Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow Musevi, çok önem veriyorlardı. Sultan Süleyman
Musevi, çok önem veriyorlardı. Sultan Süleyman PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Perşembe, 17 Nisan 2008

Musevi

Tarih öğretmenlerim anlatırdı, çok önem veriyorlardı. Sultan Süleyman

 

Yalçın KÜÇÜK


Tarih öğretmenlerim anlatırdı, çok önem veriyorlardı. Sultan Süleyman, sefere çıkarken atın üzengisini tamir etme becerisini gösteren yeniçerinin boynunu vurduruyordu; anlattılar, ben hiç anlamıyordum, üzengi tamiri kötü mü, kendi kendime sorup duruyordum. Çok sonra kendi çabamla çıkarabildim, öyle sanıyorum, yeniçeri ayrı bir tayfa, tamirci ayn bir tayfa idiler, daha sonraki yılların sözcükleri ile mülkiye, ilmiye ve seyfiye, tamiri de içine alan esnaftan, bugünkü dille, sermayeden ayrı olmak zorundaydı, bulaşanın boynunu vuruyorduk.


Peki şimdi, günlerini, parti merkezlerini ziyaretle geçiren medyatik olma meraklısı bir Yargıtay Başkanı, hafta sonlarını zengin kulüplerini ziyaretle elinde rakı bardağı ekranlarda seyrettiğimiz sansür meraklısı bir Cumhuriyet Başsavcısı, New York'ta Musevi kapılarını çala çala, "Musevilere karşıtlığa son" şarkısına başlamış bir Müslüman parti başkanı Kutan, sonunda, seyfiye sınıfında hizmetinin arkasından, Amerika'nın en güçlü Yahudi kuruluşundan liderlik madalyası alan bir Orgeneral Bir, ne oluyor; bütün tarifler yitirilmiş ve bütün çizgiler birbirine bulaşmıştır, görüyoruz. Ne oluyor, yazarken çok gözyaşı dökmüştüm, İstanbul surları içinde çaresiz son Roma İmparatoru, "beni öldürecek bir Hıristiyan yok mu" diye haykırıyordu ve ben de, bu acı karşısında, boynumuzu kim vuracak diyorum, mahkumuz.


Türkiye emperyal bir tarihe sahiptir, bunun anlamı dışa açık olması olarak ortaya çıkıyor; yalnız bir hastalığımız var, dışa çok çok açığız ve dış modalara çok zayıfız, göreceğiz. Nedenini, belki bu dizinin sonraki, "Ahtapot" föyünde, anlatabilirim, emperyalizmin mekanizmalarından askeri-endüstriyel kompleksin yerini "eglence-malumat", entertainment-information, kompleksine bıraktığı bile ileri sürülüyor ve burada Yahudilik var. Moda; yeni ve tersine dönmeler bile çıkıyor, katolik Madonna ve o Oyuncu G. Paltrow'un Yahudi tarikatlarına girdikleri haber veriliyor. Michael Jackson ve Lionel Ric-hie, şarkılarına başladılar ve ayinlerine katılıyorlar; modadır, bazen, Türkiyeli dönmelerin, kabul etmek gerek, büyük katkılarıyla gelişen Osmanlı musikisinden nağmeler döktüren Recai Kutan'ın da bu modaya katılmasını anlayabiliyoruz.


Bunları anlayabiliyorum, ancak bir yanım çok aptal, seyfiye sınıfından bir orgeneralin nasıl "uluslararası liderlik ödülü" almaya hak kazanabileceğini, bir genelkurmay ikinci başkanının, Dışişleri Bakanlığı'nın işi olduğuna göre, Türk-lsrail ilişkilerine ne yolla katkıda bulunabileceğini anlayamıyorum. Ayrıca, kendimi de Balzac ve da Vinci ölçüsünde meraklı sayıyorum, bu tür ödüllerin bir de okkalı para eki vardır, var mıydı ve varsa ne kadar dolar ediyordu, "medya" bu konuda bilgilendirmemeyi tercih etmektedir. Yine de merakımı sürdürüyorum.


Bir'in arkasından Kutan Misyonu'nun aynı yerlere gitmesi ve bu misyonda Nazlı llıcak'ın da bulunması bir şans olmuştur; Nazlı Hanım, tarihe kalacak bilgiler veriyordu. Çevik Paşa'nın, başbakanlara layık görkemli ödül töreninde, Bir'in, bu güçlü Yahudi kuruluşu JINSA ile 1995 yılından itibaren tanıştığını ve "bu kuruluşun 1994'ten beri subaylarla bir program yürüttüğünü sonradan öğrendim" dediğini Nazlı Hanım'dan, Yeni Şafak 3 Kasım, öğreniyoruz. Tarihçilerin mutlaka üzerinde duracakları bu ifşaatın dikkatlerden kaçması şaşırtıcıdır ve üzücü buluyorum, ben kaydediyorum.


Nedir, nasıl bir ilgidir, sadece subaylarla mı; bu sorular ortadadır. Benim Gebze Mahpusu coupure dosyamda ise, bu sorulara ışık tutabilecek birisi var; Bir, İstanbul'da pıtrak türü biten üniversitelerden "İşık" Üniversitesi'nin açılışında açış dersini veriyor, Cumhuriyet gazetesi, 12 Ekim, ve bu üniversiteye bulunduğu katkılardan dolayı bir ödül de buradan alıyordu, katkı plaketi alanlar arasında başkaları da var ve bunlar üzerinde durmayı, bu dizinin "Gecekondu" föyüne bırakıyorum. Mahpusta da tv izlememeyi beceriyorum, ancak yazgıdaşlanm bana, açılışa katılanlar arasında Orhan Pamuk'un da bulunduğunu haber verdiler. Hatırlanacaktır, ben dönme bir aileden geldiğini, dönme isimleri almamakla birlikte karısının adının "Aylin" olduğunu, "Eileen" veya "Helen" demek olduğunu göstermiş bulunuyorum. Bir açılış dersi verdiren ve plaket veren "Işık" Rektörü'nün adı ise S. Yarman'dır; beni izleyenlerin "rastlantı değil" demeleri mümkündür.


Aydınlıkla yazılanları, yakında çıkacak Bilgesu'nun heyecan verici kitabında yeniden yazılıyor, çok kısa özetlememde yarar görüyorum; "Pamuk", "İpekçi", "Mestçi" türünden normal soyadlann dışında, Türkiye'de dönmeler, belli İbranice'ye kolaylıkla çevrilebilecek, içinde -er veya -man eklerinin bulunduğu isim veya soyadlar üretiyorlar veya kullanıyorlar, isimlerde de, bu ekler bulunan Türkçe isimleri seçiyorlar. "Erman", "Ekarman" bunlar arasındadır; "Tinar" veya "Keyder" türünden Türkçe'de hiçbir anlam vermeyenler de bulunuyor, diğerlerini de biliyoruz. Benim bunları yazdığım sırada Tel Aviv'den de bu tartışmaya katılanlar olduğunu öğreniyorduk; Tel Aviv'de, "Çiller" ve "Aral" soyadları da bu kategoride sayılıyordu. Doğrusu, Namık Zeki Aral Hocamız'ın, Rahşan Ecevit'in babasıdır, dönme olabileceğini hiç düşünmemiştim, çocuklarını istanbul Robert Kolej'e gönderiyorlardı, Rahşan Hanım'ın yakın zamanda Türkiye'ye gelerek bize övünç veren İsrail Başbakanı Barak ile kucaklaşması çok duygusaldı, fakat benim bu yolda bir bilgim yoktu. Çilleri'in soyadı ise gerçekten yapay görünüyor ve başbakanlığı sırasında, "Türk Bilimler Akademisi", Amerikan kuruluşlarının bir uzantısı ola rak donatılıyordu; Pamuk'lardan Şevket'in ve Çağlar Keyder'in akademisyen yapılması bu çerçevededir. Bu bilgilere eklenecek ise "İşık" Üniversitesi Rektörü'nün soyadının Yar-man olmasıdır ve Selanik'teki dönmelere ait Fevziye Mektepleri'nin istanbul'da "İşık" adıyla devam ettiğini de biliyoruz. Öyleyse, 1995 yılından beri, Amerika'daki güçlü Yahudi örgütü JINSA ile ilişkisi içinde olduğunu itiraf eden Çevik Paşa, İstanbul'da dönmelere ait bir üniversitenin kuruluşuna katkıda bulunabilmektedir. Çevik Paşa'nın emekliliği çok taze olduğundan bunun resmi görevi sırasında gerçekleştiğini düşünmek zorundayız. Yetki dışı ve vahim bir durumdur.


Birazdan bu "Musevi" föyünde, gelecek tarihe yayılan yepyeni bir stratejik senaryodan söz edebilmeyi umuyorum, yalnız, Le Monde'da Sophie Shihab'ın "Çeçenya, Ermenistan, Gürcistan: Rusya, Transkafkasya'nın Bağımsızlığına Karşı" başlıklı incelemesinde de kaydettiği üzere, son yıllar, komplo teorilerinin itibarını yükseltmiş durumdadır. Şimdi burada birisini çok hızlı olarak dillendirmek istiyorum, bir "komplo teorisi" üretmek yerindedir,


a) A. Kulin, roman yazamaz ve "Adı: Aylin" roman değildir, çok acemi işidir,

b) "Aylin", artık biliniyor, Amerikanca "Eileen" olarak yazılıyor. F. Gülen ile Pentagon ilişkisini sağlıyor, satış istatistiklerinde Vaiz Gülen'in nefesini görüyoruz,

c) Aylin'in daha önceki dinini bilmiyoruz, ancak Musevi M. Radomisli ile evlenirken hiç gerekmeden Musevi olmuş ve öyle kalmıştır,

d) Kasım Bey, Tayibe'yi, bu Musevi aileye gönderdi, Misel, "Aylin nihayet bir evlada kavuştu diye seviniyordu."

e) Aylin sürekli çocuk düşürüyordu ve bu sırada Nilüfer, Tayibe'yi doğuruyordu, ancak A. Kulin, Tayibe'nin doğduğu koşullan anlamamaktadır.

f) "Nilüfer" lbradalı Devrimsel'in diğer kızıdır; benim pek sevgili kızkardeşimin de adı olan "Nilüfer" ismini dönmeler de pek çok seviyorlar, "Lily" olarak kısalabiliyor. Emir Orhan'ın Hıristiyan katısı Roma Prensesi de "Nilüfer" idi ve dönmeler, yanlarındaki dönme olmayanlara "acı soğan" diyorlar ve "acı soğan" olmayınca lbranice isimleri kullanıyorlar,

g) Kulin, çarpıtmayı seviyor, yine de Aylin'in babası lbradalı Devrimsel'in, "Hıristiyanlığa geçiş yapmadan Müslümanlığı kabul etmiş bir Roma" kabilesinden geldiğini yazıyor, demek bilinen tarihe göre, dönmedir,

h) lbradalı "ticaret yapmaktan ve dışarıya kız vermekten hoşlanmazlardı". Tarihçi M. Z. Pakalın, dönmelerin dış evlilik yapmadıklarını, yapanların "kararmış" sayıldığını haber veriyor ve yine Selanik Belediye Başkanı dönme Hamdı Bey'i izleyenle; de, ticarete değil, devlet hizmetine ve hukuka meylediyorlar. Bu arada başka bir incelemeye bırakıyorum, Prof. Uğur Alacakaptan hariç, Türkiye'de tanınmış ceza hukuku profesörlerinin çoğunun adında -er var. i) Musevi EileenMişel Radomisli tarafından büyütülen Tayibe'nin, "Murat" adında bir gazeteci ile evli olduğunu okuyoruz, Püsküllüoglu, "Murat" ismini, Türkçe isimler arasında saymıyor ve Merve ile beraber Tayibe'nin de Amerikan yurttaşı olduğunun ileri sürüldüğünü hatırlıyoruz, k) Tayibe, Rahşan Ecevit'in uygun bulması ile milletvekili olmuştur.

l) MGK eski üyesi Dervişoglu, Gülen'i savunan Ecevit'in yüzüne, Hüseyin Paşa'nın, belge uzattığını açıklamıştır. Demek, yeni bir Orta Çağa döndüğümüz bu tarihlerde, komplo teorilerini bir kenara atamıyoruz. Sedat Engin-Şenkal Atasagun ilişkisini, "Ahtapot" föyüne bırakıyorum, ancak bir zamanlar bizim çevremizde olan Ergin, 2 Şubat Yemegi'ni hiç unutmamalıdır. Biz, Doğu ile ben, bir mezarda, o gün, Atasagun'un işaretiyle daha da kuşatılıyorduk, Ergin yediği yemekleri, 3 Şubat tarihli Hürriyet'ıe çıkarıyordu, Rusya'ya inanılmaz yalanlarla hücum ediyordu. Zekası, Moskova'nın Atasagun'u Washington'a bağladığını ve Atasagun ile istihbarat görüşmeleri yapmayacağını bilmeye yeterlidir; Perinçek, Mumcu ve Kışlalı Arkadaşlarımızı göçüren ekibi MiT'e bağlayan açıklamayı yapınca. Ergin, 8 Kasım Hürriyet, Atasagun için apologetique yazıyordu, göreceğiz. Ecevit, Atasagun'u, Moskova'ya iç pazara yönelik "show business" olması için götürmüştür; Ecevit de biz de, Rusya'nın Öcalan'ı, Amerika'ya sattığını biliyoruz. Eldeki işaretler, güvenli bir yer bulamayacağını gören Öcalan'ın, Ruslar'dan kendisini Kürt daglanna gitmek üzere serbest bırakmalarını istediğini, Ruslar'ın ise, bunun yerine, altı gün Tacikistan'da tuttuktan sonra Washington'a satmayı tercih ettiğini göstermektedir; Çeçenistan-PKK takası sadece bir vitrin süsüdür.


Şimdi gelecek tarihe geliyorum; Washington, Öcalan'ı çıkarması için Suriye üzerine baskı yaparken, Türkiye'yi mi, yoksa İsrail'i mi düşünüyordu, soru budur. Türkiye'de egemen çevreler, Ûcalan'ın getirilmesinden ve benim yıllardır savunduğum bir yaklaşımı realize etmesinden çok rahatsız görünüyor, buna karşın, bu yeni durumdan israil'in çok rahatlamış olduğunu görüyoruz; Ehud Barak, Esad'a övgülerine sınır tanımıyor, Le Monde Diplomatique Ekim 1999, "Esad, güçlü bir lider, her vaadine harfine kadar bağlı şerefli bir insandır" diyor. Şimdi, İsrail için "barış", Suriye ile barıştır, artık sapta yabiliyoruz.


Tel Aviv için Filistin o kadar önemli sayılmıyor; Filistin'e Amerika ölçüsünde bir "devlet" statüsü vermeye razılar, dış politika ve savunma konularında son sözü elinde tutmaya kararlıdır, ancak bir konu daha var, bu da su'dur. "Su" önümüzdeki tarihin belki de petrolden daha stratejik maddesi olarak görülüyor; petrol yoksulu Türkiye, su zenginidir ve buralarda hem Kürtler yoğunlukta yaşıyorlar ve hem de savaş vardı. Kürtlerle yoğun bu topraklardan suların İsrail'e akması, ancak Suriye'den geçmesi ile mümkündür; bu topraklara "barış" gelmesi, çok daha önemli oluyordu, önemlidir.


Peki, Erivan'daki katliamı kim sipariş etti; ikinci soru budur. Aydınlık, Amerika'ya bağladı, Putin de bunu söylüyor, fakat Washington bir iddiada bulunmaktan kaçınıyor ve üzerini örtmeye çalışıyor; The Washington Post, Ermenistan-Azerbaycan barışının işlemeye başladığı ve Talbott'un ziyareti sırasında gerçekleşmesine esef etmekle yetiniyor, vaziyeti budur. Sophie Shihab, Le Monde'daki yazılarında, Baku ve Tiflis'in bu işin, Rus işi olduğu konusunda hiçbir kuşkusu olmadığını belirtiyordu; hem öldürülen Başbakan Sarkisyan ve hem de Başkan Koçaryan'ın, iktidara geldikten sonra değiştirdikleri ve Amerikan politikası savunucusu konuma geçtiklerine inanılıyor, değerlendirmeler böyledir. Amerikan politikası, Ûn-Kafkasya'yı Rusya'dan koparmayı amaçlamaktadır; eski Sovyet aparatçikleri Şevardnadze ve Aliyev ile büyük mesafe alındığını biliyoruz. Şevardnadze 1998 darbe teşebbüsünü Moskova'ya yüklüyor; Aliyev, her darbe kokusu alınca soluğu Ankara'da, Demirci'lerde alıyor; Erivan katliamından hemen sonra da Demirel'e misafirliğe gelmesi anlamlıdır. Erivan Katliamı'nın, Çeçenya Savaşı başladıktan sonra gelmesi de son derece açıklayıcıdır; Çeçenya, Hazar-Karadeniz ve Ermenistan, Hazar-Ceyhan güzergahı üzerindedir ve Rusya'nın Kafkasya'yı Amerikan etkisine bırakmak istemediğini görüyoruz. Fakat şimdi, Kafkasya İskenderun Körfezi'ne bağlanmaktadır.


Mao çizgisini bırakarak Amerika çizgisine geçen F. Tınç veya C. Çandar türü gazeteciler, daha 1994 yılında, Bakü-Ceyhan hattını imzalayarak şampanyaları patlatıyorlardı; biz "yavaş olun" diyorduk. Bölgede ateş söndürülmedikçe mümkün değildi ve nitekim, petrol tröstleri, Öcalan'ın açıklamalarındaki içtenliği gördükten sonra, Bakü-Ceyhan'a olumlu yaklaşmaya başladılar. Aynı zamanda Amerikan sermayedarlarının bölgeye hücum etmeye başladığına tanıklık ediyoruz; keşif aşamasındalar ve bunu, 1950 öncesi, Amerikan sermayesinin Türkiye'nin tümüne gösterdiği ilgiye benzetebiliriz. Farkında değil, Ecevit, GAP bölgesini, Amerikan-lsrail sermayesine açmayı taahhüt etmiş durumdadır; bunun İsrail için önemini bilmiyor; artık öğrenme imkanı var.


İsrail'de yüz bin kadar "Kürt" var, böyle bir söyleyiş tartışmalıdır; ancak Paris'te Kûrdoloji tahsilim sırasında bunlar hakkında oldukça bilgi edindim, evlerinde Kürtçe konuşuyorlar ve düğünlerini bile, hâlâ Kürt usûlü yapıyorlar, GAP bölgesinden göçtürler. Yatırımcı olarak çıktıkları topraklara gelmeleri mümkündür.


Son teknik noktaya gelince, ben, yıllar önce "zamanı geldiğinde Amerika PKK ile temas kuracaktır" kehanetinde bulunduğum için de yargılandım; PKK tarafından etkilenen coğrafya ile temas hızlanmıştır, dediklerim doğrulanıyor. Museviler, Türkiye ölçüsünde ve Amerika Kürtler planında bir sempati yatırımına başladılar; gözler önündedir. Öyleyse yeni Amerikan stratejisini yazabiliriz; Washington, İskenderun'dan Tiflis'e kadar olan bir hat ve çevresini koparmak istemektedir ve buna, Kuzey Irak ile Iran Azerbaycanı'mn eklenebileceğini düşünmek doğaldır. Öyleyse hedonist Clinton'un tarihe geçmek türünden bir eğiliminin olduğunu düşünemeyiz; Kıbrıs ve Filistin'de acele, bu yepyeni bölgede at koşturmak üzere serbestleşme ihtiyacındandır, net olarak görebiliyoruz.


Peki Türkiye? Kesin cevap şudur: Önümüzdeki tarihte, Amerika'nın, bu hattın dışında kalan Türkiye'ye hiçbir ihtiyacı kalmıyor ve çok rahatlıyor. Doğru mu? Politika fiziksel ve maddi ağırlıkların hareketine bağlıdır; Türkiye bağlantı ve ağırlığından kurtulmuş bir Amerika'nın geri kalanlarla çok daha rahat ilişki kurabileceğini hemen görüyoruz. Peki önlemek mümkün mü; çok mesafe alınmıştır ve kolay görünmüyor. Ayrıca bugünkü nokta, Demirel Ecevit ikilisinin mahsulü olarak ortada duruyor, sevgiyi bilmediler ve topraklarımıza ve çevremize sevgisizlik ektiler, zordur. Onlar ektiler ve biz biçiyoruz. "Olsun"; çünkü onlar, çocuksuz bir dünyanın babaları olabildiler.


Tablo karadır; ancak umutsuzluğa gerek görmüyorum, çünkü Ertugrul Kürkçü'mûz var. Böyle zamanlarda, insanlarımızın yeni bir yola düşmek üzere olduğu zamanlarda, "Kuruçeşme Kongreleri" ile ünlüdür; tarih açısından ikincisini Bolu'da Koru'da yapılar. Katılımcıları, Ahmet Türk, Can Dündar, Avni Özgürel vesaire'nin çağırdığını okuduk, daha fazlasını okumaya içim yetmiyordu. Bunlardan Türk'ü, bu dizinin "Gecekondu" föyüne saklıyorum, Dündar, veremli kızların içini titreten sesiyle sevindirmeyi sürdürüyor; ben mahpusta tv izlememeyi öğrendim, ancak çalışırken duyuyorum. Dündar da kervana katıldı, MİT için bir Cüneyt Arkın filmini okuyordu, MiT'ten Yakup Cemil, herhalde Şenkal Atasagun'un takımındandır, Atina'da bir trende, ASALA'dan Agopyan'ı parça parça ediyordu, Dündar'ın romantik sesi beni çok duygulandırdı; biz ASALA'nın kendi iç kavgalarıyla ve doğal ölümle bittiğini sanıyorduk, meğer, Aslan-MIT yapmış, çok sevindik, zamanlama açısından herhalde Erivan katliamını üstleniyorduk. Avni Ozgürel'e gelince. Aydın Dogan'a kapılanmadan önce bana, "Ağabey, beynimin bir yansı MHP ve diğer yarısı Yalçın Küçükçü" diyordu ve Taha Akyol'dan selam getiriyordu. Benden kopardığı beyninin yarısını bu kez kime kiraladığını da yazarız; ancak HADEP-ÖDEP karma takımının, bundan böyle "Kürt" ve "Demokrasi" sorununu MHP ile Korkut Özal'a havale etmeleri, kendilerine ve bildirilerine uygun düşüyor, anlayabiliyoruz. Ayrıca Babıali'ye de çok uygundur ve Marx yine haklıdır, bilinçlerini geçim koşulları belirliyor, çünkü çoğu Babıali bataklığında besleniyorlar.


Yalçın KÜÇÜK – Tekelistan / Geleceğin Tarihçilerine Kopya – MUSEVİ – Sayfa: 393-400.

Ekleyen: Alptekin Şimşek
 
http://www.yalcinkucuk.net/haber_detay.asp?haberID=52
 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi