|
Söze rahmetli Uğur Mumcu ile başlamak gerek |
|
|
|
|
Yazar Zeki Bingöl
|
|
Cumartesi, 12 Nisan 2008 |
Söze rahmetli Uğur Mumcu ile başlamak gerekecek, bir konuşmasında; ''Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devrimi yaptı, hukuk devrimi batılı yasaların resepsiyon yoluyla Türkiye'ye getirilmesi demek. Bir gülmece dergisinde çıkan şu tanım; Türk vatandaşı tanımı; İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen, İslam hukukuna göre gömülen kişidir. İslamcı ve aynı zamanda laik olamazsınız, ya İslamcı olacaksınız ya da laik, ikisi bir arada olmaz. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı ve laik sistemi benimsediler. 1928 yılında anayasadan devletin İslamcı devlet olduğu maddesi kaldırıldı. 1930 yılında da okullardan din dersi kaldırıldı, 1939 yılında da köy okullarından din dersleri kaldırıldı. Bunlar laiklik için yapıldı. Çünkü dünyada ya olayları teokratik açıdan göreceksiniz, böyle bir eğitim anlayışınız olacak yada laik anlayış olacak. Karma ekonomi gibi hem İslamcı hem laik anlayış olmaz. Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış mutlaka yıkılmıştır, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı 1949 yılında din derslerini kabul etti, yıkıldı, kurtaramadı bu ödün. Demokrat Parti 1957'de Said-i Nursi'nin cübbesini bayrak yaptı, ne oldu, yıkıldı. Süleyman Demirel 1960'ların ortasında Nurcuların, tarikatların, Süleymancıların sakallarını okşadı, ne oldu, yıkıldı. Hac seferleri düzenleyen ANAP ne oldu, yüzde yirmiye indi. Halka güvenmek gerekiyor. Her kim ki din sömürüsünü kullanır, bir süre yararlı olur belki, ama mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk affetmiyor. Din sömürüsünü halk affetmiyor. Bu çok önemli bir olgu, çok önemli bir sonuç, çok önemli bir gerçektir. Köy enstitüleri üretim içinde eğitim, eğitim içinde üretim ilkesini benimsemişti ve köy çocuklarını Atatürk devrimlerinin ve Kemalizm'in toplumsal yapısını kurmakla görevlendirmişti. Ancak şimdi ne oluyor? Şimdi aynı köy çocukları, kapanan Köy Enstitüleri yerine İmam Hatip okullarına gidiyorlar. Gidiyorlar da ne oluyor? 1983 rakamlarına göre Diyanet İşleri Başkanlığında 46.000 personel var, bu personelin 23.000'i ilkokul mezunu, peki o zaman bu İlahiyat Fakülteleri ne işe yarıyor? Bu İslam Enstitüleri ne işe yarıyor? Bu İmam Hatip Okulları ne işe yarıyor? Ne işe mi yarıyor? Bunlar imam-hatip olmuyorlar, Hukuk Fakültelerine gidip yargıç ve savcı oluyorlar, Siyasal Fakültelerine gidip kaymakam oluyorlar. Yapılan bir araştırma; kaymakam yetiştiren bölümünün öğrencilerinin %41'nin İlahiyat kökenli olduğunu kanıtlıyor. Hukuk Fakültesinde okuyup da daha önce İmam Hatip mezunu olanlara burs veriyorlar. Burs verilen öğrenciler de sınavsız yargıç ve savcı oluyorlar. 2000 yılına doğru baktığımızda vali İlahiyat Fakültesi mezunu, Emniyet Müdürü İslam Enstitüsü mezunu, kaymakam İmam Hatip mezunu olacak. Yurttaşın oyuyla bu iktidarı değiştirmek ve devleti tepeden tırnağa ilerici düşüncelerle donatmak ancak o koşulla Köy Enstitüleri de kurulabilir. Bugün çeşitli siyasal rejimler depremler yaşıyor, bu depremler düşünceleri, inançları yeniden değiştiriyor. Aman biz 21. yüzyıla girerken şunu görüyoruz ki; bugüne kadar sonuç almış en güçlü örgüt Türkiye'de Kuvva-i Milliye örgütüdür. Mustafa Kemal ve arkadaşlarıdır. Kuvva-i Milliye toplumun en önemli sivil örgütlenme modelidir. İkincisi kırklı yıllara rastlayan Köy Enstitüleridir. İkisi de sivil toplumun vazgeçilmez kurumudur. İdeolojide Kuvva-i Milliye tam bağımsızlık ilkesi, eğitimde Köy Enstitüleri iki hedef budur. Bizler genç değiliz, o ak saçlı delikanlılar gençtir. Hepsini saygıyla selamlıyorum, düğme ilikliyorum önünde, teşekkür ederim.'' Şeklinde dikkatleri çekmiş idi. Laiklik denince İlber Ortaylı'nın konuşmasına kulak vermek gerekecek ''Din ile devletin ayrılması Yahudilik ve Müslümanlıkta imkansızdır. Çünkü her iki dinde de din insanların 24 saatini ayarlar. Sadece devletle olan ilişkileri değil özel hayatlarını, nasıl yiyip içeceklerini, nasıl temizleneceklerini, karı-koca arasındaki ilişkiyi ve tabi ki devletle olan ilişkiyi ayarlar. Devletin görevi aslında insanların dini ibadetini hazırlayabilmektir. Bu son nokta çok önemlidir. Çünkü çağdaş fundamentalist dediğimiz gelişmelerde devlet düşmanlığı bir motif olarak yer almaktadır. Bu desteklenecek bir görüş değildir ve tarihi gelenekle de bağdaşır bir yönü yoktur. Devlet ve devletin aygıtı olan bürokrasi ve ordu insan ve toplum hayatının vazgeçilmez iki unsurudur. Zaten dini görevimizi yerine getirebilmek için de bu iki unsurun ayakta olması, kuvvetli olması şarttır. … Son zamanlarda dinin devletten ayrılması gerekir ve dolayısıyla din tamamen devletin dışına çıkmaktır gibi çok demokrat prograsif görünen görüşlerin aslında böyle bir toplum için mümkün değil ve hatta yıkımın değil kaosun başlangıcı olacağına şüphe yoktur. Burada yeni bir adet çıkarmanın gereği yoktur. Çünkü bünyemiz böyledir. Bizim toplumuzda laiklik bilime, anlayışa, yeni gelişmelere, gelişmiş bir cemiyetin, çalışan bir cemiyetin içtimai gereklerine göre ayarlanmıştır. Bunun örneği batıda yoktur. Hiç kimse önüne laiklik için bir reçete alarak tatbik etmeye kalkamaz. Bunun örneği doğuda da yoktur. Bu tarih boyunca Türk İmparatorluğunun ve Türkiye Cumhuriyetinin kendi götürdüğü ve kendisinin öncü olduğu bir harekettir. Başkaları ancak bize bakarak bu yolda gideceklerdir. Yani bizim yaptığımız hukuk devrimi bir ihtiyaçtır. Nitekim şu veya bu şekilde izlenmektedir.'' Bu durumda iki farklı görüş olduğu görülmektedir. Unutulmaz yazarımız Mumcu laikliği batıdan aldığımızı söylerken tarihçi İlber hoca ise bu hareketin batıda ve doğuda örneğinin olmadığını söyleyerek laikliğin Türklerin tarihteki duydukları ihtiyaca binaen kendilerinin uygulaması olarak ifade ederek bu hareketi yapacaklarında bizi örnek almaları gerekeceğini söylemektedir. Bu işte bir gariplik var. O halde laik kelimesinin köküne bakıp bu yabancı kelimedir ve dilimize sonradan girmiştir diyorsak çok garip bir durum ortaya çıkmaktadır. Türkler yaptıkları uygulamaya isim bulamamış ve uygulamalarına yabancılar isim takmış sonrada yaptıkları uygulamaya isim olarak da yabancılardan bu isim almıştır. 367 krizinden sonra yapılan seçimler herkesi şaşırttı ve bu şaşırtıcı seçim sonucunda oluşan meclis önce cumhurbaşkanı seçti, şimdilerde ise Anayasa hazırlamak için çalışmaktadır. 367 mimarı Kanadoğlu cumhurbaşkanı seçimleri sırasında Abdullah Gül eğer cumhurbaşkanı seçilirse dokunulmazlığı olmayacak ve yargılanabilir demişti. Gerekçe de Anayasada cumhurbaşkanının dokunulmazlığının olmadığını söyledi. Daha sonra da basından öğrendik ki kayıp trilyon davasından savcılık takipsizlik vermiş. Sonradan da bu meclisin Anayasa yapamayacağı gündeme geldi. Kurucu meclis olmalı deniyor. Tarihte kurucu meclisleri kimler kurmuş diye de bakmak lazım. Herhalde kurucu meclisi kuranların da nasıl kurduklarını az çok bilmekteyiz. Ama kurucu meclislerini kurmanın yol ve yöntemleri nasıldır ve nerde yazar onu da birilerinin anlatması gerekmektedir. Ya da biraz daha kolayına kaçalım; geçmişte kurucu meclisleri oluşturan ve bu meclisin hazırladıklarını kendine göre düzenleyen kişilerden bir kısmı hayatta ister onlara danışılsın, isterse olmayanların yerine şu an o makamlarda olanlara da sorulabilir. Böylece iş de çözülür. Şimdi de laiklik nasıl olacak diye düşünüp dururken birkaç ünlü isimin açıklamalarına kulak vermek lazım geliyor. Laiklik şu günlerde başörtüsüne sıkışıp kalmış durumda. 2 Mayıs 1999 yılında Merve Kavakçı seçimlerde vekil olarak meclise girmişti. Başörtülüydü. Ecevit tarihi çıkışını yapmıştı. TBMM'de çok büyük bir protesto yapıldı ve oturuma ara verilmişti. Sonucu hepimiz biliyoruz. Şimdi ise Çankaya'da Cumhurbaşkanının eşi baş örtülü olarak bulunuyor. Bakalım neler yaşanacak? Biz yine Atatürk İlkelerindeki laikliği irdelemeye çalışırken Yalçın Küçük'ün konuşmasındaki işaretleri görmezden gelemeyiz. Bir televizyon programında; ''Cahit Kayra'yı okusunlar, 38 kuşağı diye anıları var 'Biz Mustafa Kemal'i sevmeyiz derdi.' Ben üniversite öğrenciliğine başlarken Kemalizm diye bir şey yoktu. Doğan Avcıoğlu'nun yirminci ölüm yıldönümü dolayısıyla Siyasal Bilgiler Fakültesinin bir konferans salonunda yapılan toplantıda Sina Akşin gibi büyük hocaların, arkadaşların, büyük Kemalist ideologlar, Taner Tülin'ler vardı, bakanlar vardı, onların önünde 'Biz Kemalizmi 1950 li yılların ikinci yarısında kudufiye ettik dedi. Biz çıkardık, yoktu. Soğuk savaştaydık, sosyalist olamıyorduk korkuyorduk. Bize bir bayrak lazımdı, tarifini de yaptık. Kemalizm şudur; 1. Kemalizm; Devlet işletmeciliğidir. Kamusal işletmeciliğidir. Ne yaparsan kamu yapacak. 2. Sınıflar arasında mesafeli olmaktır dedik. Kemalizm budur. Sermayenin hükümeti olmayacaksın, emekçilerin ikisi arasında bir denge kuracaksın. Şimdi burada söylediğimiz odur. Sosyal güvenliği, işçi sigortalarını ortadan kaldırarak bu kurumları kaldırıyorlar. Koruyacaksın emekçi halkını. 3. Düvel-i Muazzamadan, büyük devletlerden uzak duracaksın. İsmet Paşa hazretleri öyle derdi; Büyük devletlerle ilişki kurmak fille sevişmeye benzer. Döndü mü ezilirsin. Şimdi toprakların gidiyor. Onlarla kurduğumuz ilişki dolayısıyla. Şimdi Kemalizm kalmamış ki… ordu başlarına düşecek, annemin dediği gibi. Kemalizmi Kemalistlerin ihaneti öldürdü. Üç kişidir … Bütün kitaplarımızda söyleriz; Orgeneral Memduh Tağmaç Genel Kurmay Başkanı bir, Orgeneral Kenan Evren Genel Kurmay Başkanı iki, Orgeneral Hilmi Özkök Genel Kurmay Başkanı üç, bu cumhuriyeti bunlar yıktılar. Bunları sadece ben söylüyorum. Bak, yasak kitabım (elindeki iki adet kitabı göstererek devam etmektedir sözlerine) iki tane kaldı. Adı 'Bir Yeni Cumhuriyet' 1980 Eylül'ün başında çıktı. Ordu gelecek Erbakan'ı hapse atacak, Erbakan'dan fazla İslamcılık yapacak, dedik. Bu kitap çıktıktan on gün sonra ordu geldi. Bu kitabı yasakladı, beni sekiz yıla mahkum etti. Biz bunları söylüyoruz. İslamizmi Erbakan veya bir başkası getirmedi, Kenan Evren getirdi. O günleri hatırlayın, sokağa çıkamazdınız. Ben imamın oğluyum dedi. Biz bunlarla mücadele ediyoruz.'' Buradan da şunu anlıyoruz Kemalizm Atatürk'ten sonra icat edilmiş. O halde şu an Atatürkçüyüm deyip laiklik tanımını yapanlara ne kadar itibar etmeliyiz? Bu nedenle Atatürk'ün hayatta olduğu günlere dönmekte fayda olacaktır. Bir çok insan biliyor ki; Atatürk liselerde okutulan sosyal bilgiler dersi için hazırlanan ders kitabı ile yakından ilgilenmişti. O halde o kitabı bulup İslam dini ve diğer dinler hakkında Türk insanına neler verildiğini öğrenmek mümkündür. Daha sağlıklı bilgi alınacağından eminim. Bu durumda bir tartışmayı da hatırlamak lazım. Prof.Dr.Toktamış Ateş, Prof.Dr.Nur Serter, Prof.Dr.Nur Vergin, Prof.Dr.Necla Arat, Prof.Dr.Atilla Yayla Basın Kulübü adlı televizyon programında şunları söylediler. ''Serter; Bu tamamıyla siyasal amaçla kullanılan bir oyundur. Ateş; Türkiye halk egemenliğine dayanan laik ve çağdaş bir cumhuriyettir. Serter; Geleneksel alışkanlıktan örtülen baş örtüsüyle, ideolojik boyutu olan baş örtüsü yahut türban şeklinde ayrımın çok net bir şekilde yapılması lazım, amaç toplumu ileriye götürmek ve özgürleştirmektir. Ateş; Şu vardır, tek tük olup müsamaha ile bunu yapmak başka, bunlar toplu olarak gelip bunu bir hak olarak talep ettikleri zaman sorun başka. Serter; Başörtüsü dini inançları için değil siyasal bir simge, bir siyasi hareketin simgesi olarak kullanılmaktadır. Vergin; Şimdi siz eğer topluma değişim, bir zamanlar Özal'ın istediği gibi dönüşüm, transformasyon yaptırtmak istiyorsanız veyahut da devrim boyutunda bazı şeyler yaptırtmak istiyorsanız tabi ki insancıklara sormayacaksınız acaba bunları istiyor musunuz, istemiyor musunuz diye. Serter; Bizim amacımız toplumu çağdaşlaştırmak. Yayla; Şunu soruyorum Nur hanıma, siz kimsiniz? Siz Tanrı mısınız? Siz hangi ahlaki yetkiye dayanarak toplumu çağdaşlaştırma gibi bir ülkünün peşinden koşuyorsunuz. Mesela ben bu toplumun bir parçasıyım, çağdaşlaşmak istemiyorum. Neden benim hakkımda hesap yapıyorsunuz? O zaman ben de sizin hayatınız ilgili hesap yapsam doğru mu olacak bu? Olur mu böyle şey? Toplumu çağdaşlaştırmak falan değil medeniyetin temeli şudur; fundalizmi … etmek, bir hayat tarzının diğer hayat tarzını bastırmasını engellemek, sosyolojik olarak bu yapıldığı taktirde suçtur zaten ceza kanunları bunları tanzim etmelidir. Yani ben size gelip silah zoruyla başınızı örttürüyorsam bu suçtur, kriminal anlamda cezalandırılmalıdır. Bu gayet basit, burada ihtilaf olması için bir sebep yok. Diğer mesele de şu; kamu otoritesinin, devletin toplumu çağdaşlaştırma gibi bir görevi yoktur. Zaten çağdaşlaşan hiçbir toplumu da devlet çağdaşlaştırmamıştır arkadaşlar. Bu kavramların hiçbir anlamı yoktur. En büyük çağdaşlık özgürlüktür. Ben her türlü totalitarizme karşı yirmi senedir şiddetli mücadele yürüten insanım. Sağ totalitarizm, sol totalitarizm, dini totalitarizm benim için fark etmez ben özgürlüğün peşindeyim. Burada arkadaşların düştüğü temel hata şu; başkalarını tanımlıyorlar, başını örten kadınların hep başkalarını edilgen olduğunu, ya kötü maksatla, mesela siyasi, ideolojik maksatlar peşinde koştuklarını düşünüyorlar veyahut da egemen kültürün baskısıyla veyahut da işte para falan aldıklarını düşünüyorlar. Neden bu insanlara kendiniz gibi güven duymuyorsunuz ki? Hayat tarzını iyi bulabiliriz, bilimsel bulabiliriz, çağdaş bulabiliriz, dini bulabiliriz, şöyle veya böyle bulabiliriz bunda hiçbir beis yok, herkesin hayat tarzı kendine aittir. Yanlış olan şey kendi hayat tarzımızı garanti altına almak için başkalarının hayat tarzını bastırmaya kalkışmaktır. Toplumdaki en küçük azınlık bireydir ve her birey doğuştan bu haklara sahiptir. Bu haklar asla kaldırılamaz, çoğunluğun kanaatine, devletin kanaatine, kamu otoritesinin kanaatine bağlı değildir bu haklar. Türkiye'de bütün kadınlar başı örtülü gezse, bir tek kadın başı açık gezmeye dirense bu kadınların başı açık gezen kadına baskı yaparak başını zorla örttürmeye ne kadar hakkı varsa tersinde de o kadar hak söz konusudur. Vergin; Sayın Yayla'ya yüzde yüz mutabıkım. Yayla; Bir itirazım var, tamamen aksi istikamette konuşuyoruz, ben bir siyasi projesizlikten bahsediyorum Nur hanım siyasi bir projeden bahsediyor. Benim buradan çıkarttığım sonuç şudur, siyasi otorite veya bürokratik bir otorite toplumu değiştirmek doğrultusunda hesap yapamaz, proje geliştiremez ve bunu kamu gücü kullanarak uygulamaya koyamaz, Nur hanım tam tersini söylüyor. Nur hanım diyor ki; bir siyaset adamı mesela kafasındaki ideal bir projeye sahipse daha iyi, modern, çağdaş her neyse ileri bir toplum yaratmak istiyorsa değişimi gerektiriyorsa inisiyatif alması halkı önemsememesi inisiyatif alması söz konusu olabilir diyor. Ben tamamen farklı bir çizgideyim tabi ki. Ben Hederci de değilim, Marksist de değilim. Yani toplumu böyle atlanacak işte çağdaşlık öncesi, çağdaşlık, çağdaşlık sonrası bir ritmik eğri çizgisi üzerinde gittiği kanaatinde de değilim. Gayet basitim, özgür olmak istiyorum. Ve bu özgürlüğü başkalarının pahasına kazanmak istemiyorum. Bu kadar basit. Ben ateistin de özgürlüğünü savunuyorum, yehova şahidinin de özgürlüğünü savunuyorum, Hıristiyan'ın da özgürlüğünü savunuyorum, Müslüman'ın da özgürlüğünü savunuyorum, herhangi bir dini inancı olmayanın da özgürlüğünü savunuyorum. Dolayısıyla benim savunduğum değerler çerçeve değerlerdir toplumsal beraberliği mümkün kılacak değerlerdir. Sizin savunduğunuz değerler çağdaşlık adına toplumun bir kesimine tepeden inme belli değerler üzerine benimsetme değerleridir. Şimdi siz zannediyorsunuz ki kamu otoritesi hep sizin kontrolünüzde kalacak dolayısıyla bu böyle gidecek. Tersinden düşünün lütfen, kamu otoritesi başka bir gücün eline geçti, sizin değerlerinize ters bir gücün eline geçti, ne yapacaksınız? Nasıl savunacaksınız kendinizi?'' Burada Yayla'nın sorusuna belki de cevap başka bir yerden geldi diyebiliriz, İnönü Üniversitesi Rektörü 'Bunlar %95 ile de gelse istediklerini yapamazlar' … Bunlar kim ben de bunu merak ediyorum. Halkın %95'i kim ve bir olsalar bile kendilerine istediklerini yaptırmayacak güce sahip olan halkın %05'i kim? Kim bunlar hakikaten? Ben kendi adıma soruyorum ben halkın hangi gurubundayım? Bunu nasıl anlarım? Burada bize okullarda okutulan tarih kitaplarında olmayan, ama gerçek olan bir şeyle karşılaşıyoruz. Mutlu azınlık. Beyaz Türkler. Sabetaistler. Ve benliklerini gizli gizli koruyan organize olmuş ırkçı diğer azınlıklar. İşte bunlar olmalı %05'i. Diğerleri de tabi ki evine ekmek götürmek için köleleşmiş beyaz olmayan Türkler. Birden aklıma geldi, laikliğinden şüphe olmayan ve hararetli savunucusu olduklarını bildiğimiz bir çoğunun devlet büyüğü ve unutulmaz ilerici olan kişilerin oturduğu ve kooperatifini de bu insanların kurduğu ORAN sitesi aklıma geldi. Lütfen ORAN sitesini kuran kooperatif kurucularını merak edip bir sorun, ki bu yazıda bazılarının isimleri de geçmektedir. Diğerlerini de siz araştırın derim. ORAN ne manaya geliyor? Bir matematik deyimi mi? Eğer öyleyse neden böyle garip bir isim kullanılmış? Bana gerçekten ilginç geldi. Derken Prof.Dr.Yalçın Küçük televizyon ekranından belki de bu soruya bir yanıt verdi diyebilirim. ''Benim adım diyor, o da Yalçın Küçük var ya ortada, benim adım diyor, ben babamın beşinci çocuğuyum diyor, onun için benim babam bana beşinci çocuğu olduğum için bana Baskın adını koymuş diyor. Beşinci çocuğun olursa Dursun de, Hüdaverdi de, Durmuş de… Haa bunu niye söylüyor? Sonra onu sormam lazım… Eyy benim arkadaşım Baskin, benim arkadaşım Baskin, benim arkadaşım Baskin! Burada da var, (Elindeki Jewish Family Names & Their Origins isimli (Yahudi aile isimleri ve onların kökleri) kalın bir kitabı göstererek) beni kızdırıyorlar bunlar. Niye kızdırıyorlar? Niye kızdırıyorlar? Ben bunları konuşmayacağım ama böyle uydurursa o zaman şunu sormam lazım 'Eyy Baskin bu soy adın nerden geliyor ORAN!? ORAN neren!? Hadi o adını söyledim. (Elindeki kitabı Gürkan Hacır'a göstererek) Bu kitabı görüyor musun? Ha ne demişler Karadenizliye tam asılacağı zaman 'Bu bana ders olsun' bu Baskin'e ders olsun. Bu Baskin'e ders olsun (Kitaptan bir sayfayı açarak göstererek) buyurun Baskin'i. Benim kitabımda şurada Baskin adını görüyor musunuz? (Gürkan Hacir evet demesi üzerine) Yalçın Hoca devam ediyor; Demek ki Baskin adı bir İbrani adıdır. (ORAN ismini kast ederek söylüyor.) Öbürü de Hahambaşıdır!!! Burada şu düşünce geliyor insanın aklına; Acaba ORAN sitesinin adı eğer HAHAMBAŞI anlamına geliyorsa bu dini bir motif değil mi? Laikliğe aykırı değil mi? Ülkemizde birileri Türkçe olmayan kendi ana dilinde konuşup işlerini yürütüyorsa tabi ki kendi dini inançlarını da yaşıyordur. Tabi ki kendi milli ve dini değerlerini yaşatmaktadırlar. Belki de biz Türklere bizim olmayan değerleri sanki bizim değerlerimiz gibi yutturmaktadırlar. Bir başka açıdan ORAN sitesinin kentsel dönüşüm adı altında yapıldığını biliyoruz. Hatta bununla övünüyoruz. Ama bir başka açıdan bakıldığında eğer bu sitenin arazisi 775 Sayılı Gecekondu yasası çerçevesinde tahsis edilmiş ise, işte o zaman sorun çok ama çok büyüktür. Nedenini 775 Sayılı Yasanın uygulanmasında ne kadar büyük sahtekarlıklar yapıldığını anlattığım yazılarımdan ve ilk kitabım Türk İşi Mortgage'nin ilk beş sayfasını okuyan herkes anlayabilir. Tarih bir çok insanı hırsız olarak kaydetmiştir. İşte bu kitapta da bunun nasıl olduğunu anlatmaktayım. Ne kadar yazık… Hatta bizi bizden biri gibi görünerek yönettiler, yönetmektedirler ve de yönetmeyi planlamaktadırlar. Burada Yalçın hocanın bir programda söylediklerini aynen almakta fayda vardır. ''Efendim, dedikleriniz doğru, bunlara ilave edecek bir noktam yok ama çok önemli bir noktam var. Onu da söyleyeyim ondan sonra kadınlara geleceğim. Bakın 12 Eylül diktatöryasının beri bütün seçimlerde ön seçim yapılmadı. Halkın temsilcisi partilerdeki delegeler milletvekili adaylarını yapmadı, bir takım adlarına ne olduklarını bilmediğimiz lider denilen adamlar yaptı. Şimdi Nur Memecan'ı oraya koyduğu zaman o artık milletvekili, aldılar New York'tan oraya koydular. Öbür Nur'u da, o Nur'u ihmal etmeyelim. Nur Serter'i de… Haa şimdi eyy Türkiye'yi yönetenler, niye ön seçim yapmıyorsunuz? Neden bu partilerin tabanına bu milletvekillerini seçtirmiyorsunuz? Neden bağımsız adayların seçilme imkanını bırakmıyorsunuz? Neden %10 barajına sarıldınız öyle? Haa bunun cevabu şudur; ANCAK BÖYLE SABETAİST HEGOMANYAYI DEVAM ETTİREBİLİRSİNİZ… HALKA BIRAKIRSANIZ SABETAİST OLMAYANLAR DA BU MECLİSE GİREBİLİR. BUNUN İÇİN YAPIYORSUNUZ. Bunu alsınlar ve kafalarına çarpsınlar. İtiraz ederlerse teker teker hangi adayın SABETAİST olduğunu söylerim. Bu memlekete bunlar yapılmaz. Bu memlekete bunlar yapılmaz. Bu memlekete bunlar yapılmaz. İki kişiye milletvekillerini doldurtacaksınız (tespit ettireceksiniz). Bağımsız aday bile olamayacak. İki metre on beş santimlik listeden adını bulacak okuma yazma bilmeyen Kürt. Bunları kabul edemem. Bunları kabul edemem. Artık bu durumda kimlerin hangi yasayı ne için çıkaracağı konusunda bir fikir sahibi olmuş sayılırım. Milletvekilim benim vekilim değilmiş. Tabi ki bu durum da kime çalışacağı da bence muallaktadır. Zeki Bingöl |
|
Son Güncelleme ( Cumartesi, 12 Nisan 2008 )
|
|