrfan Solmazer’in teklifi gelir. 12 Mart’tan birkaç ay öncesindeki bu süreç Kuray’a göre Türkiye’nin en hareketli dönemidir: “Son zamanlarda kafamızda şüpheler beliriyordu. Çünkü belli şeylerde zorladığım zaman kapalı tutuyorlardı ilişkileri. Mesela daha merkezî kadrolarda bir arkadaşımızla temsil hakkı istiyorduk, oraları kapatıyorlardı bize. 9 Mart olmayınca bizi ‘işte (Korgeneral) Atıf Erçıkan ihbarcılık yaptı’ falan diye teknik, taktik işlerle oyalıyorlardı. Halbuki bir Amerikan müdahalesi vardı işin arkasında. Bir hafta önce Muhsin Batur Amerika’ya gitmiş ve döndüğü zaman bu planı gerçekleştirmişlerdi. Yani İsmet Paşa’nın ‘çok kritik 48 saat geçirdik. Bu bir rejim sorunu’ dediği saatlerdi bunlar.” Afla kurtuldu
Olan oluyor ve Sarp Kuray da tutuklanıp Ankara’da hapse atılıyor. Sonra dava İstanbul’da görüldüğü için Selimiye’ye, oradan da Maltepe Cezaevi’ne gönderilir. Mahir Çayanlar’ın tünel kazarak Maltepe Cezaevi’nden firarından sonra, tekrar Selimiye’ye nakledilirler. Af çıkar ama gasp ve soygunu kapsamadığı için ve Kuray da Taksim Soygunu’ndan dolayı 24 sene ceza aldığından, aftan yararlanamaz. Daha sonra anayasaya uygunluk bakımından yapılan müracaat neticesinde özel bir yasa ile o da hapisten kurtulur. Sene 1975’in ilk aylarıdır. Yılmaz Güney’i Ankara’da ziyaret eden tiyatro sanatçısı Ayşe Emel Mesçi ile tanışarak o sene evlenir. Çiftin, biri 1976 ve diğeri de 78’de olmak üzere Zeynep ve Sema isimlerinde iki kızı doğar.
1993 senesinde ikinci evliliğini sinema sanatçısı Nur Sürer’le yapan Sarp Kuray, olayın Ayşe Emel Mesçi tarafından magazin malzemesi yapılmasını hiçbir zaman tasvip etmez: “Zaten benim Ayşe Emel Mesçi ile 1983 senesinde kopmuş bir ilişkim vardı esasında. Yurtdışına beraber gittik ama kopmuştuk yani. Bunu karşılıklı konuştuk. Ama ben onu, Avrupa’ya birlikte sürüklendiğimiz için asla yalnız bırakmadım. O konuya ben pek girmek istemiyorum ama böyle bir sevgi yok yani. Düşmanlık oldu yani. İki çocuğumuz varken paparazzilere kadar tartışma indirilir mi? İndirilmez. Yanlış.”
1975 senesinde hapisten yeni çıkmış ve yeni bir döneme yelken açmış Sarp Kuray, kimya sektöründe tecrübesi olan kayınbiraderi Sinan Günaltay’ın teklifi ile iş hayatına atılır: “Ya gideceğiz gemilere gireceğiz veya başka yapabileceğimiz bir iş yok bizim.” İmkansızlıklar içinde Çamlıca Kolonyaları’nı üreterek ıtriyat işine giren Kuray, Sintox markası ile de böcek ilacı üretimi gerçekleştirir. İşi epey büyütür. Ta ki 1980’in nisan ayında yurtdışına çıkana kadar. Çıkış nedeni yine devrimci harekettir. Çünkü 1978’lerde Türkiye yine karışmaya başlamıştır. Kahramanmaraş olayları bunlardan biridir: “Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu babamın arkadaşıydı. Ben ondan duymuştum. Eğer askerî birlikler oraya müdahale etmezse şehirde büyük bir katliam olacağını içişleri bakanlığına bildiriyor. İçişleri bakanı da İrfan Özaydınlı. Burunlarının dibinde birlikler var. Tekrar ortam aranıyor yani. Türkiye’de kardeş kardeşi vuruyor. Aynı 1971’deki kurgu yapılıyor esasında. Bu CIA kurgusudur ve bu Amerikan konseptidir. Ve bizim itiraz ettiğimiz burasıdır.”
Türkiye’nin yeni bir döneme doğru yol aldığını gören Kuray, geri planda durmaması gerektiğine karar vererek önce Partizan Yolu’nu kurar. Yol dergisini çıkarır. Bununla devrimci kamuoyunu uyarmayı hedefler. DİSK’te gelmek istedikleri yönetim seçimlerini çok az bir farkla kaybederler. Yeterince güç toplayamadıklarını düşünüp, bir darbenin olabilirliğini de hesaba katarak, darbeye direnmek ve kurumları teşkilatlandırmak üzere yurtdışına çıkar. Burada en büyük ipucu 24 Ocak Kararları’nın alınmış olmasıdır onun için: “Tedbirler ilan edildiği andan itibaren Türkiye’nin aynen 1971’de olduğu gibi bir askerî darbeye yönlendirildiği artık belli olmuştu.”
12 Eylül gelir gelmez vatandaşlıktan çıkarılanlar arasında adı ilk listede yer aldığı için Çamlıca Kolonyaları işletmesine ait ne varsa hepsine devlet el koyar. 13 sene sonra, 1993’te, döndüğünde de bu konuda pek bir şey yapmayı düşünmez: “O sayfayı ben tam anlamı ile kapadım. Evimizdeki eşyayı, resimlere kadar aldılar.”
Yurtdışına çıkış kararı örgütte komite tarafından alınmış bir karardır. Kıvılcımlı taraftarlarının oluşturduğu ‘Doktorcu’ diye tabir edilen grupla beraber hareket eden Nasrullah Ayan da vardır hem komitede hem de o zaman dışarı çıkması gerekenler arasında.
-Ne tür faaliyetler yapıyordu yurtdışında?
Ticaret.
- Altın işi.
Devlet organize etmedi mi? Özal gelip İsviçre’de bu adamlarla konuşmadı mı? Mehmet Emin Karamehmetlerden çıkmadı mı bunun parası? Hüsnü Özyeğin Pamukbank’ın şeyi değil miydi? Çuvalla paralar verilmedi mi, Kapalıçarşı’dan altın toplansın diye. Şimdi bu böyle bir mekanizmada Nasrullah günah keçisi olmaz yani. Tabii biz kurmaylık yapmışız, arka plandayız, buradan elde edilen para… ondan rahatsız oluyorlar zaten. Biz nasıl buraya burnumuzu soktuk diyorlar. O da bizim işimiz zaten.”
Kalıp, hapis yatmalıydım.
Kuray önce Belçika’ya, sonra Nasrullah Ayan’ın yanına İsviçre/Zürih’e geçer. Sonra İsveç’e gidip iltica eder: “O dakikaya kadar ilticam yok.” İsveç’te iltica pasaportu alıp Fransa’ya yerleşir. Ondan sonra Fransa’dan bir daha çıkmaz. L’express dergisinde Sarp K. isimli bir Türk’ün eroin trafiğinde adının geçtiği haberi yapılır. Kuray da dergiye tazminat davası açar:
-Siz neden üzerinize alındınız, Sarp K. siz miydiniz?
“Başka Sarp K. yok çünkü.”
Kuray, medyada hakkında çıkan yalan haberlerden rahatsızlık duymaktadır hep. Bu da ona göre yalan haberlerden biridir. Abdullah Çatlı Paris’te hapishaneye düştüğünde de onu aramamıştır: “Hayatımda hiç görmedim onu. Yalnız arkadaşımız Hüseyin Karahan onunla birlikte hapishanede kalıyor. O bir mektup çıkarıyor dışarıya. Çatlı’yı 15 gün sonra bir Amerikan istasyon şefinin ziyaret edeceğini bana ihbar ediyorlar. Ve ‘kaçırabilir miyiz? Sorgulayabilir miyiz?’ diye soruyorlar. Reddediliyor. Bu kadar yani.”
Kuray, Fransa’da 7-8 mağazalık bir döner zinciri de kurar. Kendi ifadesiyle ithalat ihracat işleriyle uğraşır: “1988’e kadar mücadeleye devam ettik ama ciddi bir direniş cephesi oluşturamadık. Ve maalesef benim, kendimi de içine katarak eleştirdiğim yanlar oldu. Avrupa’da oluşum hoşuma gitmedi. Ben çıkmamalıydım esasında. Kalıp hapishanede yatmalıydım. Çünkü Avrupa’nın yıpratıcı süreçlerinin içine girmezdim. O benden çok şey aldı götürdü. Hayatımın en büyük politik hatası Avrupa’ya çıkış ki örgüt istemiştir bunu. Benim tercihim asla değildir bu. Bu, 9 kişilik örgütün merkezi komitesinden çıkmıştı. Bir de 1978’de ben alelacele bir grup kurarak bu işe müdahale etmemeliydim. Yani o olaylara duyarlı olan ilk gençlik malzemeleri güçlü örgütler kurmuştu. Burada eklektik anlamda bir örgüt kurmaya gerek yoktu. Bunu da büyük kırılma noktası olarak alıyorum.”
1983 senesinde Suriye’deki kamplara gitmek için Avrupa’dan Suriye’ye geçen Kuray, burada, bugün Kürt hareketinde desteklediği Abdullah Öcalan’la tanışır. Dolayısıyla 2004’te, Öcalan’ın ‘Sarp’ın zamanıdır’ demesinin geçmişinde, bu tanışıklık yatmaktadır.
Fransa benimle pazarlığa girdi
Kuray, 1988’de Partizan Yolu’nu kapatır. Bunda 12 Eylül sürecinde tabanlarını kaybettiklerini görmesinin etkisi büyük olur. Ve bundan sonra ekipteki arkadaşlarıyla da anlayış ve düşünce itibariyle aralarında farklılıklar oluşur. Ardından 16 Haziran Hareketi’ni kurarlar: “Örgüt kadrolarının Türkiye’de kurduğu bir örgütlenmedir. Ben bundan haberdarım. Haberdar değilim demiyorum, bakın. Komuta edemiyordum, yani esas problem burada idi. Benim ismimi kullanıyorlardı. Benim karşımda kriminal hâl almışlardı bunlar.” Konuşmaları da iradesi dışında bantlara alınıp polise teslim edilir. Burada yargılanan arkadaşları bir yıl dahi içerde kalmadan serbest bırakılmaktadır. Bütün bunların üzerine Sarp Kuray, Avrupa’da da huzursuz olduğu için Nasrullah Ayan’ın yardımı ile geri dönmeye karar verir: “500 Frank ile geldim Türkiye’ye. Nasrullah’a ‘Bana yardım et’ dedim. ‘Hapishanede bulunduğum süreç içerisinde çocuklarıma bakacaksın. İki, eğer bir gücün varsa benim ezilmememi sağlayacaksın bu süreçlerde’ dedim. Çünkü Fransız hükümeti sıkıştırmaya başladı beni. Benimle bir pazarlık ortamına girmeye çalıştı. Avukatlar tutuldu. Hatta şimdi Sabah grubunun başındaki Kenan Tekdağ benim avukatımdı. Nasrullah’ın da hukuk danışmanıydı. Türkiye’ye gelmekte geç kalarak, yanlış yaptım. Partizan Yolu’nu feshettiğim zaman uçağa atlayıp gelmem gerekiyordu esasında.”
1993 senesinde Türkiye’ye dönen Kuray, tutuklanmayı beklerken iki ay yatıp serbest kalır: “Ben geldiğim zaman ilk aşamada beni beraat ettirdiler.”
-Bekliyor muydunuz böyle bir sonucu?
“Hayır beklemiyordum. Ben zaten havaalanında da söyledim. ‘Bu bedel ödenecek mutlaka. Çelik çomak oynamıyoruz çünkü.’
Sarp Kuray, bundan sonra Nasrullah Ayan’ı zor döneminde yalnız bırakmamak için Türkinvest şirketinin yönetimine girer. 1994 senesinde de Türkinvest batar: “Çünkü İstanbul’da onu yutmak isteyen çok mihraklar vardı. İnfazlar vardı, silahlar konuşuyordu Türkiye’de. Sapanca hattı, orası, burası. Nasrullah bir av olarak sunuldu ortaya. Biz de onu avlamasınlar diye yanında durduk.”
Bu süreçte Kuray da kurşunlanır. Ama söylediğine göre bu direkt kendisi ile değil Nasrullah Ayan’la ilgili bir arazi meselesinden dolayı vuku bulmuştur.
Kuray, Altın Tavuk ile tavukçuluk işine girer. Bankalardan kredi alamadığı için toparlayamaz, 3-5 milyon dolar borç ödemek durumunda kaldığından şirketi de devreder. 2000-2002 yılları arasında, hayatında, daha önce hiç başına gelmeyen bir şeyi yaşar, elindeki son arabasına kadar satmak durumunda kalacak şekilde, inanılmaz bir ekonomik darlığa düşer: “Ama şu an hiçbir borcum yok. Bazı arkadaşlarıma ticari olarak danışmanlık yapıyorum. Karım çalışıyor. Yani mütevazı bir hayatım var.”
Hakkında çıkan yanlış bilgilendirmelerden bundan sonra hesap soracağını söyleyen Kuray’a göre devrimci hareketin kırılma noktalarından biri de dine yaklaşımdır: “Gençlik dönemimizde olayların gelişmesi ile birlikte bir dini eksen alan çok yüzeysel bir tanrı inkârı olmuştur. Bu bir hata, ben kırılma noktası olarak koyuyorum bunu. Ben Yaradan fikrine inanan bir insanım esasında. Ama bizim halkla aramıza çok büyük bir mesafe de buradan girmiştir.1971’lerde.” Kuray, sonraki yıllarda din meselesini sosyolojik anlamda çok ciddi bir araştırmaya tâbi tutar: “İslam üzerine çok ciddi araştırdım. Dini, daha kültürlü, bir bilim olarak ele alabilirdik.”
-Ne zaman incelediniz?
Hapishanelerde başladı. Ben mesela Kur’an-ı Kerim’i de okudum, mealinden. Arapça bilmem. Çok güçlü bir nasihatler kitabı, orada hangisine, neye itiraz edilecek? Katiyen. Yani, iyi, dürüst insanın sahip olması gereken bütün değerler sayılıyor orada. Bir daha bu hatanın yapılmaması kanaatindeyim.”
Siyasi kitaplar okumayı seven, denizci bir subay olmasına rağmen 30 yıldır denize girememiş Kuray, Türkiye’nin toplumsal ve sosyal yapısı ile birlikte, zaman zaman tarihî arka planına da inen, kendi yanılgılarına da değineceği bir Sarp Kuray kitabının aciliyet kazandığını ifade ediyor. Kuray, kendisine yakıştırılan ‘kabadayı, mafya, itirafçı, devletin adamı, devletin serçe parmağı, orta parmağı’ gibi konulara da burada açıklık getirecek.
-----------
Cemal A. Kalyoncu - Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Sayı: 579 - 09.01.2006 AKSİYON
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23160
Ayan’ın bu devrimci mücadeleye dahil olması 1978’dir. Yurtdışına beraber çıkarlar: “1983’e kadar bu örgütün iki kaynağı oldu. Bir Nasrullah’ın destekleri bir de Çamlıca Kolonyası’nın parası. İşler Nasrullah’ın yurtdışına yaptığı faaliyetlerden elde edilmiş gelirle yürümüştür.” Çünkü sonraki yıllarda bazı köylerde, köylünün bizi çok sevdiği ama bu tartışmalardan dolayı da ilişkilerin koptuğunu gördüm ben,

 


TESCİLLİ TETİKÇİLER



İsmet Berkan’ın 20 Haziran tarihli Radikal gazetesindeki köşesinde kaleme aldığı yazısı Fethullah Gülen’e yönelen yargısız infazın komuta adresini veriyordu.


--------------------------------------------------------------------------------

Üst düzey yetkililere dayandırarak yazdığı yazısında Berkan, Gülen için bu kesim düğmeye bastı diyordu: “Dün görüştüğüm üst düzey bazı kaynaklar, zamanında eksik bilgi nedeniyle düğmeye basılamadığını ama artık cemaat ve onun bütün ilişkileri konusunda nihai adımların atılmakta olduğunu söylediler. Seçim geride kalmış, eski siyasi hesaplar ihtiyaç dışı kalmıştı. Aynı üst düzey kaynaklara göre Ankara DGM’nin bir süreden beri ağır aksak sürdürdüğü soruşturma şimdi çok hızlanacak, medyaya yeni bombalar düşecek ve çok yakında Fethullah Gülen kırmızı bültenle aranan birisi haline gelecekti. Anlayacağınız önceki günkü kaset sadece bir başlangıç. Arkası yarınların birinci bölümü...”
Berkan’ın kaleme aldığı satırlar düğmeye basanların kimlikleri hakkında detaylı bilgiler veriyor meraklısına. Daha açık bir ifadeyle, bu merkeze ilişkin ipuçlarını son iki yıldır ülkenin geçirdiği süreçte de bulabilmek mümkün. Ama ne merkezin göbeğinde yer alanlar ne de onların borazanlığına soyunan sözde sivil toplumcuların yaptıkları da şaşırtmıyor insanı. Çünkü her iki grup da tarihte kendilerine biçilen rollere uygun hareket ediyorlar. 1970’li yıllarda nasıl orduya nifak tohumları sokup cuntalar oluşturdularsa, nasıl masum gençleri kendi emelleri doğrultusunda kullanıp ve yine kendi deyimleriyle onlara “mısır patlatır gibi” bombalar patlattılarsa, nasıl sokakları kan gölüne çevirdilerse bugün de aynısını yapmaya gayret ediyorlar. İşin garip tarafı dünün Mustafa Kemal, ordu ve halk düşmanlarının bugün Atatürk, ordu ve halk adına eylemlere girişmiş olmaları. 1970’lerde Dev—Genç veya Dev—Sol’da toplanıp 9 Martçı cuntacılar ile işbirliğine girişenler bugün Sözde Sivil Toplum Kuruluşları Birliği adı altında 9 Martçıların kalıntılarıyla omuz omuza yürüyorlar. Aradan geçen yılların değiştirdiği sadece yuvalandıkları yerlerin isimleri. Yoksa eylemleri de, demokrasi anlayışları da, diktatörlükleri de, getirmeye çalıştıkları azınlık rejimleri de aynı. İşte geçmişin tescilli tetikçilerinin profillerinden bazı kesitler.
STKB’nin gerçek amacı ne?

Kendilerine Sivil Toplum Kuruluşları Birliği adını veren Marksist solcuların amacı aslında dün olduğu gibi bugün de rejimi kendi fikriyatları çerçevesinde değiştirmek. Bu kuruluşun tüm faaliyetleri aslında yasadışı çünkü İstanbul Emniyet Müdürlüğü Dernekler Masasında herhangi bir kayıtları olmadığı gibi bünyelerinde hangi sivil toplum kuruluşlarını barındırdıkları da meçhul.

Ve sözde sivil toplumcuların nasıl ortam hazırlamaya çalıştıkları aslında apaçık ortada. Kanıt, bu birliğin fikir babalarının yıllarını Türkiye’de darbe planları ve darbeler yaparak geçirmiş olmaları. Birliğin başkan yardımcısı İlhan Baş. Baş, Menderes’i idama götüren ve periyodik darbe dönemini başlatan 27 Mayıs darbesinin önemli isimlerinden birisi. İlhan Baş 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan darbe döneminde teğmendi ve tüm gücüyle darbeye destek vermekteydi. Öyle ki sonraki dönemlerde 27 Mayısçıların radikal kararlar alamadığını ileri sürerek onu tamamlayıcı darbeler planlayan grupların içinde de yer aldı. 1961’de Talat Aydemir ile birlikte çoğunluğunu Kara Harp Okulu öğrencilerinin oluşturduğu yeni bir cunta örgütlenmesine ön ayak oldu. Amaçları güya eksik kalan 27 Mayısı tamamlamaktı. 22 Mayıs 1962 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bastırılan bu cuntacılardan Talat Aydemir ve 64 subay emekliye sevkedildi. Fakat hiç bir şart onları darbe yapmaktan alıkoyamıyordu. Bir sene sonra 23 Mayıs 1963’te Talat Aydemir ve İlhan Baş’ın da yer aldığı bu cuntacılar geçmişten ders almamışcasına bu sefer Ankara Radyosu’nu basarak darbe yaptıklarını ve tüm partileri feshettiklerini ilan ettiler. Ama yaptıkları bir nevi kendileri çalıp kendileri oynamaktı. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri yine olaya el koydu. Ama bu sefer daha ağır müeyyideler uygulayarak. Yargılanan cuntacıların başı Talat Aydemir ve 36 subay idam cezasına, 100 kadar subay da müebbet hapse mahkum edildi. Aydemir ipe giderken İlhan Baş son anda kurtuluyordu. İşte dünün darbe planlayıcısı bu zat bugün sivil toplumcu olarak arz—ı endam ediyor. Onun inandırıcılığını kamuoyuna bırakmak lazım herhalde. (Onu niye asmadıkları kime çalıştığının delilidir)

Geçmişin tetikçileri

Aslında birliğin kurucularının büyük çoğunluğunun geçmişleri karanlık. Şöyle bir yolculuk yapıldığında her birinin nasıl karanlık bir kimliğe sahip olduğu ortaya çıkacaktır. Birliğin fikir babası İlhan Baş'tan sonra bir süre birliğin dönem sözcülüğü görevini de yürüten solculuğu ve bölücülüğü tescil edilmiş Haşmet Atahan’a bakalım.

1968’li yıllarda baş gösteren komünist olayların başaktörlerini bünyesinde toplayan 68’liler Vakfı’nın başkanlığını yapan Atahan 1970’teki işçi olaylarının da tertipçilerinden. Geçmişin hızlı devrimcilerinden Atahan’ın ilk ciddi icraatı 1969 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı’nın aracına bomba yerleştirmek oluyor. Bir sene sonra İstanbul Üniversitesi’nde baş gösteren öğrenci ve işçi olaylarının en önünde yer alan Atahan 1970 yılının haziran ayında Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklanıyor.

Bu yıllarda Merkezi Ankara’da açılan Türkiye Devrimci Gençlik Federasyonu(TDGF)’nun yönetim kurulu üyeliğini de yapan hızlı devrimci, aynı zamanda Dev—Gençli arkadaşlarıyla birlikte 1970 yılında hazırladıkları sözde yasadışı üniversite yasasının yanısıra 15 ve 16 Haziran 1970 tarihinde meydana gelen işçi olaylarının da yine başaktörlerinden. Haşmet aynı yıllarda gerilla eğitimi almak için Şam’a kaçıyor. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 15 Aralık 1971 tarihli yazıda; Şam’daki örgüt evinde bulunan Kemal kod adlı örgüt üyesinin Haşmet Atahan olduğu belirtiliyor. Aynı yazıda aralarında Atahan’ın da bulunduğu örgüt üyelerinden şöyle bahsediliyor: “Türk Halk Kurtuluş Ordusu, Türk Halk Kurtuluş Cephesi gibi illegal örgütlere mensup şahıslardan Dev—Genç Genel Başkanı Ertuğrul Kürkçü’nün Adnan, Münir Ramazan Aktolga’nın Hüseyin, Taner Kutlay’ın Abu Hol, Haşmet Atahan’ın Kemal ve Yüzbaşı İlyas Aydın’ın Mithat takma isimleriyle faaliyet yaptıkları haber alınmıştır. Şam’da karargah olarak kullandıkları ve İstanbul Bölge Yürütme Kurulu Başkanı Ömer Güven’in de geldiği, içlerinden dört militanın kırk beş gün eğitim almak üzere kısa bir süre El Fetih’e gidecekleri öğrenilmiştir. Hame’deki kampta altı—on iki kişiden müteşekkil iki grubun eğitim gördüğü, altı kişilik grubu Yüzbaşı İlyas Aydın’ın yönettiği, on iki kişilik grubu ise yine bir Türk’ün sevk ve idare ettiği duyurulmuştur.”

Haşmet El—Fetih’te

Hatırlanacağı gibi o dönemler El Fetih’e gidenlerin arasında Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan gibi isimler de vardı. El Fetih’e gitmelerindeki amaç gerilla eğitimi almak ve sonrasında Türkiye’de bir devrim gerçekleştirmekti. Gerilla eğitimi görmek için El Fetih’e gidenlerin arasında yer alan Haşmet Atahan eğitimini tamamladıktan sonra yurda döndü. Atahan provokatif olaylara karışmaktan geri durmuyordu. 70’li yıllarda başgösteren işçi olaylarını tezgahlayanların arasında yer almış ve bir kaç arkadaşıyla birlikte bu olaylardan dolayı Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından tutuklanarak cezaevine gönderilmişti. Daha sonra 25 Eylül 1979 tarihinde de İstanbul Üniversitesindeki eylemleri çıkardığı gerekçesiyle tekrar tutuklanıp cezaevine konuldu. Kurdukları örgütlerin propogandasını etkili bir şekilde yapmak için gereken paraları gasp ve soygunlarla elde eden Haşmet Atahan ve arkadaşlarının nasıl bölücü roller üslendiği ise raporda şöyle anlatılıyor: “Milli Güvenlik Konseyi ve Sıkıyönetim Komutanlıklarının yasaklamalarına rağmen çıkardıkları illegal yayınlar vasıtasıyla bölücülük yaptıkları, bu yayınların her sayılarının tetkikinde görülmektedir. Bu yayın organları, bildirileri ile temel güvenlik kuvvetimiz Türk Silahlı Kuvvetlerine, anayasal düzene ve anayasal çerçeve içinde kurulan müesseselere karşı milletin güvenini sarsıcı, bu kuruluşları tahkir edici, milli duygulardan uzaklaştırıcı, kanun hakimiyetini zayıflatıcı bilgilerlerle kitleleri şartlandırıp, asılsız haberler ile ülkede huzursuzluk propagandası yapıp halkı düzene karşı kışkırttıkları görülmektedir.”

Geçmişin tescili provokatörlerinden Haşmet Atahan’ı devletin resmi istihbarat raporları böyle anlatıyor. Fakat onu bir de eşinden dinlemek lazım. Kumkapı cinayeti sanığı Zeynep Uludağ ve Aczmendi lideri Müslüm Gündüz ile basılan Fadime Şahin’in gönüllü avukatlığını üstlenen Nuran Atahan eşi ile ilgili şunları anlatıyor: “Devrimciydim, halen de devrimci — demokratım. O yılları Deniz Gezmiş’ler, Cihan Alptekin’lerle birlikte yaşadık. Birinci sınıfta ilk yazılıma girmiş neticesini beklerken ilk boykot patlak verdi. Arkasından da işgaller geldi. 68 — 69’da şimdiki eşimle (Haşmet Atahan) tanıştım, çok atak bir insandı. 68 olayları içinde belirli isimlerden biriydi. Olaylar yüzünden sürekli gözaltına alınırdı. Rahmetli kayınpederim de hukukçu olduğu için üç — beş ayda bir onu kurtarmak için Antalya’dan İstanbul’a gelirdi. Eşim hakkında takibatlar vardı. Bu yüzden 12 Mart’ta öğrenciliğimiz kesintiye uğradı. 1973’te mezun olabildim. 74’te evlendik. İş hukuku üzerine doktoraya başladım. Ama hem okul çok karışıktı, hem de ben bir yandan çalıştığım için zorlanıyordum. 76’da doğum yapınca bıraktım.”

Böylesi çatışmacı ve gerektiğinde halka veya güvenlik güçlerine silah çekmekten çekinmeyen, geçmişte kanunsuz ne kadar suç varsa katılmış ve devlete saf tutmuş kişilerin ortaya çıkması ve onlara itibar gösterilmesini anlamak mümkün değil. Bilindiği gibi Haşmet Atahan’ın ilk ortaya çıkışı 68’liler Vakfı ile olmuştu. Bu vakıf güya 68’li hareketi canlandırmak, onu bugüne taşımak amacıyla kurulmuştu. Oysa bu vakfın da paravan bir kuruluş olduğu, esas gayenin nasıl gizlendiği sonraları ortaya çıktı. Devletin güvenlik güçlerinin hazırladığı raporlarda bu vakıf şu şekilde anlatılıyor: “68’liler Vakfı, üyelerinin çoğunun Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Halkçı Komünist Partisi örgütü mensubu oldukları, bu örgütler içindeki faaliyetlerinden dolayı bir çok kez yargılandıkları ve hüküm giydikleri, bu örgütlerin gayelerinin Türkiye Cumhuriyetini yıkıp yerine Marksist—Leninist bir düzen kurmayı amaçladıkları, vakfın üyelerinden bazılarının Deniz Gezmiş’le beraber faaliyet yürüttüğü, askerlerle silahlı çatışmalara girdikleri, hatta bazılarının da birçok asker, vatandaş ve polisin öldürülmesi olaylarına karıştıkları belirlenmiştir.”

“68’lerde bunlar darbecilik yaptılar”

1970’li yıllarda ordu içinde oluşturdukları 9 Martçı cuntanın başarısızlığa uğraması bu marjinal kesimin sevinçlerini kursaklarında bıraktı, beklentilerini ise taa günümüze kadar taşıdı anlaşılan. 68’liler Vakfı’nın kuruluşunda yer alan ancak daha sonraları onların nasıl darbeci bir mantık taşıdıklarını görüp vakıftan ayrılan Mustafa Yalçıner’in Kanal 7’de anlattıkları da bu zihniyetin 9 Mart’tan bu yana nasıl bir kin beslediğini ve asıl amaçlarının ne olduğunu çok güzel ortaya koyuyor. Yalçıner’e göre vakfın tamamına yakını darbe çığırtkanlığı yapıyor: “68’lerde darbecilik yapanlar, benzeri şeyleri bugün de yapmak istiyorlar. Uzun süre sessiz kaldılar. Birşeyler yapmak için ben de kurucuları arasında yer aldım. Ama yapılabilecek bir şey olmadığını gördüğüm için istifa ettim. Şimdi uzun süre sessiz kalanlar, bir yerlerden bir işaret çakıldığında, —ki işaret de bellidir, 28 Şubat’ta yayınlanmıştır, genelgeyle kanunlaşmıştır— sadece uyum sağlamakla kalmadılar. Bit kanlanması oldu. Uzun süre ses çıkarmama basireti gösterenler, şimdi emniyetli politika yapabilecekleri şartların oluştuğunu hissettiler birden. Eskiden de yaptıkları şeyi devam ettirmeye çalışıyorlar”. Hemen devamında Yalçıner bu insanların ne denli ihbarcı bir kişilik taşıdıklarını da anlatıyor. Geçmişte birlikte omuz omuza mücadele vermiş bir insanın tahlillerinin önem arz etmesi gerekir: “78’de yaptıklarını biliyorum. Örneğin o dönem gazete çıkarırlardı. Gazetelerde devrimci gençlerin adreslerini, isimlerini vererek, hatta krokilerle nerede kaldıklarını göstererek ihbarcılık yaparlardı. Şimdi de aynı şey yapılıyor. Ama ihbarcılığın ne için yapıldığı da önemli. Bugün vakfın durumu 68 emekliler kulübü durumundadır.”

9 Mart’ta omuz omuza verdikleri askerlerin son anda manevra değiştirmeleri ile hevesleri kursaklarında kalanlar bugün konuşlandıkları medya plazalarında veya elde ettikleri sırça köşklerinde tarihi emellerine ulaşmanın yollarını arıyorlar. 9 Mart’ta ordu içindeki solcu cunta, darbe ortamı hazırlamak için nasıl öğrenci gençliğini kullanıp ortalığı karıştırdıysa bugün de sivil toplumcuların yaptıkları bundan farklı değil. Çünkü darbenin mantığı aynı: Bir ihtilal için önce sivil kesimden bir grupla dirsek temasına geçilir. Daha sonra gösteriler ile bir gerginlik durumu oluşturulur, ondan sonra ekonomik buhran ve nihayetinde doruklara çıkan kitlesel tepki ile meşrulaşır ihtilaller.

9 Martçıların arasında kimler vardı?

1970’li yıllardaki 9 Martçıların başında Cemal Madanoğlu bulunmaktaydı. Hareketin fikir babaları ise o dönem medyaya hakim ve aydın kesimin önde gelen isimlerinden oluşuyordu. Başta Doğan Avcıoğlu olmak üzere Mihri Belli, İlhan Selçuk, İlhami Soysal, Altan Öymen ve Şevket Sürreya Aydemir gibi isimler bunlardan bazıları. Emekli Binbaşı Erol Bilbilik 10 Mart 1996 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki röportajında bunu teyit ediyor: “Madanoğlu grubunun içinde siviller vardı. İlhan Selçuk, Doğan Avcıoğlu, Cemal Reşit Eyüpoğlu gibi... Ankara’nın tüm kordinasyonunun başı Doğan Avcıoğlu, onun yardımcısı İlhami Soysal’dı. Altan Öymen Paris’ten çağrıldı. Bunlara Mümtaz Soysal da eklendi. Bu sözünü ettiğim sekiz kişi Devrim Konseyi üyeleri olacaktı.”

Peki bugün bu isimlerin yerini kimler almıştır? Görünen o ki sivil kesimde bu rolü sivil toplumcular ve bazı gazete veya televizyonlarda köşe başlarını tutanlar üstlenmiş. (Demek ki ne imiş ?)
19 Haziran tarihli Hürriyet gazetesindeki Fethullah Hoca kasetlerini ATV’den Ali Kırca’ya emekli General Kemal Yavuz’un ve 23 Haziran tarihli Star gazetesindeki Halit Kakınç’ın köşesinde ise Faik Bulut’un verdiğine dair bilgiler iki kesim arasında kimlerin arabuluculuk yaptıklarını ortaya koyuyor. Yavuz’un değerlendirmeleri ve konuşmaları büyük çoğunluk tarafından askerin bir kanadının görüşü olarak yorumlandı hep. Faik Bulut ise 28 Şubat’taki meşhur irtica işyerleri raporuna kaynaklık etmesiyle tanıyor. (Bu gün de F.Gülen hocaefendi bu azgın kızıl komünistlerin bir numaralı hedefidir..Bu sabatay soyluların Cunta ve darbe planlarını sekteye uğratıp deşifre ettiği için bütün hınçları ile hala saldırıyorlar... )

Ali Kırca ve Doğu Perinçek’in seçilmesi tesadüf mü?
Peki Bulut ve Yavuz’un sözcülüğüne soyunduğu kişilerin amaçları ne acaba? Ondan öte Fethullah Gülen’e yönelik bu infazların önce provokatif Perinçek’in Aydınlık Dergisi’nde yer alması ve daha sonraları bu kasetlerin Ali Kırca’ya gitmesi bir tesadüf mü? Gerek Perinçek’in gerekse Kırca’nın geçmişi irdelendiğinde aslında olayın hiç de tesadüf olmadığı, tam tersi planlı bir şekilde yürütüldüğü ortaya çıkacaktır.

[color="SeaGreen"]1970’lerde Perinçek’in, Mümtaz Soysal’lar, Uğur Mumcu’lar ile birlikte akademik görevini yürüttüğü üniversitedeki işi, öğrencileri kışkırtmak ve darbe heveslileri ile iletişime geçmelerini sağlamaktı. Fakat Perinçek’in asıl önemli yanı 12 Mart muhtırasından sonra gözaltına alındığı sırada ortaya çıktı. Dava arkadaşlarını teker teker ispiyonlayıp onların kaldıkları yerlerin krokilerini çizip güvenlik güçlerine verirken ne kadar kolay bir satıcı olduğu ortaya çıkıyordu.[/COLOR]

Perinçek 1971 yılında yakalandığında Sıkıyönetim Mahkemesine verdiği ifadesinde silahlı mücadeleye nasıl karar verdiklerini şöyle anlatıyor: “Biz devrim yolu olarak silahlı mücadeleyi benimsediğimizden halkın azılı sınıf düşmanlarına karşı halkı seferber edecek eylem çizgisini benimseriz, bu konuda yukarıda söylediklerim dışında somut planlarımız olmamakla beraber ileride şiddet hareketleri, silahlı hareketler, sabotaj vs’ye girişebiliriz.” (DEMEK Kİ PERİNÇEK NE İMİŞ NECİ İMİŞ ŞİMDİ DE DİYOR Kİ BEN ERGENEKONCU CUNTACI DEĞİLİM GEL DE İNAN)

Perinçek’e bilgileri kim veriyor?

Ama Perinçek hakkında detaylı bilgiyi MİT daire eski başkanlarından Mehmet Eymür veriyor. Eymür, Perinçek grubunun ortaya çıkış gayesini “Örtülü faaliyetlerde hakiki amacı, organizatörü gizlemek ve gerektiğinde onun ilişkisini ve sorumluluğunu reddetmek imkanını yaratmak amacıyla planlanan operasyonların başıdır” sözleriyle açıklıyor. (İŞTE PERİNÇEK BU ERGENEKONCU DEĞİLİM DİYOR BİR DE. ADAM ÇEKİRDEKTEN CUNTACI)Eymür daha sonra Hiram Abas’a dayandırarak Perinçek grubunun misyonunu ise şöyle anlatıyor:Türkiye’de hızla gelişen ve Batı dünyası için tehlike haline gelen Sovyet yanlısı aşırı solu, yeni bir doktrinle bölmek, birbirine düşürmek, parçalamak, etkisiz hale getirmek. Devletin içinde, orduda, MİT’te, poliste, Özel Harp’te kendi çizgilerinde olmayan, düşünce ve faaliyetleri ile organizatörü zor duruma düşürecek unsurları çeşitli yöntemlerle tasfiye etmek, bu kilit müesseselerde etkinliğini artırmak. Türkiye’de politik ve ekonomik istikrarsızlığı pompalayan faaliyetleri devam ettirerek, ülkenin güçlenip bir milli politika izlemesini engellemek... Bu grup 1980 yılına kadar misyonunu başarılı bir şekilde yerine getirdi. 1980’den sonra devamı olan dergiler göreve devam ettiler.” (ŞİMDİ ORDU VE KURUMLARA KİM SIZIP DEVLETİ ELE GEÇİRMEYE ÇALIŞIYORMUŞ KAKARİKU HAZRETLERİ ?)Mehmet Eymür’ün devamı dediği dergilerin bugünkü ismi Aydınlık. Perinçek’e o dönemler el altından bilgileri veren Eymür’e göre emekli Hava Kurmay Albay A.T.ydi ve bu albay 16 Mart 1983 yılında İstanbul’da CIA mensubu ile gizli bir buluşma esnasında suç üstü yakalandı. (Burada Perinçek’e el altından bilgi veren emekli albayın yerini bugün emekli General Kemal Yavuz’un aldığı kastedilmemektedir.)
Ve yukarıda sorduğumuz “Fethullah Gülen operasyonundan daha aylar önecisinde Aydınlık’ın nasıl haberi oldu?” sorusu kendiliğinden cevap buluyor. Dün nasıl ordu içinde zuhur eden cuntacılar bilgileri günler önecisinden Perinçek’e ulaştırdılarsa bugün de aynı tezgah devam ediyor. Doğu Perinçek’in Silahlı Kuvvetler içinde Marksist bir örgütlenmeye gitmeye çalıştığı Genelkurmay Başkanlığının belgelerine de şöyle yansımış: “Marksist ideolojinin askeri kanadını oluşturan şahısların aynı ideolojinin sivil kanadını oluşturan Doğu Perinçek ile irtibatlı oldukları unutulmamalıdır.”
Ali Kırca ve Faik Bulut nereden koşuyor?

Belki 70’lerde içeriden sızan bilgilerin yayınlandığı yayınlar çok azdı. Ama bugün aynı oyun daha çok medya mecrasında oynanıyor. Aydınlık’ın Fethullah Gülen ile ilgili ilk yayınlarından sonra ortaya dökülen kasetlerin ilk yayınlandığı yer ATV idi. ATV’nin başında ise Ali Kırca var. Peki Ali Kırca kim? Kırca da yetmişli yılların hızlı devrimcilerinden. Kendisi o dönemler ordu içinde bir subay. Kırca, Dev—Genç Başkanı Sarp Kuray’ın da bulunduğu 69 deniz subayı olayının sonrasında gözaltına alındı. Kırca’nın suçu ise 69 subay bildirisini kalem almış olmaktı. Gazeteci Hasan Cemal çok satan kitabı “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” adlı kitabında bu olayı şöyle anlatıyor: “Devrim dergisi tek parti rejiminin peşinde düşlerimizi kovalayan bizler için büyük silahtı. Her haberimiz her yorumumuz askeri darbeyi hızlandırmaya dönüktü.” 23 Aralık 1969 tarihinde çıkan Devrim’in birinci sayfasına yansıyan manşet bu bildiri ile ilgiliydi: “69 Deniz Subayı bildirisinin tam metni: Devrimci ölür devrim yürür.” Cemal Devamlı bu manşetle ilgili şu yorumu yapıyor: “Sarp Kuray’ın bildirisi. Ali Kırca da vardı içlerinde; genç bir Deniz Harp Okulu öğrencisi olarak bildiriyi kaleme alan o. Ali Kırca, 12 Mart sonrası hapse atılır. 83’ler davasında sanık olarak Askeri Mahkeme’de yargılanır. Ali’nin kaleme aldığı, 69 Deniz Subayı bildirisinden iki cümle: Mustafa Kemal devri bitmiştir. Ama devrimler bitmemiştir. Korksun emperyalistler, korksun işbirlikçiler, korksun onların zavallı uşakları.”
Ali Kırca 23 Haziran tarihli köşe yazısında düğmeye kendisinin bastığını söylüyor ama kasetleri kimlerin kendisine verdiği sorusuna “Gazeteci isterse haber kaynağını açıklamaz. Kimbilir belki o gazeteci de kaynağı tam olarak bilmiyordur” cevabını veriyordu. Ama Kırca’nın kaynağa ilişkin cevap vermekten kaçınması merakları körüklerken imdada Marksist yazar Faik Bulut yetişiyordu. Bulut 23 Haziran tarihli Star gazetesinde Halit Kakınç’a kasetleri kendisinin verdiğini itiraf edip ellerinde başka kasetlerin de olduğunu söylüyordu. Peki ama Bulut’a kasetleri veren kim veya kimler? Bu soruya cevabı Faik Bulut’un geçmişte üstlendiği roller irdelendiğinde bulabilmek mümkün. Bulut’u 28 Şubat sürecini başlatan irticai kuruluşlar listesine kaynaklık eden kitabı ve Apo’nun bana arabulucu olarak geldi demesinden tanıyoruz.(DESENE BU DA PERİNÇEĞİN BAŞKA BİR TİPLEMESİ O DA ÇİÇEK VERMİŞ MİDİR APOYA) Ama onun bu tür işlere kaynaklık edişi yeni değil.

Faik Bulut da 1972 yılında diğer Marksist arkadaşları gibi gerilla eğitimi almak için Filistin Kurtuluş Örgütünün kamplarına katıldı. Ama bir sene sonra İsrailliler tarafından yapılan operasyondan kurtulamayıp yakalandı. İsrail’de yedi yıl hapis yattı. (Allah bilir MOSSAD AJANI OLARAK EĞİTİLMİŞTİR)1980 yılında yurda dönerken hava alanında yakalanıp göz altına alındı. Faik Bulut burada polise verdiği ifadesinde Aydınlık Grubu sempatizanı oluduğunu itiraf ediyor. Bulut, Star gazetesinde kendisini çağdaş demokrat bir araştırma grubunun üyesi olarak tanıtıyor. Ama bu örgüt kimlerden oluşuyor, kimlere kaynaklık ediyor ona cevap vermiyor.
İşte düğmeye basan ‘belirsiz’ kaynağın sahneye koyduğu oyunun ayrıntıları böyle. Aslında otuz seneden beri ortaya konan oyunda roller de değişmiyor, değişen sadece rolleri üstlenenler. Şüphesiz burada unutulmaması gereken nokta oyunun ayrıntılarına takılırken, rolleri üstlenenlerden çok sahneye koyanlara kilitlenmek olacaktır.
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=15451

AKSİYON
 
< Önceki   Sonraki >
© 2009 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi