Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow MÜRTED SOLCULUĞU VE DENİZLER
MÜRTED SOLCULUĞU VE DENİZLER PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Cuma, 28 Mart 2008

“MÜRTED” SOLCULUĞU

VE DENİZLER 

      Ali TARTANOĞLU

      Bir zamanlar, 12 Mart öncesinde bir zamanlar, Deniz ve arkadaşları Samsun'dan çıkıp Ankara'ya "Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü" düzenlemişti.

      Bir televizyon dizisinin son bölümlerinden birinde, Deniz'i temsil ettiğini sandığım bir oyuncuya, bir başkası, "biz bu yürüyüşü niye yapıyoruz" diye soruyor, o da "İKTİDARI Mustafa Kemal'e şikayet etmek için" diyordu...

      O zamanlar, kimse ülke sorunlarına “devlet” diye, yani “devlet” kavramını hedef olarak, suçlayarak yaklaşmazdı. Hele sol cenahta… Çünkü devlet sosyalistlere lazımdı. Ezilenleri, sömürülenleri ezilmekten, sömürülmekten kurtarmak için… Bu nedenle, solda kimsenin aklına, bir olumsuzluk karşısında suçlamak için devlet gelmezdi.

      Ne gelirdi? “Faşist iktidar” gelirdi… “Faşist” veya “katil oligarşi” gelirdi… Sınıf diktatoryası gelirdi… Düpedüz “katil iktidar” gelirdi hatta… Yani, sınıf bilinci hadiseye yüzde yüz egemendi. Bu nedenle, gerçek Deniz'le gerçek arkadaşı arasında böyle bir sohbet olmuş mudur; yoksa bu sadece bir fiktif sinema yakıştırması mıdır bilinmez, ama cuk oturduğunu rahatça söyleyebilirim. Yakışmış!...

      Söyleyebilirim, çünkü 70’lerin ortalarında Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının savunması kitap haline getirilmişti. Kitabın (I. THKO DAVASI, Yöntem Yayınları, Mayıs 1974, İstanbul) hemen tamamı, anti Amerikancılık–anti emperyalizmle, Mustafa Kemal'le, ulusal değerlerin savunulmasıyla, petrolün, madenlerin "MİLLİLEŞTİRİLMESİ" gereğine olan inançla doluydu.

      Eleştirilen, karşı çıkılan, doğrudan hedef alınan da apaçık zamanın HÜKÜMETİ, Siyasal İktidarı idi. Kendilerini yakalayanlar askerler olmasına, yargılandıkları mahkeme bir sıkıyönetim askeri mahkemesi olmasına rağmen Ordu değil...

      Mustafa Kemal hiç değil!

      Hele o kupkuru “derin devlet” sayıklaması hiç yoktu! Onlar yaptıklarının bilincindeydi ve hiç “demokrasi” diye ağlayıp sızlamaya kalkmadan, istenen bedeli ödediler. Yaptıkları hiç de ölümü gerektirmezken…

      Denizlere yakın, yahut 70 öncesi devrimci sol hareketin içinde şu veya bu düzeyde yer almış ve bugün yaşayan isimler arasında elbette, Seyhan Erdoğdu, Namık Kemal Boya, Haşmet Atahan, Gökalp Eren, Kazım Kolcuoğlu ve benzerleri var. Bunlar kırk yıl önceki çizgilerini değiştirmeyenler…

      Ama Oral Çalışlar, Ertuğrul Kürkçü, Cavit Kavak, Celal Doğan, Cengiz Çandar, Hasan Cemal, hatta Ertuğrul Günay, hatta hatta Ertuğrul Özkök de var.

      Bunların bir kısmı açık açık o günleri için günah çıkarıyor, çıkardı. Ertuğrul Özkök’ün “Elveda Başkaldırı”sı gibi… Hoş Özkök’ün hareketle ilgisi bildiri dağıtmanın ötesinde de değildi. Bütün o kendisini fasulye gibi nimetten sayan hallerine rağmen…

      Bir kısmı gerçekten hareketin ta içinde oldukları için, metamorfozlarını bu kadar açık ilan edemediler; ama Celal Doğan gibi “Belediyeler Bakkallık Yapmaz” diye özgün fikirler üretecek kadar özelleştirmeci kapitalizme, hatta Cengiz Çandar gibi emperyalizme iliştiler. Ama “artık solcu olmadıklarını” da söylemediler. Sorsanız, hepsi de Denizlerden hala aynı biçimsel saygıyla söz edecektir. Bunlara iliştirilmişler diyelim.

      Öyleyse şu “Deniz Gezmiş”, “Deniz Gezmiş ve arkadaşları”, “Deniz’ler” hadisesine, olgusuna biraz daha yakından bakalım. Ve bakalım bugün hepsi de ona sahip çıkar görünen, “benim ilkokul arkadaşımdı, lise arkadaşımdı, üniversite arkadaşımdı, eylem arkadaşımdı” diye çaktırmadan hava atan, hiçbirisi değilse, onların itibarından üstüme bir şeyler siner diye, yaşına güvenip, “68’lilik” taslayanlar, yine bugün ona ne kadar yakınlar.

      Turhan Feyizoğlu’dan (Deniz - Bir İsyancının İzleri, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2006) naklen…

      Deniz’in babası Cemil Gezmiş’in ağzından, oğluna hitaben Gezmiş ailesi…

      «Anne tarafından deden, Balkan Savaşına askeri lise öğrencisi olarak katılmış, Kurtuluş Savaşı’nda yaralanmış ve İstiklal Madalyası almış şerefli bir subaydır. Baba tarafından deden şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin var olması için Sarıkamış Muharebesinde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş ve üç yıl Sibirya ormanlarında işkence çekmiştir. Sen bilir misin, Gezmişoğulları Birinci Dünya Savaşında on altı şehit vermiş bir ailedir. Babanın üç dayısı, Erzurum’un geri alınmasında Ermeniler tarafından şehit edilmiştir…” (s. 8)

      Deniz Gezmiş’in 19 Ocak 1971 günü son olarak yakalandıktan sonra tutukevinden babasına yazdığı ve 29 Ocak 1971 günü Cumhuriyet gazetesinde de yayınlanan mektup:

      “Baba,

      Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist Düşünceyle yetiştirdin beni.

      Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

      Baba, sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni.

      Baba, biz Türkiye’nin 2. Kurtuluş Savaşçılarıyız.. Elbette ki hapislere atılacağız, kurşunlanacağız da. Tıpkı 1. Kurtuluş Savaşında olduğu gibi. Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün yeneceğiz onları.

      Düşün baba, bugün hükümet işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda. Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmış durumda. Ve tarih önünde hüküm giymiş durumdadırlar. Biz onları çoktan tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.

      Baba, mektubuma son verirken seni, annemi, Bora’yı ve Hamdi’yi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım.

      Ya vatan Ya Ölüm. Deniz Gezmiş.”

      Cihan Alptekin’in 1968 Haziran ayında üniversite işgalleri sırasında yazdığı bir yazıdan:

      “(…) Daha kötüsü, ulusal değerleri ulusallığını yitirmiş, petrolü satılmış, boraksı pazarlanmış, … Geri bırakılmış bir ülke Türkiye. Yarı bağımlı, yarı feodal. Emperyalizmin yeniden kıskıvrak bağladığı ATATÜRK TÜRKİYE’Sİ…”

      Cihan Alptekin’in 1968 Temmuz’unda yazdığı bir yazıdan:

      “(…) Sen Hey Amerikalı!..

      “Avrupa’nın en sıcak günlerini yaşayan İstanbul. Bir yaz sabahı. Güneş doğmamış henüz. (…) Sabahı da aydınlığı da bulmak için yüreklerde direnme duygusu belirginleşiyor. Günlük güneşlik olması için Türkiye’nin MİLLİ DUYGULARI şahlanıyor.

      Böyle bir sabahtı. Bir rüzgar esiyordu hafiften. Dalgalar inip kalkıyordu ağlamaklı. Bu İstanbul Boğazı. Boğaz’ın denizi. Bizim deniz. Büyük kahramanlıkların tanıklığını yapan deniz. Türkiye’nin İstanbul şehrinin denizi.

      Despot Abdülhamit’in «satış pazarlığını» sen iyi bilirsin. Satılık Vahdettin’i bilirsin. Şimdi gene ağlamaklı yüzün. Elin gavuru gelmiş demirlemişti. Amerikalı emperyalist, Boğaz’ın sularındaydı. Siyasal yönetim kollarını açtı onlara. Türkiye’nin güvenliğini sağlayacaklarmış. (…) Gene İstanbul’umuza ayak bastılar. Dolarları lira yaptılar. Balını kaymağını yemeye koyuldular İstanbul’un (…)

      Hey… Amerikalı!!!

      “Bu ülkenin kahraman tarihi var bilmez misin? Emperyalistleri denize döktüydü İzmir’de. Kurtuluşunu yaptı o zaman bu ülkenin halkı. Biz kurtuluş savaşı nasıl yapılır biliriz. Maroken koltuklarda oturarak verilmez kurtuluş savaşı. Bu ülkenin halkı var, aydını var, ordusu var, uyanık gençliği var. Bunların tokadını yemeden gideceğin yok biliyoruz. Senden yana olan işbirlikçilerin var. İktidarın polisi seni koruyacak. Bu durumda, sen bu sulardayken o suların gençliği rahat uyuyamaz. (…)

      “Kavgamız belirlenmiştir. Bir daha Amerikan neferini görmeyecektir bu sular, bu güzelim İstanbul. Eğer görürsek tükürülecektir suratına. Amerikalı gidecektir Türkiye’mizden. Topuyla, tüfeğiyle, NATO’suyla, üssüyle çıkıp gidecektir buradan. Uşaklarınla, karınla, kızınla gideceksin. Heeey… Amerikalı!...”

      Cihan Alptekin’in 1968 Kasım’ında yazdığı bir yazıdan:

      “(…) “Gençlik … ülke topraklarının emperyalizmin bir sömürü alanı olduğu yargısına varır. … Amerikan emperyalizminin kol gezdiği, cirit attığı topraklar… O üs ve tesisiyle Amerika Türkiye’de… Teknik uzmanlarıyla teknik yönetimin üst kademelerine girmişler. Barış Gönüllüleriyle Anadolu’yu afyonlamışlar. Uluslararası güçlü organizasyona sahip casusluk örgütü CIA’sıyla… Ve bunun Türkiye’deki ajanları her yerde hazır ve nazırdır. Görevleri, Amerikan emperyalizmini koruyacak iktidarlar bulmaktır. Bu iktidarların kendilerine göre çalışmasını sağlarlar. İşbirlikçi iktidarlarına planlar hazırlarlar. ULUSAL olmayan güçlerin ağırlık koymasına çalışırlar. Ulusal güçleri etkisiz bırakmak yolunda uğraşırlar. … GAYRI MİLLİ kültürün düşüncesini yaptırırlar. Ulusal kültürü yozlaştırırlar. Kültürümüzü de emperyalizmin hizmetine koyarlar.

      “(…)Bize düşen ilk görev, Gazi Mustafa Kemalci gençliği kurmaktır. Emperyalizmi ancak Gazi Mustafa Kemalci güçler yenebilir. (…) «GENÇLİK DEYİNCE SOSYALİST GENÇLİK ANLARIM» DÜŞÜNCESİ YANLIŞTIR. Ülkemizde Amerika var. Gençlik anti Amerikan gençliktir. Bu gençliktir ki emperyalizmi korkutur. Bu gençliğin ön görevi, Amerika’yı işbirlikçi güçleri ve feodalizmi yenmek ve yıkmak olmalıdır. Bu güçleri yenmek ancak Gazi Mustafa Kemalci güçlerin Birleşik Ulusal Cephe kurmalarıyla olur. Bu güçlerin istenilen doğru çizgisi milli demokratik devrimdir. … Gençlik ulusal güçlerin Türkiye’de ortak bir iktidar kurmalarını, milli iktidarın egemen olmasını istemeli ve bu çizgide direnmelidir. Ulusal kurtuluş düşüncesini topluma yansıtmalıdır. Amerika haklı olmanın her türlü ölçüsünü yitirmiştir. (…)”

      Yine Cihan Alptekin’in 1969 Ekiminde yazdığı bir yazıdan:

      “Gayrı milli olan her şeye dur demek, Mustafa Kemalciliğin gerektirdiği bir görevdir.”

      Deniz Gezmiş, arkadaşlarıyla birlikte üniversiteden atılmasını şöyle yorumlar:

      “… Bize karşı girişilen baskı emperyalizmle ele ele hazırlanmıştır. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bütün baskılar vız gelecektir. Türkiye’de bütün engelleri yıkıp Kemalist Devrimi tamamlayacağız.”

      Deniz:

      “İşbirlikçiler, Amerika’ya sempati beslediklerini gizlemiyorlar. Biz neden Mustafa Kemal’in ordusuna sempati beslediğimizi gizleyelim. …  Onların Demokrasileri BORSA DEMOKRASİsidir. Gerçek demokrasi sandıktan değil, halkın arasından çıkar. Bu kokuşmuş parlamentarizmle işler yürümeyecek, yürüyeceğine de inanmıyoruz.” (Akşam. 11.9.1969 )

      “Aslında ağa emri ile verilen oylar millet iradesi olamaz. Buna da demokrasi diyemeyiz. Bizim anladığımız demokrasi, milli sınıfın, emperyalizmi, ağaları, tefecileri tasfiye ederek yönetimi ele almasıdır.”  (Günaydın, 20.9.1969.)

      “Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, Mustafa Kemalci güçler saflarını daha da sıklaştırmıştır. Mustafa Kemal adı öğrenci kitlelerde daha fazla ağızdan ağza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe Hitabı tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün. (…) Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir.”                                                                                         

      ***

      “Üniversitenin giriş kapısı önünde toplanan devrimci öğrenciler, önce Turan Emeksiz anıtı önüne gitti ve İstiklal Marşı söylendi. …”

      “İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 200 kadar genç, 20 Mayıs 1968 Pazartesi günü Adalet Partisi İstanbul Gençlik Kolunun İstanbul Üniversitesi merkez binası bahçesindeki Atatürk Anıtının önüne bıraktığı çelengi yakar. Devrimci Hukuklular Örgütü’ne üye öğrenciler, bu hareketin gerekçesini, özetle şu şekilde açıklamıştı: «Atatürk ilkelerinden sapmış ve sömürgecilerin Türkiye’de temsilciliğini yapan bir iktidar partisinin çelengi Atatürk Anıtı önüne konamaz!..»

      “Temmuz 1968’de Dolmabahçe rıhtımındaki Amerikan donanması mensubu askerlere karşı girişilen ve erlerin dövülüp denize atıldığı olaylar sırasında gençlerin söyledikleri marş:

      «Tanklarıyla, toplarıyla gelseler dahi,

      Bağımsız olacak Türk’ün ülkesi

      Yıldırım, Bora sükun bulacak

      Bize Amerika, bize Amerika

      Selam duracak»”

      Düzenlenen forumlarda Deniz ya “Kardeşlerim!.. Sizinle sokaklarda, meydanlarda, fabrikalarda Amerikan emperyalizmine karşı omuz omuza dövüştük. … üniversite ABD emperyalizmine karşı kavganın kalesi haline getirilmelidir” der, ya da bu minval üzere mesaj gönderir. Forumun sonunda öğrenciler “… ağalığa, tefeciliğe, bütün işbirlikçilerine ve ABD emperyalizmine karşı mücadele” andı içer.

      Devrimci Hukuklular Örgütü, 16 Mayıs 1968 Perşembe günü bir bildiri yayınlayarak, Fikir Kulüpleri Federasyonunun başlattığı «NATO’ya HAYIR» kampanyasına katıldığını açıklar.

      ABD Altıncı Filosunun İstanbul’a gelişini kınamak amacıyla 11 Şubat 1969 Salı günü öğleden sonra bir yürüyüş yapan devrimci gençler, daha sonra İstanbul Üniversitesi merkez binasındaki bahçede Atatürk anıtı önünde toplanarak konuşmalar yapar, saygı duruşunda bulunur. Bu arada bazı gençler, üzerinde Vedat Demircioğlu’nun resmi bulunan kırmızı bir bezi, Beyazıt Kulesi’nin tepesine asarlar. Bu olayı fırsat bilen sağcı basın «Beyazıt Kulesine kızıl bayrak asıldı” şeklinde yayınlar yapar.

      Devrimci öğrenciler, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin iki numaralı amfisinde düzenledikleri forumda «BİZ 1919 RUHUNUN 1969 MENSUPLARIYIZ. YENİ KUVVAYI MİLLİYECİYİZ. …” derler.

      Devrimci Öğrenci Birliği ve 30 öğrenci kuruluşu adına üç öğrenci, “Beyazıt Kulesine Kızıl Bayrak asıldı” şeklinde yanlış ve kasıtlı haber yapan sağcı basını, 13 Şubat 1969 günü Beyazıt Kulesi önünde düzenledikleri basın toplantısında “AL RENK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN MİLLİ BAYRAĞININ RENGİDİR. O, ATATÜRK TÜRKİYE’SİNİN BAYRAĞIDIR. BİRİNCİ MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞIMIZIN ŞEHİTLERİNİN BAĞIMSIZLIK UĞRUNA DÖKTÜKLERİ KANLARIN RENGİDİR. VEDAT DEMİRCİOĞLU’NUN RESMİ BULUNAN FLAMANIN RENGİ DE AL BAYRAĞIMIZIN RENGİDİR. BAZI GAZETELERİN KASITLI NEŞRİYATINI KINIYORUZ” diyerek kınar ve Beyazıt Kulesine çıkarak göndere Türk Bayrağı çekerler.

      76 sol kuruluşun 16 Şubat 1969 Pazar günü Taksim meydanında düzenlediği “Emperyalizme ve Sömürüye karşı İşçi Yürüyüşü” sırasında meydana gelen ve “Kanlı Pazar” olarak tarihe geçen olaylarla ilgili olarak İstanbul Savcılığınca biri polis biri zabıta memuru olmak üzere dört kişi hakkında dava açıldığı halde zamanın içişleri Bakanı Faruk Sükan’ın TBMM kürsüsünden olayların sorumlusu olarak ilan ettiği isimler arasında kimler yoktur ki:

      Mehmet Cavit Kavak (Bir dönem ANAP milletvekili), Celal Doğan (eski Gaziantep Belediye Başkanı), Ertuğrul Günay (Şu anda AKEPE milletvekili ve Kültür Bakanı!..), Nabi Yağcı (eski TKP başkanı), Osman Saffet Arolat..

      Sükan’ın açıkladığı isimler arasında Cihan Alptekin, Harun Karadeniz, Hasan Yalçın, Haşmet Atahan, Mehmet Mehdi Beşpınar, Veysi Kemal Sarısözen, Kazım Kolcuoğlu gibi, daha sonra çizgisini hiç değiştirmeyen isimlerle birlikte üstelik o sırada Sağmalcılar Cezaevinde tutuklu bulunan Deniz Gezmiş de elbette vardır.

      Devrimci Öğrenci Birliği, Mart 1969’da madenlerin satılmaması konusunda şu bildiriyi yayınlar:

      «(…) madenlerimizin hepsi 14 Mart 1969 tarih ve 13148 sayılı Resmi Gazetede 6/11148 numaralı kararname ile emperyalistlere satılmıştır.

      «Buna göre, Amerikan Potash and Chemical Corporation ile Fransız Ugine Kuhimah firmalarının teşkil ettiği guruba maden cevheri hazırlamak, zenginleştirmek, mamul ve yarı mamul hale getirmek, ihraç etmek hakları tanınmıştır.

      «(…) Bunun anlamı, Türkiye’nin bütün madenlerinin satılmış olduğudur. Bunun sonucu MTA ve Etibank’ın yetkileri iyice kısılarak kapatılmaları yoluna gidilecek ve maden sahalarının ruhsatları iptal edilerek, milli şirketlerin hakları emperyalistlere devredilecektir.

      «(…)Bilhassa, stratejik olan bu madenlerin tasarruf hakkının yabancılara ait olması, milli gücümüzü büyük ölçüde etkileyecektir.

      «İşte bu gayrı milli zihniyet, Türk mühendis ve teknisyenlerinin bu tip teknolojiyi geliştiremeyeceğini kararnameye gerekçe olarak göstermektedir. Gene bu zihniyet, milli sanayimizi çıkmaza sokmuş ve başarısızlıkları Türk mühendis ve teknisyenlerine yükleyerek yabancı uzmanları davet etmiştir.

      «Bu kararnameyi imzalayanlar şunu bilmelidirler ki, büyük milli kurtuluşçu Gazi Mustafa Kemal’in gençliği ve halkı, bunlardan er geç hesap soracaktır. Hesaplarını mahkeme-i kübrada değil, yakın bir gelecekte Türk halkının önünde vereceklerdir. (…)»

      Deniz Gezmiş’in 19 Mart 1969 günü tutuklanması üzerine Devrimci Öğrenci Birliği’nin yayınladığı bildiri: “ (…) Biz MUSTAFA KEMAL GENÇLİĞİ OLARAK AMERİKAN EMPERYALİZMİ VE ONLARIN ÇÖMEZLERİni Türkiye’den atıncaya kadar savaşa devam edeceğiz.Bu uğurda tevkif değil, hepimiz öleceğiz. Zira hiçbir şey bağımsızlık ve özgürlük kadar değerli değildir.”

      Pek çok öğrenci örgütünün, Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenaze töreninde çıkan olaylar dolayısıyla 3 Mayıs Cumartesi günü yayınladığı bildiri:

      “Mustafa Kemal’in önderliğinde Kurtuluş Savaşı veren halkımız, ikinci bir kurtuluş savaşının eşiğindedir. (…) Namuslu bir MİLLİYETÇİ olan İmran Öktem’in cenazesine saldıranlar, EMPERYALİSTLERİN ZAVALLI KUKLALARIdır. Devrimci Gençlik ve halkımız bağımsızlık yolunda kendilerine gereken dersi verecektir. (…) KAHROLSUN İRTİCA!..). (…)”

      Cenazeye yapılan saldırı, 5 Mayıs 1969 Pazartesi günü İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde düzenlenen “Emperyalizme ve İrticaya Karşı” forumda yapılan konuşmalarda “İrticanın, emperyalizm ve onun Türkiye’deki iktidarının bir oyunu olduğu” belirtilir.

      Daha sonra konuşan bir öğrencinin, Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Türkiye asla dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz” sözlerini nakletmesi büyük bir tezahürata yol açar. Toplantıdan çıktıktan sonra yürüyüşe geçen öğrenciler “Atatürk geliyor!..”,                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                              “Kahrolsun İrtica” sloganları atar.

      Haziran 1969’da Üniversite’nin sınavların polis gözetiminde yapılması yönündeki kararı üzerine meydana gelen ve öğrencilerle polisin kıyasıya çatıştığı olaylardan sonra öğrenci örgütlerinin 19 Haziran’da yayınladığı bildiri:

      “Gençlik tam ve gerçek bir demokrasi yaratma yolundadır; yoksa Filipin tipi demokrasiyi yaşatma yolunda değil. (…) Gençlik üniversitede reform kavgasının, köylerdeki toprak kavgasının ve hür insan olmanın kavgasının; fabrikalarda patron-iktidar baskılarına karşı sendikal ve sosyal hürriyet isteyen işçilerin kavgasının; 27 Mayıs ve Anayasasına yönelmiş hücumlara karşı, MİLLİ ORDU DÜZENİ İÇİNDEKİ SİLAHLI KUVVETLERİN ve aydınların kavgasının; personel kanunu isteyen memurların yanındadır. Gençliğin kavgası, yalnız ve yalnız demokrasi düşmanı ağalarla, emperyalizm ve işbirlikçilerine karşıdır.”

      23 Haziran 1969’da İstanbul’da toplanan DEVRİMCİ MİLLİYETÇİ DEMOKRATİK Gençlik Kurultayı”ndan sonra, Yusuf Küpeli ve Mustafa Kemal Çamkıran tarafından hazırlanan; Yusuf Küpeli ve Deniz Gezmiş adına yayınlanan bildiriden…

      “Amerikan sömürgecileri, askerleri, askeri ve ekonomik teşkilatları, ikili antlaşmaları, bütün kurumlarımıza girmiş ajanları ve uşaklarıyla derhal yurdumuzdan kovulmalıdır.

      “Amerikan sömürgeciliğinin aracı olan NATO’dan derhal çıkılmalı, MİLLİ ORDU ve onun temel şartı olan MİLLİ SAVAŞ SANAYİSİ kurulmalıdır.

      “TCK’nun Anayasamıza aykırı olan 141. ve 142. maddeleri  gibi düşünce özgürlüğünü engelleyen bütün hükümleri yürürlükten kaldırılmalıdır.

      Yurdumuzda yaşayan etnik guruplara, anayasamızın öngördüğü biçimde kendi dillerini konuşma ve kültürlerini geliştirme olanakları sağlanmalıdır.

      “Dış politika tam bağımsızlık ilkesine dayandırılmalı, emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı savaş veren bütün geri kalmış ülke halklarının yanında yer alınmalıdır.

      “Amerikan emperyalistlerinin tavsiyesiyle kurulmuş olan faşist toplum polisi teşkilatı kaldırılmalıdır.

      “Genel af çıkarılmalıdır.

      “Köklü bir toprak reformu yapılmalı, işgal edilen topraklar topraksız köylülere verilmelidir.

      “… yıllardır ihmal edilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerimizde ve büyük şehirlerimizdeki gecekondu semtlerinde dayanılmaz duruma gelen açlık ve sefaleti yok etmek için köklü tedbirler alınmalı, halkın su, yol, ışık ve saire gibi temel ihtiyaçları karşılanmalı, sosyal meskenler yapılmalı ve halk sağlığının korunması için köklü tedbirler alınmalıdır.

      İşçi ücretleri gerçek anlamda artırılmalı, işçilerin sağlığa uygun şartlarda çalışma, barınma, sağlık, sigorta, emeklilik vs. gibi sosyal ihtiyaçları en yüksek seviyede karşılanmalı, vergiler gelirlerle orantılı olarak alınmalıdır.

      “Herkese eşit okuma imkanı sağlanmalı, eğitimde yabancı ve gerici etkiler yok edilmeli, üniversite reformu, öğrencilerin yönetime katılması ilkesi ışığında derhal yapılmalı, özel yüksek okullar devletleştirilmeli, MİLLİ, HALKÇI ve İLERİCİ BİR EĞİTİM SİSTEMİ uygulanmalıdır.“

      16 Temmuz 1971 günü Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Mahkemesinde başlayan yargılamada Deniz ertesi günü ilk duruşmasına çıkar ve tek özlemlerinin Türkiye’nin bağımsızlığı olduğunu, 14 Mayıs 1950’nin, Amerikan emperyalizminin Türkiye’de seçimle iktidara geldiği tarih olarak bir dönüm noktası olduğunu, Türkiye’nin madenlerinin, petrollerinin 1950’den sonra Amerika’ya peşkeş çekildiğini, 50 yıl önce Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşını yapmak üzere Samsun’a çıkanlara da İstanbul Örfi idaresi ve mahkemelerce idam cezası verildiğini, Osmanlı imparatorluğunun yüzlerce generalinden sade birkaç tanesinin Kurtuluş Savaşına iştirak ettiğini, İstanbul’da bulunanların Kurtuluş Savaşını yapanlara eşkıya dediğini  bildiklerini söyledikten sonra; önceleri Atatürkçü geçinirken, onun fikir ve şahsiyetini de küçük görmeye başladıkları, sadece Mustafa Kemal tarafını beğendikleri şeklinde eleştirildikleri iddianameye şu sözlerle karşı çıkar:.” Bunu kesin olarak reddediyorum. … Bu memlekette Mustafa Kemal’e gerçekten sahip çıkan varsa onlar da bizleriz.. Onun istiklal-i tam prensibi ve idealini biz devam ettiriyoruz.(…) İddianamede, …profesyonel devrimci olmak bir suç unsuru olarak ileri sürülmektedir. Profesyonel devrimci, bugünün Türkiye’sinde kendini hayatı boyunca Türkiye’nin bağımsızlığına adayan kimsedir. Birinci suçumuz, iddia makamına göre, hayıtımızı boşu boşuna Türkiye’nin bağımsızlığına adamaktır.(…) “Türkiye’nin bağımsızlığından başka şey istemedim ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. …”

      Tam bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü’ne katılan DÖB’lülerin Tuttuğu Günlükten:

      “Biz Devrimci Öğrenciler Birliği olarak hareketin niteliğinin, özünün, Amerikan emperyalizmine, feodalizme, işbirlikçi sermaye çevrelerine karşı bir mücadele, gerçek demokrasi için bir mücadele olacağını belirttik. … Biz Mustafa Kemal gençliği olarak Türkiye’nin istiklalinin zedelendiğini, elden gittiğini görüyorduk. Onun için atılması gereken ilk adımın İstiklal-i Tam Türkiye için olacağına … inanıyorduk. … Sosyalist şiarlar atmadığımız için diğer örgütler tedirgin olmadılar.

      “(…) “Gözlemlerimize dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, ANADOLU’DA KARŞI DEVRİM TEZGAHLANMAKTADIR … Geçtiğimiz bütün kasabalarda imam-hatip okulu vardı. Çorum’da, Hakses adlı gerici bir derginin, adliyede çalışanlara ücretsiz olarak dağıtıldığını gördük. İmam hatip okullarında, hatta camilerde yayılan ve derinleşen bu hareket Mustafa Kemal devrimlerinin, Cumhuriyetin dayandığı temellere yöneliktir. … Halk özünde Atatürk’e karşı değildir. (…)Sorumluluk halkın değil, aydın geçinenlerindir; halka, yaşadığı gerçek dünyada şeriatın, dine dayanan devlet idealinin yerine koyabileceği bir şey göstermemiş, verememiş olanlarındır.

      “(…)Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü karşısında Türk öğretmenlerinin ve aydınlarının tutumu MİLLİYETÇİ nitelikteydi. … Atatürkçü ve laik Türkiye Cumhuriyetinin en etkin kuvveti olan öğretmen tabakasının, Türkiye’deki ilerici güçler arasında önemli bir yeri vardır.”

      Yine Tam bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü günlüğünün, Anıtkabir ziyaretiyle ilgili bölümü:

      “(…)Türk silahlı kuvvetlerinin bir subayı, bize gereken, en mükemmel kolaylığı sağladı. O sırada çelengimiz getirildi. Çelengin üzerine «AMERİKAN EMPERYALİZMİNE KARŞI MİLLİ KURTULUŞ YOLUNDA İZİNDEYİZ. Samsun Yürüyüşçüleri» yazmıştık.Önde çelengi taşıyan, Türk Silahlı Kuvvetlerinin iki eri, arkasında altışar sıra olmuş üç yüz Kemalist gençlik temsilcileri.. Atanın huzuruna çıktık. Saygı Duruşunda bulunduk ve deftere «Amerikan emperyalizmine karşı ikinci milli kurtuluş savaşımızda gerçekten izindeyiz. Milli Kurtuluş Savaşımız yok edilemez. Onu yok etmek için bütün Türk halkını yok etmek gerekir. Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşçüleri» diye yazıldı”

      Devrimci Öğrenci Birliği ile DÖB İktisatlılar Şubesi’nin 25 Kasım 1968 günü yayınladığı bildiriden:

      “ (…) Devrimci Türk gençliği en doğru şeyi en iyi şekilde yapmaktadır. O Türk halkına karşı sorumluluğunu bilmektedir. O MİLLİ görevini yerine getirmektedir. Bu memlekette son Amerikalıyı yok edinceye kadar, ağalığın ve ona bağlı olan bütün gerici akımların (irticaın, şeriatçılığın, ümmetçiliğin, Nurculuğun) kökü kazınıncaya kadar, Amerikan doları ile beslenen işbirlikçi Amerikan çevrelerinin canlarına okununcaya kadar, devrimci Türk gençliği devrimci kavgasına devam edecektir. Bu kavga, Türkiye’nin bağımsızlığı için, bu kavga demokrasi ve laisizm için, bu kavga Türk halkının kurtuluşu için yapılmaktadır.”

      ***

      Bugünden o güne bakınca yanlış görünen sözler, davranışlar, eylemler yok mudur? Türkiye’nin, 1961 Anayasanın, dünyadaki gelişmelerin, öteki ülkelerdeki gençlik hareketlerinin de etkisiyle daha önce hiç yaşamadığı bir düşünce hareketliliği içinde bulunduğu bir dönemde bir ideolojik belirsizlik, birbiriyle alakasız akımların yan yana olması gibi ilginçlikler yok mudur? Hatta hatalar yok mudur?

      Mesela bakınız…

      Devrimci Hukukçular Örgütü kurucularından Deniz Çamlıbel’in, o dönem gençliğinin siyasi anlayışları hakkında düşünceleri.

      “…………. Deniz’i gösterir ve «Şu çocuğun ne dediği, ne yaptığı, ne düşündüğü pek belli değil.  Çok karmaşık bir düşünce yapısı var. Bir bakarsın Stalin’i, bir bakarsın Kıvılcımlı’yı, bir bakarsın Atatürk’ü, bir bakarsın İkinci Kurtuluş Savaşını, bir bakarsın Lenin’i savunur. Ben bir şey anlayamadım.” Derdi.

      “ Aslında o dönemin gençliği, bir arayış gençliğidir. 68, birikmiş özlemlerin ortaya çıkış dönemidir. O dönemin gençlik hareketi gök kubbede bir haykırış, bir çığlıktır. 68 kuşağı dogmatik, bağnaz değildi. Herhangi bir fraksiyonun peşine takılıp gitmemiştir. Zaten fraksiyon nedir bilinmezdi. Bölünmeler, ayrılmalar daha sonra oldu. İlk dönem böyle olmadığı için, yapılan eylemlere bütün öğrenciler katılırdı. Ne zaman fraksiyonlaşma başladı, öğrenci gençlik de eylemlere katılmamaya başladı.

      “Bizler yapılan her eyleme katılırdık. Herkes bir tartışma içindeydi. Bu nedenle insanlar kısa süre içinde bir uçtan bir başka uç noktaya gidip gelirdi. Örneğin bir süre İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığını yapmış olan Hasan Yalçın önce FKF’li idi, sonra MDD’ci oldu, daha sonra Mao’cu oldu. Bizler birer arayış gençliği idik.

      “Ekonomi üzerine kitaplar çok az okunurdu. Mao’nun Teori ve Pratik isimli kitabı okunurdu. Stalin savunulur ve kitapları çok okunurdu. Stalin tarafından mahkum edildiği için Troçki’nin kitapları hiç okunmazdı….”

      Denizlerin radikal kesimlerle ilişki kurduğu söylentileri konusunda Sarp Kuray’ın söyledikleri:

      “Hepimiz vardık bu işin içinde. Denizler de vardı, Mahirler de vardı, biz de vardık.  … Bu iş çok karışık. Örneğin Hasan Cemal’i ele alalım, Uluç Gürkan diyelim. Bunlar o zaman Devrim gazetesindeydiler. Bu 9 Mart olayının düzenlenmesinde en uç adamlardı. O gün Hasan Cemal’in kaleminden kan damlıyordu gazete sütunlarında. 9 Mart hazırlığına katılan herkesi karalamak niyetinde değilim. Samimi olarak inanan insanlar da vardı işin içinde. Zaten biz de inandığımız için girmiştik. Fakat adını saydığım kişiler sayesinde, CIA’nın bir komplosuna kurban gittiğimiz inancını taşıyorum.”

      Üç yüz beş yüz, üç bin beş bin öğrencinin bir şeyleri protesto edivermeleri, bunun için meydanlara çıkıvermeleri, hele üç kişinin, beş kişinin elde üç beş tabanca dağa çıkıvermeleri ile düzenin değişmeyeceği bunun bir ütopya, bir ham hayal olduğu, o güzel insanların boş yere canlarından oldukları da söylenebilir. “Atatürk” değil de çocukça bir ısrarla “Mustafa Kemal…”, “Gazi Mustafa Kemal”i tercih etmelerine; hele Türkiye’de yaşayan etnik guruplara anayasanın öngördüğü biçimde kendi dillerini konuşma ve kültürlerini geliştirme olanaklarının sağlanmasını istemelerine özellikle dikkat çekilebilir.

      Ama şurası kesindir ve bizim samimi kanaatimiz odur ki, o insanlar da (karşılarındakiler dahil!..) o eylemler de, yani bütünüyle hareketin kendisi fevkalade iyi niyetlidir. Karşılıklı vuruşmalar, öldürmeler dahil, yanlışların hiçbirinin ardında o insanların kötü niyeti, çıkar dürtüsü yoktur. Varsa yaptıkları yanlışların bedelini de çok ağır biçimde ödemişlerdir zaten.

      O çizginin özeti, Deniz’in babasına yazdığı mektuptur.

      “Beni Kemalist düşünceyle yetiştirdiğin için sana her zaman müteşekkirim. Küçüklüğümden beri evde devamlı  Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. … Ya vatan, ya ölüm!..”

      Buna baba Cemil Gezmiş’in oğluna anlattığı Gezmiş Ailesi’ni ekleyin. “… deden, şimdi seni Ermenilikle itham eden zibidilerin yaşaması için Sarıkamış Muharebesinde Moskof ordularına karşı savaşırken esir düşmüş, … babanın üç dayısı Erzurum’un geri alınmasında Ermeniler tarafından şehit edilmiştir.”

      Ağızlarından düşmeyenlere bakın!.. Şu terminolojiye bakın!..

      “Heeeey Amerikalı!... Uşaklarınla, karınla kızınla defolup gideceksin bu ülkeden”…

      Amerikan emperyalizmi… üs ve tesisleriyle… teknik uzmanlarıyla… Barış Gönüllüleriyle… CIA’sıyla… Türkiye’de! Görevleri Amerikan emperyalizmini koruyacak iktidarlar bulmak! Ulusal olmayan güçler… Ulusal güçler… Gayrı milli kültür… Ulusal kültür… İstiklal Marşı… Atatürk anıtına çelenk… NATO’ya hayır… Din sömürüsü… 1919 ruhunun 1969 mensupları… Kuvvayı milliyecilik… Altıncı Filo defol!... İkinci Kurtuluş Savaşı… Al Bayrak… Atatürk Türkiye’sinin bayrağı… Tam Bağımsız Türkiye İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü… Milli şirket… Milli güç… Gayrı milli zihniyet… Büyük milli kurtuluşçu Gazi Mustafa Kemal… Milli ordu… Milli Savaş sanayi… İrtica… teokratik devlet… “Atatürk geliyor! Kahrolsun irtica!..”, Atatürkçü laik Türkiye Cumhuriyeti… İrticaın, şeriatçılığın, ümmetçiliğin, Nurculuğun kökü kazınıncaya kadar… Köylüye toprak, toprak reformu, işçiye sendika… Feodalizme karşı mücadele…

      Gazi Mustafa Kemal gençliği… Gençlik anti Amerikan gençliktir.  Gazi Mustafa Kemalci güçler…  Gayrı milli olan her şeye dur demek Mustafa Kemalciliğin gerektirdiği bir görevdir. … Türkiye’de bütün engelleri yıkıp Kemalist Devrimi tamamlayacağız. İşbirlikçiler Amerika’ya sempatilerini gizlemiyorlar; Biz neden Mustafa Kemal’in ordusuna sempati duyduğumuzu gizleyelim?!.. Onların demokrasisi Borsa demokrasisidir. … Ağa emriyle verilen oylar millet iradesi olamaz. Bizim anladığımız demokrasi milli sınıfın emperyalizmi, ağaları, tefecileri tasfiye edip yönetimi ele almasıdır. …

      Ya ötekiler… Yani bugün “Denizler…” denince yüzlerinde, sıkıntılı da hatta aslında mahcup da olsa bir saygı ifadesi beliren, ama değil bedel ödemek, mevcudun üzerine ekleyenler!...

      Değil ayni görüşleri savunmak; bu söylemin günümüzde, güya Denizlere saygı duyduklarını, hatta utanmayıp onların devamı olduklarını ima edenlerin, ya da geçmişle köprüleri tamamen yıkmış olanların lugatindeki karşılığı “milliyetçilik”tir, giderek “ırkçılıktır”, hatta utanmadan (çünkü utanmazlar!..) “faşizm”dir.

      Denizler, "Mustafa Kemal..." diyene, "anti emperyalizm..." diyene, "milli servete sahip çıkalım...” diyene (yani ABD-AB-Uluslararası Para Fonu-Dünya Bankası Emperyalizmine "hayır!"  diyene), "aşağılık anti demokrat, ırkçı-milliyetçi-faşist"; düzenlediği mitingde "TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE" diyene "darbe şakşakçısı" dememişti. Çünkü onlar da “Tam Bağımsız Türkiye!.. Kahrolsun Emperyalizm” diyordu.

      Ve ne hazindir; Baskın Oranlardan "bağımsız"(!) Kürtçülere veya BAĞIMLI İSLAMCILARA kadar, solculuğu da bir türlü bırakamayan, hatta yedikleri tüm herzeleri “solculuk” olarak nitelemeye kalkanların hiç birinin ağzından  emperyalizmin (e)si , anti emperyalizmin (a)si  çıkamıyor.  Ödleri kopuyor sanki!..  Ama sorsan, hepsi, ama hepsi, alayı, topu, DENİZ GEZMİŞ geleneğinin mirasçısı... Bu geleneği kimselere bırakmıyor!

      Tam bağımsız Türkiye demeden, emperyalizmi lanetlemeden  solcu nasıl olunur!?..

      Onlara göre emperyalizm, sömürü filan yok artık. Emperyalizm, artık "demokrasi!.." Ayıla bayıla, göz yaşları içinde, zaten ağır bir "yük", bir kambur olarak taşıdıkları "antiemperyalistliği" sırtlarından derhal atıp, hemen kerameti amerikanofillikten menkul "demokratlığa", yani düpedüz "işbirlikçiliğe" soyunuvermekte dakika kaybetmediler...

      Bunlar, bir yandan solculuk taslarken öte yandan “emperyalizm” diyememenin sıkıntılarıdır. MURTED’lik, yani döneklik kolay değil. Deliğe süpürülmemek lazım…

      Ama vazgeçersin solculuktan, olur biter. RTE ve şürekasına çok yakışıyor, “beni lağıma süpürmeyin de kullanın ne olur” diye yalvaracak kadar Amerikan yalakalığı veya “emperyalizm”i ağzına alamama… Ayrıca adamlar hiç değilse solculuk da taslamıyorlar.

      ***

      Deniz’ler solcu idi ve bunun gereği olarak da ANTİ EMPERYALİST’ti.

      Anti emperyalizm de elbette, bir yandan da ülkesine yapılan dayatmalara, eşekliklere karsı çıkmak, şehidine üzülmek; yani bir şekilde ulusalcılık, yurtseverlik, milliyetçilik demektir! Lenin milliyetçi değil miydi? Bush Irak’a, milliyetsiz olduğu için mi saldırdı? Emperyalist ülkelerdeki, sermaye sınıfının emperyalist sömürüsünden aldıkları sus payıyla uslu uslu oturan emekçileri bilemem; ama bizimki gibi ülkelerin emekçilerinin, ücretlilerinin ulus devlete çok büyük ihtiyacı vardır, ülkelerine bağlı, yurtsever, ulusal çıkarları üzerinde titreyen anlamında milliyetçi olmaları bir zorunluluktur.

      Ben sermayenin küreselleşmesine kanmam! Sermaye bilgisayarın tuşuna basıverince İstanbul borsasından Tokyo borsasına, New York borsasından Londra borsasına kayıveriyor. Benim ülkemin emekçisininse, en iyisi senede on gün tatili zor yapıyor; Ankara’dan İstanbul’a tayin bile bir zulüm, bir ceza. Avrupa’nın emperyalistleri, kendi ülkelerindeki ağır yoksulluktan (ki bundan da bu emperyalistler sorumludur) kaçan göçmenlere ne yapıyor? Hani küreselleşme?...

      Demokrasi şarkısının ise ille de ve sadece “KÜRD”ili “HİCAZ”kar makamında okunması diye bir kural olamaz. İsteyen öyle okusun. Ama ben de “TÜRKİ” makamında, “emek” makamında, “anti emperyalizm” makamında okurum.

      Paranoya ve psikiyatri faslı ise, artık tam bir eziklik ve zavallılık hali. Laf-ı güzaf… Herkes önce bi’ aynaya baksın.

      Ya Denizlere yalakalık yapıp durmaktan, yani solculuktan vaz geçersin; ya Denizlerin de paranoyak, ırkçı, faşist, milliyetçi, darbeci, orducu olduğunu ilan eder, sen de kurtulursun biz de kurtuluruz!
Son Güncelleme ( Pazar, 30 Mart 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi