| Demokratik hukuk sistemiyle yönetilen "Cumhuriyet" rejimlerinde; yönetim mekanizması üç erke dayanır: 1- Yasama, 2- Yürütme, 3- Yargı. 1-YASAMA: Halkın oylarıyla seçilerek işbaşı yapmış olan vekillerinin, toplum yaşamını düzenleyici yasalar çıkartması- kaldırması- düzenlemesiyle görevli meclislere ait bir erktir. 2-YÜRÜTME: Ülkenin yasama organınca çıkartılmış yasalara uygun bir biçimde yönetilmesini fiilen sağlayan erktir; ki adına "hükümet" denir. 3- YARGI: Gerek "seçenlerin", gerekse "seçilmişlerin"aslında bir tür toplumsal "akit" içermesi gereken yasalara uygunluk çerçevesinde yönetmesini ve yönetilmesini sağlayarak toplumsal adaleti yerine getiren erktir. Demokrasinin bu olmazsa olmaz üç erki; birbirinden ve her tür baskıdan (ekonomik, etnik, dini, vicdani, askeri, beşeri) ne denli bağımsızca görevlerini yerine getirebiliyorlarsa; o ülke o denli demokratik bir hukuk yönetimine sahiptir. Buna "kuvvetler ayrılığı" prensibi denir. Kapitalist sınıfın kendi burjuva devrimini yaparak bileğinin hakkına iktidarda olduğu Batı'lı ülkelerde; emperyalist aşamadan sonra kısmen çarpılmaya uğramışsa da; sistem nispeten böyle çalışır. Ancak, bizim gibi burjuvazinin kendi sınıfsal gelişimini tamamlayarak ve kendinden önceki pre- kapitalist tefeci- bezirgan sermayeyi tüketerek iktidar olmak bir yana, kandaşlık esaslı geleneksel tarihsel devrimci güçlerin öncü yol açıcılığında ve yetiştiriciliğinin koruyucu kanatları altında meta- zori gelişim göstermiş olan kapitalist sınıf, daha baştan bu asalaklığına uygun olarak Kuvayi Milliyeler'de örgütlü halk gücüyle kapıdan kovulan emperyalizmin acenteliğini aşamadığı gibi, tefeci- bezirgan kompradorluğunu da bünyesinden söküp atmayı becerememiştir. O saatten sonra da ne emperyalizme, ne de tefeci- bezirganlığa "elini verenin, kolunu da kaptırmaması" mümkün olmadığı için; bağımsız bir kapitalist sanayi gelişimi de, hiçbir alanda olamamış, oldurulmasına da izin verilmemiştir. Altyapıdaki bu durum, bizim ve bizimki gibi Doğu- Ortadoğu ülkelerinin tümünün üst yapıda da Batı toplumlarına benzer bir demokrasiyle yönetilebilinmesine hiçbir zaman izin vermemiştir, alt- yapıda ciddi reformlar yapılmadığı müddetçe de izin vermesi "eşyanın tabiatı gereği" olası değildir. Üstüne üstlük 1952'lerden beri bu kez emperyalizm, ülkemize NATO- SÜPER NATO biçiminde giriş yapmış; ülkeyi GLADIO "derin" likleriyle her gün biraz daha içeriden kuşatmaya uğratmıştır. 12 Mart, bunun ilk kez doruklaşarak yönetime geçici bir süre el koyduğu dönemin adıdır. Bu dönemi gerçekten iyi tahlil etmek gerekmektedir. 12 Mart'ta yönetime el koyan aslında topyekun olarak "ordu" değil, yalnızca "askerle" de sınırlı olmayan, esas olarak da ülkenin çarpık kapitalist- prekepitalist sınıflarından güç alan bir GLADIO çeteciliğidir. Bu çetecilikle, ordunun geleneksel kandaş- ilkel komünalist aydınlık yüzünü, aynı kefeye koymamak gerekir. Esasen 12 Mart'la, GLADIO'cu çetecilik tarafından alt edilen, bir yanıyla da; ordunun çetecilikce teslim alınamamış, sosyalizmle buluşmuş ya da buluşmamış olan bu "aydınlık" yüzüdür. Çünkü, tefeci bezirgan- emperyalist finans oligarşisi gericiliğine kafa tutarak toplumu ileri taşıma potansiyeli taşıyan en iri dinamizm, tam olarak bu gücün kendisinde bulunmaktadır. 12 Eylül ise, aynı çeteselliğin bu kez tamamen yönetimi ele geçirip sistemleşerek kalıcılaşıp kurumlaştığı ve o zamandan beri de "yönetimden geçici olarak dahi hiç gitmediği" tam bir "our boys" dönemidir ki; o günden bu yana ne derecede gözle görünür hükümet, ne derecede "derindeki" GLADIO hükümet tarafından yönetiliyor olduğumuz; her alanda hayli karışıktır. 17 Mayıs 2006 günü Danıştay nezdinde demokrasiye, hukuka ve cumhuriyete yapılmış olan kanlı saldırı da; aynı sürecin bir devamı, bir ürünüdür. Hükümet yetkilileri, söylemde bile olayın vehametine uygun ifadeler kullanmaktan kaçınır ve "itidal" telkin ederlerken, CHP lideri Sayın Baykal, olayı "Siyasete kan bulaştı" sözleriyle ifade etmektedir. Aslında "siyasete kan"bulaşmadı. Siyaset, bu ülkede çok uzun yıllardır "kan gölü" nde boğuldu. Özellikle 12 Mart'tan beri hepten gemi azıya aldı. 68 ve 78 kuşak gençlikleri, bu kan gölünde boğazlandı önce. Sonra etnik hadise kışkırtıldı ve yıllardır Türk- Kürt yüzlerce insanımız birbirine kırdırıldı. Pek çok aydınımız faili meçhul cinayetlerle öldürüldü.Yıllardır bu ülkede kan dökülmeyen neredeyse bir tek gün geçmiyor. Elbette bu, Danıştay'a yapılan saldırıdaki direk olarak cumhuriyet rejimine yöneltilmiş bir boyutun yatışını, ülkenin 31 Mart gerici karanlığına sürüklenmek istenişini göz ardı etmemizi gerektirmez. Kısacası bu olay, yıllardır sürdürülegelen GLADIO'cu hegemonyanın yeni bir atağından başkaca hiçbir şey değildir. Ancak demem o ki; tüm bu olaylardaki "meçhul fail" aynı. Ve aslında hiç de meçhul de değil. Hiç değilse bu olayda olsun, "tetikçi" şahıs ya da örgütle sınırlı tutulmayıp gerisindeki derin- karanlık güç algılanabilse... Bari bu kez, Cumhuriyetin kurumlarını açıkça hedef alan bu derece vahim bir olay; gene siyasi "rant" kavgasına çevirilmek yerine bu olayın elbirliğiyle tespitinin, teşhisinin ve tedavisinin elbirliğiyle bulunmasına- üretilmesine neden olabilse! Keşke kendi tarihimizin ve yakın tarihimizin yaşanmışlıklarıyla hesaplaşmaktan kaçmasak daha fazla ve vazgeçsek artık bunları anlatan insanları da susturup harcayıp durmaktan... Özetçe demem o ki; bu olay hafife alınmamalı, ne sessizce geçiştirilmesine, ne de üstüne "rant" amaçlı gidilmesine izin verilmemelidir. Olayın kökü, dışarıdan da evvel ülke içi derinliklerdedir. Ne bu olayın kendisi üzerinden, ne de karşıtlığı üzerinden "günübirlik politikalara" yönelinmemeli, olay gerçekten aydınlığa kavuşturulup, demokrasinin bu yıllardır kan gölünde boğuluşunun önüne geçecek, 12 Mart'tan beri süregelen teknik ve etik adaletsizliği ortadan kaldırıp yaraları bir nebze olsun sararak toplumdaki gerileşmenin ve gericileşmenin önüne geçmenin manivelası haline getirilmelidir. Türkiye yıllardır, kan gölü haline gelmiştir ve önce genç aydın kesimlere yöneltilmiş bu saldırılar, sonra etnisite çatışmasına döndürülmüş, asker- sivil karşıtlığı yaratılmış, aydınlardan sonra şimdi de cumhuriyetin kurumları hedef alınmaya başlanmıştır. Bu kez de din temelli çatışmalara ve yeni 31 Martlara kapı açılmak istenmektedir. Bu konular hakkında yıllardır uyarıcı olmaya çalışan aydın insanlar; baskıyla, zorla susturulmuşlardır, hala daha da susturulmak istenmekte; maalesef ki "bağımsız" olması gereken "yargı" bile çoklukla, bugün kendine saldıran bu oligarşik gericiliğin "baskı aracı" olmaktan kurtulamamaktadır. Oysa tarihin tekerleği, asla geriye doğru dönmez. Geriye dönmeye zorlandı mı, o tekerlek dingilinden fırlar ve araba yürüyemez olup çöker kalır. Şu an, arabanın dingili kırılmak üzeredir. Ve bu kırılmada, herkesin payı vardır. Özellikle de yıllardır problemlerin üstüne gitmekten kaçınıp ört- bas eden ve bu ört- bastan siyasi çıkar gözeten herkes GLADIO'nun bu önlenemeyen yükselişinde sorumluluk sahibidir. Bu sorumluluğa AKP de, CHP de, gelmiş- geçmiş tüm parti ve ülke yöneticileri de, ordu ve bürokrasi yöneticileri de dahildir. Bu sorumluluğa, toplamı iki elin parmaklarını geçmeyen finans oligarşisinin çıkarları uğruna topyekun bir ülke insanını kan gölünde boğazlamayı göze alan; ekonomiyi de, demokrasiyi de, hukuku da, yasamayı da, yürütmeyi de yalnızca bunun üstüne kurgulayan; dini duyguları da, milli duyguları da bu uğurda alınıp- satılır metalara çeviren zihniyete derhal son verilmeli, bir an evvel her alanda gerekli ekonomik- demokratik reformlara yönelinmelidir. Gerçekten de 12 Mart'ın kendi "üstü" konumundaki eli kanlı paşalarına mesleğinin onuruna ve insan olmanın gururuna sarılarak gencecik insanları asmaya direnen askeri yargıç Remzi Şirin'in söylediği sözü ben gene yinelemek istiyorum bu vesileyle; her alanda hem insani, hem teknik öneminden ötürü tekrarlamaktan korkup kaçınmayarak, bir kez daha: "Eğer adalet yoksa bir yerde, insanın başı derde girer her yerde!" Toplumların da öyle! http://www.suvaridergi.org/content/view/403/2/ |