Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow 27 Mayısı Amerika yaptırdı
27 Mayısı Amerika yaptırdı PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Cumartesi, 23 Şubat 2008

27 Mayıs’ı Amerika yaptırdı


Hürriyet’in eski neşriyat müdürü Necati Zincirkıran, medyanın bugünkü halini hiç beğenmiyor. Gazetecilerin dinî konulardaki tavırlarını doğru bulmuyor, Ertuğrul Özkök gibi bir gazeteciliğin içinde olmayacağını söylüyor.

 


Düdüklü tencere bugün bir gazeteye başyazı olabilir mi? Bazılarına komik bile gelir bu soru. Ama Hürriyet’in kurucusu Sedat Simavi, böyle bir başyazıya imza atmıştı geçmişte. O zamanlar sınırlı sayıda insanın ulaşabileceği bu mutfak gerecini halk için mühim bulmuştu, doğal olarak. O yıllardan günümüze kadar değişen başka pek çok şey daha var. Bunlardan biri de gazetecilik anlayışı. Zira eski gazete patronları sadece gazetecilikle iştigal ediyorken günümüzde durum daha karışık. Eski gazeteciler, bu yüzden sadece habercilik yaparak okur kaptıklarını düşünüyorken, günümüzde okur, “Haber, gerçekten haber olduğu için mi yapılıyor acaba?” sorusunu akıllarına çok kolay getirebiliyor. Bu noktada bilinçli okurun kafasının karışması da normal.

Necati Zincirkıran, 1950’de, 21 yaşında gazeteciliğe başlamış, muhabirlikten girdiği Hürriyet’te Ankara temsilciliği yapmış ve 10 yılın sonunda da umumi neşriyat yani genel yayın müdürlüğüne getirilmiş bir isim. 27 Mayıs’tan birkaç ay sonra geldiği genel yayın müdürlüğünü 10 yıl yapmış. Onun için günümüz Hürriyet’i ile kıyas yapma hakkını kendisinde görüyor ve o zamanlar dinî hususlar başta olmak üzere bazı hassas konularda daha sorumlu davrandığını anlatıyor. 28 Şubat’a açık destek verdiğini söyleyen Ertuğrul Özkök’ün oturduğu koltukta bir zamanlar oturmuş Zincirkıran “Peki samimi olarak söyleyeyim size. Ben o gazeteciliğin içinde olamam.” demekten de geri duramıyor. Ona göre , ‘onların gazeteciliği’ çok farklı bir noktada bugün.

Bitlisli ve bankacı bir babanın oğlu olan Zincirkıran, oğlu Sedat’ı gazeteciliğe sokmamış, o da Sardunya adıyla Türkiye’nin en büyük catering firmalarından birini kurmuş. 14 yaşında girdiği deniz harp okulunda, sıtmadan aşırı kilo kaybı sebebiyle ihraç edilen, sonraki yıllarda uzak yol kaptanlığı eğitimi de alan, babasının iki amcası Ermeniler tarafından öldürülmüş Zincirkıran, Yeni Sabah’ta gördüğü ilan üzerine, dil de bildiği için gazeteciliğe adım atar. Haldun Simavi, Hürriyet’i kardeşi Erol Simavi’ye devredince, onunla bir yıl çalışamadan Haldun Bey’in yanına, Günaydın’a geçer. Anadolu Ajansı’ndan sonra Dinç Bilgin’in Sabah dâhil bazı gazetelerinde çalışır.

GAZETECİ DİNE SAYGILI OLACAK

-Hürriyet’te 10 yıl genel yayın yönetmenliği yaptınız. Yüzde 98’i Müslüman olan bir halka gazete yaptığınızda dinî mevzuları haberleştirirken sıkıntılar yaşadığınız oldu mu?

40 senem Simavilerle geçti, Hürriyet ve Günaydın’da. Çok saygılı idik, çok dikkat ederdik, bu konularda bir yanlış yapmayalım diye. Gazeteci bir defa dürüst, namuslu, vicdanlı, sorumluluk duygusu çok yüksek biri olmalı. Yani gazeteci adam gibi adam olacak, insan olacak, her şeye saygılı olacak, dine de saygılı olacak.

-Diyorlar ki imam hatip mezunları sadece imam ve hatip olsun. Pek tabii imam hatip lisesini bitirip gazeteci de olmalı insan. Zira medyada çıkan yanlış haberler, bunu da gerektiriyor değil mi?

Birisi vardı, çok da iyi belagati vardı. Bir gün baktım bizim Oktay Ekşi onunla televizyona çıkmış. Oktay sevdiğim bir çocuktur. Ve dürüst bir adamdır. Laikliği fanatizm derecesindedir. ‘Ya Oktay’, dedim ‘Adam ilahiyatçı. Bırakın bilenler tartışsın.’ ‘E yok işte şöyle de böyle’ filan dedi. Sonra Oktay kesti bir miktar onları. Türkiye’de eskiden solcularla sağcılar vardı ya, şimdi laiklerle diğerleri var. Bir kutuplaşma söz konusu. Bu kutuplaşmada taraflar birinin bir noktasını yakalayınca kullanıyor. Hem şu sıra her şey olur bakın, Türkiye öyle bir süreçte ki.

-28 Şubat’taki gibi…

Aynen, aynen. Her şey olabilir. 28 Şubat’ta üst üste geldi hepsi. Yani yapılmayacak şeyler yapıldı. O belediye başkanının şeyi, ondan sonra bilmem Erbakan Hoca’nın şeyleri getirmesi bir rahatsızlık verdi yani.

-Ama sonuç bu olmamalıydı herhalde?

Darbe ile bir yere gelemeyiz. Darbeyi bırakalım, korkutma ile dahi bir yere varamayız. Ben demokrasiden yanayım. 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’te Talat Aydemir’in girişimlerinde Hürriyet Gazetesi olarak ben tek başıma karar verdim, patronlarımın hiçbiri ortada yoktu. Ankara’da ayaklanma bastırıldı diye manşet yaptık.

-Ya Talat Aydemir başarılı olursa diye aklınızdan hiç geçmedi mi?

Tutmayacağını anladım. İki unsuru dikkate aldım. Biri, Cüneyt’ten (Arcayürek-Hürriyet Ankara temsilcisi o sırada) İsmet Paşa’nın tavrını öğrendim. ‘İsmet Paşa çok hiddetli ve de kararlı.’ dedi. Ve İrfan Tansel ‘Hava Kuvvetleri’ne ait uçakları kaldırıp gerekirse bombalarız’ demiş. Bunun üzerine Cüneyt’e dedim ki ben manşet atıyorum, aynını Ankara’da yapacaksın. Ankara’da ayaklanma diyeceğiz. Ayaklanma bastırıldı diye sonra manşet attık.

-Sizin döneminizde hükümet kuran gazete rolü oynadınız mı hiç? Başbakanı biz seçtirdik diyorsunuz çünkü.

Bir defa yaptık biz onu. Adaylar vardı AP genel başkanlık seçiminde, 1965’te. Tekin Arıburun asker, olmaz. Sadettin Bilgiç, teşkilata hâkim fakat iyi hoş da başbakan olacak, bir dil bilmez, dünya ile alakası yok. O haliyle 1960’ların adamı değil. Daha eski yılların adamı gibi görünüyor. Bir de yeni biri. Menderes’in, Celal Bayar’ın gazete sahiplerine, bizlere, ‘su müdürümüz, çok dinamik, çalışkan’ diye gururla takdim ettikleri biri. Adam ABD görmüş, dil biliyor, iyi bir mühendis, Demirel.

-Ondan sonra okuduk, bizzat kendileri yazdı, farklı zamanlarda bazı hükümetler bazı gazetecilerin evlerinde kuruldu diye.

Yo, biz onlara hiç girmedik.

-Gazetelerin vazifelerinden biri midir bu?

Yok. Hiç kabul etmeyiz onu. Bizimkisi uzaktan. Üç adaydan bu seçilmelidir Türkiye için, bu iyidir dedik.

TÜRK BASINI DARBELERDE SINIFTA KALDI

-Darbe dönemlerinde dik durarak demokrasiden yana net bir tavır alabilir mi gazeteler?

Türk basını 27 Mayıs’ta hiçbir şey sergileyemedi. Sınıfta kalmıştır. Ondan sonra olan şeylerde de. Medyanın çok büyük bir desteği var, doğru o. Şimdi bana göre artık darbelerden uzak bir Türkiye için düşünmeliyiz.

-Basının buna katkısı ne olabilir sizce?

Kurgu ile yapılan darbeler, ki hepsinde bir kurgu vardır, basından darbelere taraf olan insanlar çıkıyor. Basında bunların uzantıları oluyordu o zamanlar da. Falih Rıfkı Bey mesela. Talat Aydemir’in gözlerinde Atatürk’ün ışığını görüyorum diye yazısı var yahu. Şimdi bakmayın… Bedii Faik mesela, zaten inkâr etmiyor. İhtilal arasında bir gazeteci diye kendisi yazdı. Ama son anılarını filan okuduğunuzda şey yapıyor. Yani her devirde bunlarla beraber olan siyasetçiler de olmuştur, gazeteciler de olmuştur. Ben, benim mesleğimin ancak özgürlük içinde olabileceğine inanmış bir insanım. Bu terbiyeyi aldım, Sedat Simavi’den, Haldun Simavi’den… Aldığımız Anglosakson gazetecilik eğitimi içinde ihtilal mihtilal böyle şey yok.

EROL SİMAVİ’NİN İHTİLALCİ GRUPLA İLİŞKİLERİ VARDI

-Ertuğrul Özkök 28 Şubat’a destek vermekten övünüyorum diyor mesela.

Ben diyemem öyle bir şey. Böyle şey yazamam. Ertuğrul enteresan bir çocuk. Ertuğrul bunu inanarak söylüyor. Ama onların gazeteciliği çok farklı bir noktada.

-Bunu açabilir misiniz biraz?

Ben o gazeteciliğin içinde olamam. Bakın Aydın Doğan’ı çok takdir ediyorum. 1979’un sonunda Milliyet’i aldı, geldiği nokta çok önemli. Dört kızı var, erkek çocuğu yok. Bir de damadı. Hepsini yetiştirdi. Fakat gazetecilikleri farklı noktada. Bu Petrol Ofisi işinde yazılar yazıyorlar.

-Genel anlamda değerlendirirsek gazetelerin haberciliğini nasıl buluyorsunuz bugün? Haberde eski-yeni tartışması var. Eskiden daha iyiydi gazetecilik gibi. Siz habercilik yaparak 1 milyon tiraja ulaştığınızı anlatıyorsunuz.

64 sayfa gazete çıkarıyorlar. Bol da ilân var. Ama doğru dürüst haber yok. Milleti doğru dürüst enforme edemiyorlar ve de gazete satamıyorlar. Pazar günleri 1 milyon 125 bin, 830 bin de günlük tirajımız vardı bizim. Yüzde 6 iade ile çalışırdık. Yüzde 7 olsa kafamı keserdi adam benim. Ama ne çalışma idi onlar. Sabah saat 9.30-10 gider, gece 2’de çıkardım gazeteden. Çocuklarımın yüzünü göremedim.

-Anılarınızda Erol Simavi’nin Talat Aydemir ekibi ile yakınlığından kuşkulandığınıza da yer vermişsiniz.

Yani ihtilalci grupla ilişkileri var. Valla benim böyle bir şüphem oldu. Ondan sonra işte 27 Mayısçılardan Orhan Erkanlı geldi gazetenin başına. Yani bunlar denenmiş adamlar yahu. Orhan Erkanlı kim, yani bir gazetenin şeyine getiriyorsun. Ben diyorum ki adama ‘Yahu senin baban demokrat, özgürlükçü bir adamdı. İhtilalciyi nasıl getirirsin sen? O getirdi. Ondan sonra Yassıada komutanı Tarık Güryay’ın anılarını satın alıp gazetede yayınladılar. Gazetenin tirajı 800 bindi. Orhan Erkanlı geldikten sonra 500 bine düştü. Sonra indi 300 bine. Sonra biz gittik Haldun Simavi ile operasyon yaptık falan.

-Talat Aydemir’in oğlu ile daha sonra irtibatınız olduğunda bu konuları hiç konuştunuz mu kendisiyle?

Çok beyefendi biri. Konuşmadık ama o geldi bizim Hür Dağıtım’da biraz çalıştı.

-Onu da işe alması iddiaları kuvvetlendiriyor sanki.

Yani öyle ama başka şeyler de var. İhtilalci üniversite hocaları ile irtibatı da vardı.

-Kimler vardı mesela?

Cihat Abaoğlu vardı. O akrabası da olurdu Simavilerin, uzaktan. Sonra tıpta, hukukta bir grup profesör vardı. Şimdi hepsinin isimlerini hatırlamıyorum. Bunlarla böyle şey olurdu.

DENİZ BAYKAL MENDERES’İ YUHLAYANLARIN İÇİNDEYDİ

-Sebebi neydi size göre? Çekingenlik mi, bir baskı mı vardı üzerinde?

Şimdi ağabeyi Haldun Bey cesur bir adamdı ama… Kendi lafı var Erol Simavi’nin ‘Gazetecilik yürek ister bir parça’ diye. Ben o yüreği gösterdim. Neden gösterdim biliyor musunuz? Bu gazete böyle bir gazete de onun için. Ben o gazetenin içinde yetiştim. Babaları Sedat Simavi de böyle bir insandı. Haldun Simavi de cesur bir adamdı. Bakın Haldun Bey 27 Mayıs ihtilalini kabul edememiştir hiç. Ve biz o süreçte Demokrat Partililere ‘düşükler’ filan tabirini de sonradan kullanmadık. Sonra, Adnan Menderes sıradan bir adam değildi ki. Atatürk’ün bulduğu, Halk Partisi ileri gelenlerine ‘orada genç biri ile tanıştım’ diye talimat verdiği biri idi. Dehşet adamlardı onlar. Ben Adnan Menderes’le çok beraber oldum. O Fatin Rüştü filan asılacak adam mıydı yahu? Planlanmış bir şey, aldılar götürdüler bunları.

-Şimdi bakınca ne düşünüyorsunuz 27 Mayıs’la ilgili?

Adnan Menderes’in dramını bir başka cepheden ele almak istiyorum. 27 Mayıs olayının içinde yaşadım. Hürriyet’in Ankara temsilcisiydim ve Adnan Menderes’le beraberdim Eskişehir’de. Bana göre 27 Mayıs İhtilalini Amerika yaptırdı, Menderes’i tasfiye etmek için. DP geldikten sonra müthiş bir kalkınma hamlesi başladı, yatırımlar yapıldı ve para sıkışıklığı oldu, 500-600 milyon dolar kadar. Bunu ABD’den istedi. ABD vermedi bu parayı. 1958’de devalüasyon yapıldı. ABD’den bu yardımlar gelmediği halde basma fabrikaları yani Sümerbank tevsi edildi, Aliağa’da rafineri açıldı, İskenderun’da demir çelik, Bandırma’da sülfürik asit fabrikası kuruldu, Seydişehir alüminyum yatakları çalıştırıldı, bunlarla ilgili projeler oluşturuldu. Menderes 1959’da gidecek Rusya’ya, gidemiyor. 1960’ta temmuz ayına erteliyor gidişini. Bu anlaşmaları yapacak. ABD buna karşı geliyor, ‘NATO üyesisin. Bizim düşmanımız olan bir ülke ile ekonomik işbirliği içine giriyorsun’ diyor. Türkiye’de sokak hareketleri başlatıyor. Öğrenci hareketleri oluyor. Sonra da Türk ordusunda tasfiye gerçekleşiyor. 27 Mayıs İhtilali’nden sonra onu da Amerikalılar yapıyor. Benim arkadaşlarım vardı, çok değerli subaylar. Onların bir kısmı ile konuştum. Onlar ‘Bizi ABD tasfiye ettirdi’ dediler. Bu konu enteresan. Bu konuyu derinlemesine araştırmak istiyorum. Yakın tarihi aydınlatma açısından çok önemli.

-27 Mayıs ihtilalini içinde, bizzat Ankara’da yaşadınız.

Evet. 555K günü, yani beşinci ayın beşinde, saat 5’te Kızılay’daki olay benim büromun önünde oldu. Hatta işte Deniz Baykal derler, Baykal ben değilim diyor ama oymuş. Olay şuydu. Menderes, önde Bayar’ın arabası olduğu halde Meclis’ten başbakanlığa gidiyor. Daha arkada Namık Gedik’in arabası. Bulvar yolu daha yapılmamış, tozlu. Oradan geçerken bir grup tezahürat yapıyor, yuh çekiyor. Menderes ‘Bana mı diyorsunuz? Ne diyorsunuz? Gelin anlatın derdinizi’ derken filan ayağı bir taşa takılıyor ve düşüyor. İşte o yuh diyenlerin arasında Deniz Baykal’ın olduğu söyleniyor. Resimdeki Baykal’a benziyor. Öğrenci o zaman.

-İhtilal olacağına dair güçlü emareler yakalıyor muydunuz siz?

Ben olacağına kani idim. Çünkü arkadaşlarım vardı, bahriyeden falan. İlhami Kıvılcım diye bir arkadaşım vardı. Onun eniştesi Genelkurmay’da piyade albay idi. İlhami bir gün geldi ‘bu iş bitti’ dedi. Hem bizim Hürriyet bürosu yabancı muhabirlerin uğrak yeri idi. Onların da kanaati böyle idi. Sonra arkadaşlardan aldığımız bilgilerle ben en son Fatin Rüştü Zorlu ile bir konuşma yaptım Kıbrıs konusunda. Ona dedim ki ‘Çok şey var sayın bakanım.’ ‘Valla’ dedi ‘bizim de kulağımıza geliyor filan ama şeye hâkimiz.’ Hiçbir şeye hâkim olmadıkları sonradan anlaşıldı.

MAGAZİN HABERLERİNİN PARAYLA YAPILDIĞINI BİLİYORUM

-Abdullah Gül’ün yakın zamanda Milliyet’e verdiği röportajdaki ifadeleri ne kadar benziyor bu sözlere. 2003 ve 2004 yıllarındaki iki darbe girişimi ile ilgili Abdullah Gül de ‘bizim de bilgimiz var’ demişti.

Tabii. Yani haberlerde filan dikkatli idik. Başımız derde girsin de istemiyorduk.

-En son 27 Nisan’da bildiri yayımladı askerler. Bu konudaki kanaatiniz nedir?

Zor bir konu bu. Asker kendisini görevi görüyor, Türkiye’yi koruma ve kollama noktasında. Bir güvenlik konsepti oluşturuyor, iç ve dış güvenlik diye. Ve bunun üzerine de kafa yoruyorlar. Eskiden iç hizmetin bilmem kaçıncı maddesine göre, bir madde var. Ya bu iç hizmet kanunu çıktığı zaman Türkiye’de demokrasi yoktu ki. Tek parti demokrasisi vardı. Tek parti demokrasisi nasıl bir demokrasi, kokokrosi gibi bir şey. Tek parti demokrasisi için düşünülmüş bir şey bugünlere gelinmiş aynen kalmış. Şimdi sivil dediğin adam kim? Senin subayının babası, kardeşi, oğlu. Bunlar yanlış şeyler. Bu demokrasinin kıymeti kolay kolay bilinmiyor. Ve demokrasi de kolay öğrenilmiyor. Ben Allah’a şükrediyorum ki biz çok aşama yaptık, bir yerlere geldik.

-Yalan haber en çok ne zaman arttı?

Her zaman vardı. Magazin ağırlığı gazeteler içerisinde artınca yalan haberler geldi. Biz o sahaya hiç girmedik. Sosyete haberleri getiren insanlar gazeteye gelir gider, benim odama giremezlerdi. Birtakım adamlar var. Mesela siz bir iş adamısınız. Ben size söyleyeyim. Beşiktaş’ın başkanı, Erdoğan Demirören’in oğlu Yıldırım’ın karısı Amerika’da doğum yapmış. Bunlar o sosyete haberini, alıyor koyuyorlar. Çünkü para veriyorlar. Para alıyorlar onlar, biliyorum bunu.

-Magazin sayfalarında böyle mi oluyor?

Tabii canım. Ondan sonra hep aynı isimler. Söyleyeyim. Yahudi biri vardır Kemal Gülman diye. Ben genç bir muhabirken Babıali’de Yalevi diye matbaa malzemesi satan bir dükkan vardı. Onun adamıydı Kemal Gülman. Onun ikinci eşi var Feryal Hanım, bunlar hep o magazin şeyinde çıkıyor. Bunlar nasıl çıkıyor? Bir şeyle çıkıyor. Daha başkalarının sevgilisi, şusu, busu filan… Bunlarda da asparagas oluyor çok. Bizim magazinimiz böyle değildi. Bizim magazinimizde bilgi vardı. O tarihte bir de Akşam Gazetesi Hürriyet’in erken baskısından haber çalardı. Bıktık bundan. Bir gün biz bir uydurma haber koyduk Hürriyet’e. 50 tane bastık, sonra çıkardık haberi. Bir adamları vardı içeride. Bunlar bir atlıyorlar haberin üzerine. Bizdeki 3 sütunluk haberi 5 sütun yapıyorlar. Arkasından kalıbı değiştirdik tabii, fena halde şişirdik bunları.

 

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=27852
 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi