| Hrant Dink cinayeti, yalanlar ve cinayete dayalı tasviye hesapları - Ahmaklaştıran laf kalabalığı, kurbanı aşağılayıcı ve halkı kışkırtıcı sloganlar üzerine İki haftadır Hrant Dink cinayeti ile ilgili görsel ve yazılı medyanın haberlerini izlemeye çalıştığımı ve aynı nedenle kafamın ağrımaya başladığını söylersem, yanlış olmaz... Büyük ölçüde bilinçli dezinformasyonu içerdiği hissedilen bu haber ve yorum bombardımanı içinde kimin hangi “gerçeği” ne ölçüde yakaladığını bilemem ama, doğrusu ben kişi olarak herhangi bir gerçeğin açığa çıktığı kanısında değilim. Aksine, giderek daha da fazla asıl hedeften uzaklaşıldığını düşünmektedyim... Çeşit çeşit gevezeliklerin içinde, Hrant Dink’in neredeyse bir “Türk milliyetçisi” olduğu ve bu nedenle “dış güçler tarafından öldürüldüğü” biçiminde anlaşılabilecek garip yorumlardan, O’nu bir “aziz” mertebesine yükselten yorumlara dek tüm yaklaşımların ezici çoğunluğu, cinayetin gizemini çözme ve asıl suçlulara ulaşma çabasından uzaktırlar. Tüm bunlar, yorumcuların kendi popülaritelerini yükseltme, veya en iyimser yaklaşımla “ben de son görevimi yaptım” diyebilme çabasından başka bir gerçeği yansıtmamaktadırlar... Hrant Dink gibi bir “aziz” ile “dostluğunu” anlatarak parsa toplamaya çalışan birtakım “aydınların” tek amaçlarının kendi popülaritelerini yükseltmeye yönelik olduğu anlamamak için tam bir ahmak olmak gerekir. Düzenin kaymağını yiyen sözkonusu tiplerin konumlarını tehlikeye atarak cinayetin gerisindeki güçlere yönelmeleri akla aykırı olurdu zaten... Bu durum, ya da ölüler üzerinden kazanç sağlama, sağ veya “sol” herçeşit “kahraman” üreterek bunların üzerinden politik “kariyer” yapma ve böylece birtakım servislerin yalan ve provokasyon çalışmalarına ortak olma işi Türkiye için yeni birşey değildir... Zaten sistem -halk masallarımızdaki gibi- “atın önünde et, itin önünde ot” biçiminde kırklarca yalan üzerine kuruludur, hanki kapıyı açsanız karşınıza bu yanlışlardan biri çıkar. Sonuçta bu haksızlıklar sistemini yaşatan terslikleri düzeltmeye kalkmadan, sık sık tekrarlanan politik cinayetleri, katliamları durdurmanız, ve tüm bu yalanların ve yanlışların üzerine çöreklenip işin bitiren soygun ve talan canavarını yoketmeniz, göreceli gelişmiş demokratik ve adaletli bir toplumsal yapı oluşturabilmeniz olanak dışıdır. Böyle bir sistemde, -hangi etiketi taşıyor olursa olsun- aydın veya herhangi başka biri olarak daha fazla çöplenebilmenin tek yolu, düzene veya yalana daha fazla uyum sağlayabilmekten geçmektedir. Böyle bir düzenin tomlumsal pramitinin oluşumunu, en tepe de değişik talan ve yalan fabrikalarının patronları; alta doğru buna en iyi uyum sağlayan toptancılar; her anlatılanı hop diye yutma ve tekrar kusma becerisinde olan parakendeciler; ve düzenin sofra kırıntıları ile geçinebilmek için yalan ve talan merkezlerinden birine bağlı gözükmek zorunda kalan tüketiciler olarak sıralamak mümkündür. Toplumsal- politik bir anarşi, kaos işleyişi üzerine kurulu ekonomik talana dayalı böyle yapılanmalarda, aslında herkes derece derece suçludur. Ve aynı nedenle gerçeğe ulaşabilmek ve gerçeği devrimci toplumsal güce dönüştürerek yeni bir yaşam tarzı başlatabilmek okadar kolay değildir. Gerçeğe şu veya bu ölçüde ulaşabilenlerin, bulduklarını yığınlara ulaştırarak devrimci bir güç haline dönüştürebilmeleri verili koşullarda neredeyse olanak dışıdır ama... En geniş anlamıyla ulusal ve uluslararası ekonomik ve politik dalgalanmalar içinde çırpınıp duran bu tip tekneler, -tarihteki birçok medeniyet ve devlet gibi- kendilerini bir üst düzeyde yenileyemeden en uygun ortamda batıp giderler... Sonrası ise, neyin hangi güçler tarafından nasıl yeniden yapılandırılacağına bağlıdır... Hrant Dink cinayeti ile ilgili gelişmelerin artık tamamen asıl katilleri arama, kendisini yasaların üzerinde gören güçleri açığa çıkartma çabasından uzaklaştırıldığı, bilinçli yayılan bazı yalanlar üzerinde sonuçsuz kör bir tartışmanın başlatıldığı açıkça gözükmektedir... Yok efendim, “o kişi Hayal değil de bir polis görevlisi imiş”; “tetikçinin yoluna halı serilmiş, serilmemiş”; “koğuşuna plazma TV konup kebap servisi yapılmış, yapılmamış”; “bayraklı fotoğraflar tezgahmıymış, değilmiymiş”; “bunlar kafatascı imiş, değilmiş” vs. Bu tip ve benzeri onlarca ve onlarca boş gevezeliğin, cinayeti örtbas etmek isteyen güçler tarafından başlatıldığını; küçük yalanları yayanlar ile bunların yalan olduğunu kanıtlayanların aynı merkezler olduğunu; ve böylece kitlelerin asıl hedeften uzaklaştırılarak boş gevezeliklerle yorgunlaştırılıp ahmaklaştırıldığını anlamamak için ahmak olmak gerekir... Bir başka ifadeyle, “zararlı” düşüncelerden uzak tutulmak istenen askerlere kuyu kazdırtılıp yeniden aynı kuyuların doldurtulması işi, -daha önce de birçok kez yapılmış olduğu gibi- bu kez de yeniden tüm topluma yaptırtılmaktadır... “Havanda su döğdürtmek” örneği, yığınlara ağızda lak lak lak laf çiğnettirilmektedir... Bu duruma düşürülen toplumlar ise, aslında, -tüm hamasi edebiyatın ve bu edebiyattan beklentileri olanların arzuları dışında- alabildiğine zayıf, uluslararası darbelere karşı dayanıksız, ve kolayca dağılmaya elverişli yapılardır... Aslında yalan mekanizmaları, suçluları örtbas eden gevezelikler üretme işi, ve başlarına haleler oturtulan kurbanları değişik kurumların kazanç malzemeleri haline getirme eylemleri, sadece Türkiye’ye özgü değildir. Bu kedinin kuyruğunu yakalama çabasıyla bitkin düşünceye dek sürekli kendi etrafında dönmesi oyunu, sınıflı toplumların binlerce yıllık hastalığıdır... Diğer yandan, dünya görüşü itibariyle Ortodoks Klisesi ile bir bağı olmadığı anlaşılan Hrant Dink’in ölümünün aynı kiliseyi gerçekten üzdüğü pek düşünülemez ama, Kilise’de aynı cinayetten kazanç sağlama kampanyasına tüm gücüyle katılmakta geri kalmamıştır. Kilisedeki merasimde, papaz tarafından, “Baba- Oğul- Kutsal Ruh” yalanına “tam inanmış” bir mümin olarak tanıtılan Hırant Dink neredeyse son Hıristiyan azizi ilanedilirken, aslında açıkça Ortodoks Kilisesi’nin ve Hıristiyanlığın propandası yapılmıştır. Merasim sırasında Kilise de en ön sıralarda oturan “elhamdürüllah Müslüman” sıkmabaş siyasi iktidarın ve devletin büyükleri ise, inanmış bir Hıristiyan’ı hiç te aratmayan ayini onaylayıcı tavırlarıyla, ve yüzlerine takmış oldukları üzüntü maskeleriyle, kilisenin tütsülü yalanlarına katılmakta sakınca görmemişlerdir. Çünkü, “Ermeni katliamı yasa tasarısı” ABD Senatosu’nda ve daha başka parlementolarda sırasını beklemektedir... “Baba- Oğul- Kutsal Ruh”un bu yeni devletli inanmışlarının küçük kazançlar uğruna takınamıyacakları maske yoktur aslında... Sonuçta, cinayeti işleten merkez arada kaynayıp giderken, “bir bebekten katil üretebilen sisteme” tüm insancıllığı ile dikkatleri çeken acılı eş, söyledikleriyle kalmaktan kurtulamamıştır. Herkes yalan söylese de, tüm beğenilen ve beğenilmeyen görüşleriyle, ve insan olarak zaaflarıyla Hrant Dink’in, eşi ve kızları tarafından gerçekten sevildiği, ve aynı yakınların derin bir acı çekmekte oldukları anlaşılmıştır... Hırant Dink, Türkiye’de yaşanmış olan karanlık politik cinayetlerin ilk kurbanı değildir ama, ölümünün biçimi Türkiye Cumhuriyeti’nin batakta olan dışpolitikasını daha da zora sokacağı için; cinayet, ABD Senatosu’nda görüşülecek olan “Ermeni Soykırım” tasarısı öncesine rastladığı için; olay, AB, Kıbrıs ve Irak gibi sorunlara dahi yansıtılabileceği için, devletin görülmeyen desteğiyle de güçlü bir kamuoyu yaratılmıştır. Böylece sayıları yüz bini bulan bir kitle cenaze merasimine katılmıştır... Bu gösteri ile Batı dünyası etkilenmek istenmiştir, ve bunda da belli bir başarı sağlanmıştır. Fakat yine de insanlar, cenazeye katılan iyi niyetli onbinler, birşekilde tuzağa düşürülmüşler, aldatılmışlardır... Katılımcıların ellerine tutuşturulan “Hepimiz Ermeniyiz” yazılı binlerce afiş ile insani bir tepki yanlış biçimde yansıtılır, ve bu arada egemen güçlerin Batı’ya şirin gözükme tiyatrosuna alet olunurken, aynı kışkırtıcı ifadeyle içeride de milliyetçi yığınlar öfkelendirilerek karşı yönde mobilize edilmişlerdir... Sonuçta, Kurban’ın cenazesinin bile asıl olarak cinayeti işleten güçlerin hesabına kullanıldığını söylemek hiç te yanlış olmaz... Ve şimdi kasıtlı olarak sorulmaktadır: “O binlerce afişin paraları nereden geldi, bunları insanların ellerine kimler verdi?”vs. Sanki İstanbul’u, cenazeye katılan değişik örgütlenmeleri Türkiye Cumhuriyeti polisi ve gizli servisleri değil de, birtakım dış güçler tam bir kontrol altında tutuyorlar... “Hepimiz Ermeniyiz” zokasının yutulması, sahne ışıklarının altındaki birtakım popüler aydınların, “sosyalist” geçinenlerin, cenazeye katılan örgütlerin önde gelenlerinin düzeylerini ve ayrıca -varsa- birtakım devlet bağlarının yansıtması açısından da ilginçtir tabi... İşin gerçeği, hepiniz “Ermeni olsanız”, hepiniz “Rum olsanız”, hepiniz “İngiliz olsanız”, hepiniz “Rus olsanız” veya hatta hepiniz “Türk olsanız”, tüm bunlar özel olarak ne anlam ifade eder? Yani böyle deyince hepiniz en iyisimi oluyorsunuz? Ancak ırkçı- milliyetçi ahmaklar iyiliği ve kötülüğü gerçekte varolmayan birtakım “ırki” özelliklere, “Ermeni”, “Türk”, “Grek”, “Rus”, “İngiliz” veya “Alman” vs. olmaya bağlamaya çalışırlar... Sanki bütün ermeniler çok iyi, hepsi sütten çıkmış ak kaşık ta, sizler de şişine şine “Ermeni” olabiliyorsunuz. Bu cinayeti insan olarak protesto edemezmiydiniz? Demekki halen insan olma, daha üst düzeyde insan olma konusunda sorunlarınız var... Tüm bunların ötesinde, “Hepimiz Ermeniyiz” gibisinden duyarsız bir yapmacıklığı savunmak amacıyla TV kameraları karşısında “Hrant Dink Ermeni olduğu için öldürüldü” diyebilmek, aynı duyarsızlığın ve düzeysizliğin bir kez daha onaylanmasından başka bir anlam ifade etmemektedir. Ve ayrıca bu ifade, Hrant Dink’e yönelik ahmakça bir hakareti ve aşağılamayı da içinde taşımaktadır. Kimse “Ermeni”, “Türk” veya bir başka milletten olduğu için politik bir cinayetin kurbanı olmaz. Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, ve daha başkaları Türk oldukları içinmi öldürüldüler yani? Hrant Dink’te ermeni olduğu için değil, politik düşünceleri, ilişkileri ve konuşmaları nedeniyle hedef seçilmiştir. Ve anlaşıldığı kadarıyla ayrıca, birtakım politik operasyonlara manivela yapılmak için hedef seçilmiştir. “Ermeni olduğu için öldürüldü” demek, -doğru veya yanlış- O’nun düşüncelerini ve eylemlerini sıfırlamak, O’na beş paralık bir değer biçmemek anlamına gelir. Bu durum da, sözkonusu sloganı seçen aynı organizatörlerin gerçek kimlikleri üzerine bir kez daha düşünülmesi gerçeğini dayatır. Bir kez daha düşünülmesi gerçeğini dayatır, çünkü, aynı gerçekdışı kışkırtıcı sloganla Türk toplumundaki -zaten yükseltilmiş- milliyetçi duygular daha da ateşlenmiş, konu saptırılmış, cinayetin gerisindeki güçler üzerine düşünmek ve bunların yakalanması yönününde toplumsal bir baskı oluşturmak yerine, ahmakça bir “Ermeniyiz” veya “Türküz” tartışması başlatılmıştır. Böyle bir tartışmanın fitili ateşlenerek dikkatler olayın özünden, asıl hedeften uzaklaştırılmış, başka yöne, çıkmaz bir sokağa çekilmiştir. “İlerici”, “solcu” veya bir başka etiketle, “hepimiz Ermeniyiz”, ya da bir başka milletteniz derken, hangi gerçeği açığa çıkartmış oluyorsunuz? Bu tip kışkırtıcı tepkilerle kimlere hizmet etmiş oluyorsunuz? Toplumun böyle kışkırtıcı tepkileremi, yoksa gerçeği açıklayan ifadeleremi gereksinimi var? Irkçı yaklaşımlarla özdeşleştirilebilecek bu tip planlı veya plansız ahmakça tepkilerle, sadece “kendi kitlenizi” yanıltmakla kalmıyorsunuz, aynızamanda “karşıtlarınızın”da çok daha geniş kitleleri aldatabilmesine çanak tutuyorsunuz. Cinayetin gerisinde olan güçlerin istedikleri kamplaşmaya hizmet ediyorsunuz, onların değirmenine su taşırsunz... Bu gerçeklerin ışığında sizler kimlersiniz?, gerçekten bu tip cinayetlere karşı olanlardanmısınız?, yoksa hedef saptırıcılardanmı yanasınız? Diğer yandan, anlaşılması bukadar basit bir aldatmacayı düşünemeden o afişleri ellerine alanlar konusunda neler düşünülebilir?.. İşte sorun asıl olarak bu gerçekte düğümlenmektedir. Cenazeyi organize edenlerin iyi niyetleri veya varsa planlı hesapları biryana, olaya katılanların ruhsal ve düşünsel yapılanmaları toplumun sürüklendiği tuzaklara ayna tutmaktadır... “Sağcı”, “liberal”, “solcu”, “islamcı”, “demokrat” vs. etiketleri ile ve düşünme alışkanlığından ve çabasında tamamen uzak olarak her uzatılan tutulursa... Sonuçta, sürüde bir koyun olma kolaylığı seçildikçe, sürekli birileri tarafında aldatılmak, güdülmek ve toplum olarak kurban olma kaderinin dışına çıkmak mümkün gözükmemektedir... Sözkonusu sürü varlığı olma uysallığı, ilk yarı sürüngen memeli atalarımızdan henüz ne ölçüde uzaklaşabildiğimizin kanıtlarından biri olmaktadır aynızamanda. Zaten aynı nedenle, düşünmeden davranma, sürü varlığı olma güdüleri nedenleriyle, yaşanan kötülükleri bir insan olarak protesto edip aşamıyoruz ama, kolayca “Ermeni”, “Türk” veya bir başka sürü unsuru olmayı sürdürebiliyoruz... Sanki tüm “Ermeniler”, tüm “Türkler”, veya bir başka milletin etiketini taşıyanların tümü aynı ve bütünüyle iyiler veya bütünüyle kötüler... - Politikacıların fırsatçılıkları, cinayete dayalı politik tasviye hesapları, ve başbakanın “derin devlet” hilesi üzerine Bu utanç verici karanlık cinayet karşısında timsah gözyaşları döken tüm politkacılar, ve özellikle iktidar partisinin başındaki takiye uzmanı kişi, sonuçta bunların hepsi, olayın gerisindeki asıl güçleri günışığına çıkartmak yerine, aynı olaydan yararlanarak rakiplerini nasıl tasviye edebileceklerinin hesabını yapmaktadırlar aslında... Başbakan, katillerin peşine düşeceğine, bu cinayetin gölgesinde devlet kadroları içinde daha fazla nasıl örgütlenebileceğini, ve kimleri nasıl daha kolay tasviye edebileceğini hesaplamaktadır. Konuşmalarında bu hesaplarının işaretlerini açıkça vermektedir... Neymiş, “derin devlet bir asırdır var” imiş ve “derin devleti yoketmek gerek”mekte imiş vs... Bunların hepsi “ırkçı kafatascı imiş” vs... Sanki Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı'nın hiç kesintiye ve tarihsel süreç içinde değişikliğe uğramamış bir devamı ve servisleri ülkenin uluslararası bağlarından, NATO'dan tamamen bağımsız şekillenmişler ve bağımsız çalışıyorlar... Ayrıca ve özel olarak, bu ifadeleri kullanan kişi sanki başbakan değil de, sıradan bir sivil toplum örgütünün başkanı, ve on yedi kez olduğu söylenen ihbarı değerlendirmeyen İstanbul Emniyet Müdürü’nü ve İstanbul Valisi’ni yerlerinden alacak yetkilere sahip değil. Sanki cinayetin politik sorumluluğu O’na ve O’nun İçişleri Bakanı’na ait değil. Doğrusu bukadar büyük bir “gayriciddiliğe ve sululuğa” başka hangi ülkede rastlanabilir, bilemiyorum. (bak: Yeni Şafak, 28 Ocak 2007; ve Milliyet, 27 Ocak 2007; Milliyet, 30 Ocak 2007 ve diğer günlük gazeteler) Başbakan sanki bulunduğu makama gökten bir “nur” yumağı içinde indirilmiş(!) Olan tüm kötülükler bu “nurlu” varlığın dışında gelişmekteler... Ve sözkonusu cinayetle ilgili olarak konuşan bir başbakan değil de, “vicdani retçi” bir sivil toplum örgütünün sözcüsü sanki... Takiyeci demagog Başbakan’ı o koltuğa kimlerin taşıdığı bilinmiyor sanki... Tüm bunlar bilinmiyor olsa bile, biraz düşünebilen birileri, laik devlet anlayışı ile çelişen birsürü kamburu sırtında taşıyan birisinin önündeki tüm hukuki engelleri kolayca aşarak o koltuğa nasıl oturtulduğunu rahatça anlayabilir. Önünde ciddi hukuki engeller duran birisinin başbakanlık koltuğuna paraşütle nasıl indirilebildiğini düşünenlerin ilk aklına gelen, devletin içindeki birtakım gizli güçlerin aynı kişiye vermiş oldukları destek olacaktır. Washington ve Pentagon ile de bağlantılı birtakım "derin" güçlerin görünmez desteği ve aynı kişinin daha başbakan sıfatını taşımadan Beyaz Saray’a kabulü olayı, Tayyip Erdoğan'ın nasıl yükseltildiği olayıyla ilgili olarak ilk akla gelecek gerçeklerdir... Demokratik sol muhalefetin ve Kürtlerin demokratik muhalefetlerinin yolunu kesmek amacıyla Fethullah Gülen gibilerin önünü açan 12 Eylül 1980 Washington darbesi, günümüzdeki sıkmabaş iktidarınının da yolunu açmıştır sonuçta... Öncesi de vardır... Kısacası, 12 Mart 1971 muhturasının ardından -terör bahanesi ile- adım adım yükselen Sunay-Tağmaç-Türün faşizminin ve yine 12 Eylül 1980 faşist darbesinin hazırlanışında “meşru mazeret” olarak kullanılan sağ ve “sol” terörün gerisinde bir NATO örgütlenmesi olan “Kontragerilla” (“Gladio”, “Kızıl Teke Postu” vs.) adlı yasadışı kuruluşun bulunduğu ve eskidenberi “derin devlet” deyimi ile bu kuruluşun ifade edilmeye çalışıldığı herkes tarafından bilinmektedir. Tayyip Erdoğan iktidarı aynı güçlerin gerçek bir meyvasıdır ve bunu görmemek için politik anlamda kör olmak gerekir. Devlet kurumlarının yasalarla işlemelerine, yasalarla belirlenmiş görevlerini yapmalarına karşın, sözkonusu NATO patentli örgütlenmenin, veya “Kontragerilla” denen örgütlenmenin yasal çerçevede açıkça gözükmemesi, Ecevit gibi bir başbakanın bile bunun üzerine gidememesi, sözkonusu kuruluşun ve bunu yönetenlerin “derin devlet” olarak anılmalarına neden olmuştur. Başta devletin silahlı bürokrasisi olamak üzere tüm devlet kurumları, gizli servisler, ve sivil yaşam da varolan sağ-“sol”-dinci değişik örgütlenmeler, ve yine toplumun değişik kesimleri içinde Gestapo usulü yuvalanmış olan bu örgütlenme, “derin devlet” olarak anılmaya başlanmıştır. Hatta aynı hayalet örgütlenmenin sağ-“sol”-dinci illegal birtakım terör guruplarını bizzat şekillendirmesi ve politik amaçları doğrultusunda manupule etmesi; bu kuruluşun tamamen yasa ve demokratik denetim dışı çalışması, aynı örgütlenmenin “derin devlet” adını almasının başlıca nedeni olmuştur... Sonuçta, iktidara koltuğuna paraşütle indirilen, daha başbakan sıfatını taşımadan Beyaz Saray’da kabul gören Tayyip Erdoğan’ın dayandığı asıl gücün, “Kontragerilla” denen NATO örgütlenmesi, veya “derin devlet” denen örgütlenme olduğunu hissedememek için politik duyarlılıktan tamamen yoksun olmak gerekmektedir... Takiye ustası Tayyip Erdoğan, işlenen karanlık cinayetin ardından, “kuzu postuna bürünmüş bir kurt” hilebazlığı ile, “derin devleti” yoketmekten sözederken, aslında devlet örgütlenmesi içinde kalmış olan son cumhuriyetçileri, yozlaşmamış laik ve ilerici birtakım bürokratları tasviye edebilmeyi kastetmektedir anlaşıldığı kadarıyla... Aslında, “derin devlet” denen NATO örgütlenmesine sırtını dayamış olan Tayyip Erdoğan, “derin devleti tasviye ediyorum” tiyatrosuyla cumhuriyetin kalan ilerici, halkçı yanlarını da yoketmeyi planlamaktadır. Ve zaten aynı nedenle O, “derin devlet” dediği şeyin köklerini yüz yıl geriye götürmektedir. “Derin devlet” diye, Osmanlı içinde diğerlerinden oldukça geç gelişen “Genç Türk” ulusalcılığını, Osmanlı’nın son yıllarında şekillenmiş olan “Teşkilat-ı Mahsusa” adlı göreceli ulusalcı servisi, ülkeyi emperyalist merkezlerden göreceli bağımsızlaştırmaya ve modernleştirmeye çalışan tarihte kalmış örgütlenmeleri, ve bunların birçeşit uzantısı olan değişik ölçülerde “Atatürkçü” devlet görevlilerini hedef göstermeye çalışmaktadır Tayyip Erdoğan... Aslında tek başına tüm bunlara aklı yetmese de, söyleyeceklerini hazırlayıp önüne koyan ve göbekten Washington’a bağlı olan iyi eğitilmiş danışmanlara sahiptir O... Gerçekte, ülkede son yarım asır da yaşanmış darbelerin ve karanlık cinayetlerin gerisinde duran “derin devlet”in ögütlenmesinin başlangıcı 1952 yılına, Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO’ya katılmasının hemen ardına, Pentagon kaynaklı askeri talimatnamelere, İsviçre patentli gayrinizami savaş taktiklerine vs. uzanmaktadır. Şüphesiz aynı örgütlenmenin köklerinden bazıları ister istemez ulusal illegal örgütlenme geleneklerine de uzanmaktadır ama, sonuçta bu yepyeni bir NATO örgütlenmesidir. Ve aynı örgütlenme, “Soğuk Savaş” koşullarında, NATO çizgisinde, “anti-komünist” karşı-devrimci ideolojilerle doktrine edilmiştir... Ülkedeki en gerici güçleri temsileden toprak ağalığı- işbirlikçi burjuvazi temelinde yükselen aşırı sağcı ve sözde “demokrat” Demokrat Parti, veya Bayar-Menderes iktidarı yıllarında CIA Dolarları ile kurulmuş olan; “komünizm” denince “kapının arkasına şapkayı asıp istediğin kadına sahip olmak”tan başka birşey anlamayan; tüm demokratik talepleri ve insan hakları ile ilgili talepleri “komünizm” ile özdeşleştirip hedef tahtasına oturtan “komünizm ile mücadele” derneklerinin gerçekdışı komünizm anlayışları ile sözkonusu NATO kuruluşu “Kontragerilla”nın komünizm anlayışı arasında bir fark olmadığı ayan beyan ortadadır. Kuruluş nedeni sözde bir dış işgale, “Sovyet işgaline” hazırlanmak, işgal sırasında direnişi örgütlemek olmakla birlikte, böyle bir “komünist işgalin” olmadığı ve olmayacağı koşullarda bu kuruluş, kendi halkına, halkının tüm demokratik ve insani taleplerine karşı savaş açmıştır. Sözkonusu yasadışı kuruluş, Türkiye halkına karşı verdiği savaşını, aynı ideolojiyi paylaştığı “Komünizm İle Mücadele Dernekleri” ile birlikte yürütmekle kalmamış, aynızamanda çok daha ileri düzeyde bir paramiliter (yarı askeri) legal örgütlenmenin yaratılmasında da başrolü oynamıştır. Toplumun en geri kesimleri ile bağlantı halkası olarak, birçeşit yan kuruluşu olarak, biçimsel anlamda MHP’ye bağlı yarı-askeri bir “gençlik” örgütü şekillendirmiştir. Kısaca “derin devlet” denen -CIA bağlantılı- yapılanma, “komando”, veya “bozkurtlar”, veya “ülkücü” olarak anılan yarı-askeri saldırgan örgütlenmenin yaratılmasına yardımcı olmuştur... Abdi İpekçi’nin katillerinden Ağca, “Susurluk” olayının baş kahramanlarından Çatlı, savcı Doğan Öz’ün katili İbrahim Çiftçi, Bahçelievler’de silahsız masum yedi TİP üyesi genci evlerinde vahşice öldürenlerden ve Ayrıca Susurluk karakterleri ile yakın bağları olan Haluk Kırcı, ve daha onlarca eli kanlı tetikçi, ve “ülkücü mafya” olarak anılan karanlık işlerin ve ilişkilerin aktörleri, bunların hepsi aynı örgütlenmeden gelmektedirler... Özünde Türklükten ve ayrıca İslam’dan tamamen uzak “Türk- İslam” sentezi adlı yamama bilim dışı yerli faşist ideoloji, yukarıda bazı sınırlı örneklerle özetlenen saldırgan kuruluşun üyelerini şekillendirme işinde kullanılmakla kalmamış, aynızamanda birtakım sözde “İslamcı” örgütlenmeler de aynı ideolojinin biraz farklı biçimleri ile kendi tabanlarının beyinlerini biçimlendirmişlerdir... Sözde politik rakibi olan birtakım “milliyetçi” örgütlenmelerden “Türklük” söylemlerini ödünç almaya çalışan Tayyip Erdoğan’ın demagojileri içinde aynı yamama “Türk-İslam” sentezini keşfetmek hiçte zor değildir. “Herşey Türklük için” yalanlarını rahatça söyleyebilen Tayyip Erdoğan gibilerle Müslümanlık yarışına giren diğerleri, gerçekliğinden tamamen kopartılmış bir "Türklüğü" kimseye bırakmama çabası içinde olanlar, bu sözde saflaşmanın tüm tarafları, özünde gerçek ortaklıklarını, ortak köklerini basbayağı açık etmektedirler... Hernekadar Tayyip Erdoğan ve yandaşları diğerleri kadar “Türklük” vurgusu yapmasalarda, onlar daha çok “Kominizm İle Mücadele Dernekleri” gibi “İslamcılık” yanı ağır basan CIA beslemesi kuruluşların tezgahlarında şekillenip yükselmiş olsalar da, sözde tarafların aralarındaki slogan ve afiş yarışları, ve geçmişten güne yapmış oldukları arasındki benzerlikler, ortak renklerini açığa vurmaktadır. Sonuçta bunların “İslam” veya “Türk” vurgularını biraz daha ağırlıklı olarak kullanmanın ötesinde pek bir farkları olmadığı, “derin devlet” denen şeyin legal politik yaşamdaki azıcık farklı görünümde uzantıları oldukları rahatça anlaşılmaktadır... Günümüzde, -yalanlara dayalı duygu sömürücüsü birtakım uydurma diziler aracılığıyla da- “demokrasi aşığı” gibi yutturulmaya çalışılan Amerikancı Bayar-Menderes iktidarı yıllarında sözkonusu anti-demokratik saldırgan örgütlenmeler şekillenmeye başlamışlardır. Hem “Komünizm İle Mücadele Dernekleri” ve hem de “Kontragerilla” adlı örgüt, aynı yıllarda ve aynı kaynaklardan beslenerek kurulmuştur. Ve “Kontragerilla” denen yasadışı kuruluşun ilk önemli eylemi, 6- 7 Eylül 1955 günü, Bayar-Menderes iktidarı yıllarında gerçekleşmiştir... Kıbrıs sorununu Birleşmiş Milletler’in gündeminden çıkartmak amacıyla ve “Selanikte Atatürk’ün evinin bombalandığı” yalanını bahane yaparak İstanbul’u bir savaş alanına döndürüp yağmalatan, ve asıl olarak yerli Rum ve Ermeni azınlıklara yönelen bu olaylar, -eski Nazi işbirlikçisi- CIA başkanı Allen Welsh Dulles’in türkiye de bulunduğu günlere rastlamıştır. Bu rastlantı ve ayrıca olayla ilgili olarak herhangi ciddi bir soruşturmanın olmaması, “demokratik” Bayar-Menderes iktidarının sözkonusu terör eyleminin gerisinde durduğunun en somut kanıtlarından sadece birisidir... Şüphesiz aynı örgütlenmenin kendi halkına yönelik daha yüzlerce ve yüzlece eylemi vardır. Bunlardan 1 Mayıs 1977 katliamı, 19- 26 Aralık 1978 Maraş katliamı, devletin güvenlik güçlerinin gözleri önünde gerçekleştirilen 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı gibi daha onlarca acıklı olay kafalarda en derin izler bırakanların arasında sayılabilir. Bu satırları yazanın 11 yaşında iken bizzat tanık olduğu sözkonusu 6- 7 Eylül olayları sırasında İstanbul tüm gece boyunca uğuldamıştır. Ertesi sabah sokağa çıkanlar, alışveriş merkezlerinden geçen anayolların, tranvay hatlarının kumaş toplarıyla, halılarla, mobilyalarla, beyaz eşyalarla, her cinsten malla tıkandıklarına, vitrinlerin parçalandıklarına, bazı binaların yakıldıklarına tanık olmuşlardır. Koca kent, sanki yağmacı bir korsan saldırısına uğramış, savaştan çıkmış görünümü vermiştir... Kentin varoşlarından indirilen yağmacıların toplumsal kökenleri, “derin devlet” veya “Kontragerilla” denen örgütlenmenin, toplumun en az eğitimli kesimlerinde yuvalandığını açıkça kanıtlamaktadır. Ataerkil kültürü ağırlıklı olarak koruyanlar, ve ayrıca kriminal ve yarı kriminal unsurlar, sözkonusu örgütlenme için mükemmel malzemeler olmuşlardır ve olmaktadırlar anlaşıldığı kadarıyla. Zaten, kendi halkına, ve özellikle ilerici aydınlara karşı bu tip unsurları daha rahat kullanma olanağı vardır. En düşüncesiz tetikçilerin bunların arasından çıkabileceği; “Hizbullah” gibi örgütlenmeler, veya ekstrem “sol” örgütlenmeler için en elverişli militan kaynağını aynı çevrelerin oluşturabileceği bellidir... Danışıklı “Hizbullah” operasyonları ile birlikte basına yansımış olan “domuz topu” adam bağlama biçimlerini sıradan İslamcı militanların bilmelerine olanak yoktur ama, özel “kontragerilla” eğitimi görmüş olanların bu karmaşık yöntemi bilebilmeleri mümkündür... Yukarıda anılan örgütlenmelerin sahiboldukları yamama (eklektik) ideolojilerle doktrine edilmiş bir başbakan, “kuzu postuna bürünmüş kurt” rolündeki başbakan, devlet bürokrasisine yönelik olarak planladığı Washington operasyonu için, Hrant Dink cinayetine “mal bulmuş Magribi” gibi yapışmaktadır. O, yaptığı demagojilerle biryandan bu utanç verici cinayetin gerisinde duran asıl güçleri gizlemeye çalışırken, diğer yandan da hem politik rakiplerinden ve hem de bürokrasi içindeki başağrılarından kurtulmanın yatırımlarını yapmaya çalışmaktadır... Türkiye’de yaşananlarla birlikte, biryandan birtakım “İslamcı” etiketli terör örgütlenmelerinin, diğer yandan yamama “Türk-İslam” sentezli terör örgütlenmelerinin, ve ayrıca ekstrem “sol” terör guruplarının, bunların hepsinin aynı “Kontragerilla” kuruluşu ile birşekilde bağlantılı oldukları, aynı merkez tarafından değişik yöntemlerle manupule edildikleri anlaşılmıştır. Aslında bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Aldo Moro cinayetinde kullanılmış olan “Kızıl Tugaylar” adlı örgütlenmenin İtalyan “Kontragerilla”sı olan “Gladio” adlı örgütlenme tatarafından yönlendirilmiş olduğu, ve hepsinin arkasında da CIA’nın ve bununla ilişkili ünlü P2 Mason locasının bulunduğu tüm kanıtlarıyla isim isim açığa çıkmıştır... Tüm bu özet bilgilerin ışığında, bir kolu sözkonusu İtalyan faşistlerinin legal politika arenasındaki baş aktörlerinden Berlisconi’nin omuzunda, diğeri bukalemun Hikmetyar’ın ve tüm bunlarla bağlantılı güçlerin omuzlarında olan başbakanın da, çevresindeki bazı kişilerin de, sonuçta “derin devlet” denen şeye dayanmakta olduklarını düşünmek sonderece doğaldır... Gerçeğe uzanan yolun perdesini biraz daha aralamaya çalışalım... Başbakan’ın “aileden” saydığı ve gençliğinde dizinin dibinde poz vermiş olduğu Gulbeddin Hikmetyar’ın kim olduğuna kısaca bir gözatalım... Hizb-i İslami (İslam Partisi) lideri Pashtun asıllı Hikmetyar, “Yeşil Kuşak” politikası çerçevesinde ABD servisleri tarafından beslenmiş birisidir. Zibigniev Brzezinski’nin planı çerçevesinde Sovyet müdahalesine yolaçmak için CIA tarafından Afganistan’da ilk desteklenen ve silahlandırılan örgütlenmelerin başındaki kişlilik Gulbeddin Hikmetyar’dan başkası değildir... ABD servisleri ve Ziya-ul Hak Pakistan’ı tarafından tanınan, silah ve para yardımı ile desteklenen yedi tane Mucahidin örgütlenmesinin yönlendiricisi, politik çatı örgütlenmesi, Gulbeddin Hikmetyar’ın önderliğini yapmakta olduğu Hizb-i İslami adlı kuruluş olmuştur... Kısacası, Sovyet müdahalesi yıllarında Afganistan’ın CIA bağlantılı en güçlü köktendinci terör örgütlenmesinin önderliğini Gulbeddin Hikmetyar yapmıştır... Yukarıda anılan gelişmeler 1970’li yılların sonuna, 1980’li yıllara, ve 1990’lı yılların ilk yarısına rastlamaktadır. Daha sonra gücünü yitirecek olan Hikmetyar, İran’a sığınmak zorunda kalacaktır... Artık “ABD’ye düşman olduğunu” söyleyen ve yeni lakabı -üzerinde durduğu zemine göre renk değiştiren anlamında- bukalemun olan Hikmetyar’ın son sansasyonel çıkışı, “Usame bin Laden’i kendisinin kaçırıp kurtarmış olduğunu” açıklamak olmuştur... Günümüzde ne olduğu, nerede yaşadığı, hatta yaşayıp yaşamadığı bilinemeyen Usame bin Laden’in de bir CIA yetiştirmesi olduğunu herkes bilmektedir. Laden ailesi ile Bush ailesi arasındaki ekonomik ortaklıklar ise ayrı uzun bir öykünün konusudur... Kuzey Afganistan’da Baghlan’da 1940 yılında doğmuş olan Gulbeddin Hikmetyar, Müslüman Kardeşler (Ikhvan-ı Müslim) adlı örgütlenme içinde politik yaşamına başlamıştır. Sözkonusu kişinin terör eylemleri, Sovyet müdahalesinin çok öncelerine, 1970- 75 yıllarına, Muhammed Davud’un cumhurbaşkanlığı zamanına dek uzanmaktadır... İlişkide olduğu CIA ajanlarının kendi aralarında “gerçek bir kadın düşmanı faşist” olarak tiksintili bir alayla andıkları Gulbeddin Hikmetyar, 1995 yılı sonlarında cumhurbaşkanı Burhaneddin Rabani hükümetinde başbakanlık yapmıştır... Hrant Dink’in katilinin sağında bir polis, solunda bir jandarma ve elinde bayrakla Atatürk’ün sözleri önünde rahatça bir “kahraman” gibi poz vermesi olayıyla ilgili olarak, “Bu ne gayriciddiliktir, bu ne sululuktur(!)” diyebilen Tayyip Erdoğan’ın, Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde, -bir başka benzeriyle birlikte- sağlı sollu çökerek poz veriği zaman dilimi, aslında çok gerilerde kalmamıştır. Sözkonusu poz, Hikmetyar’ın henüz gücünü yitirmemiş olduğu yıllara rastlamaktadır. Sıradan herhangi bir Müslüman gencin o yıllarda Gulbeddin Hikmetyar’a bu ölçüde yaklaşabilmesi, ve sonderece samimi bir havada birlikte poz verebilmesi olanaklı değildir...  Hikmetyar ile Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafta yansıyan yakınlıkları, Tayyip Erdoğan için birtakım güçlü ve güvenilir referansları gerekli kılmaktadır. Gulbeddin Hikmetyar’ın ilişkileri ise bellidir... CIA, Pakistan servisleri, bunlarla bağ içindeki Türk servisleri, muhtemelen “Kontragerilla” veya “derin devlet” adlı örgütlenme, Müslüman Kardeşler, ve Mücahidin vs gibi teşkilatların referansları ile Gulbeddin Hikmetyar’a yaklaşabilmek olanaklıdır ancak... Türkiye’deki “Komünizm İle Mücadele Dernekleri”ni ve ayrıca “Kontragerilla” denen NATO örgütlenmesini finanse eden güç ile Gulbeddin Hikmetyar’ın kontrolundaki örgütlenmeleri finanse eden merkez aynıdır. Bunlar, ABD servislerinden, CIA’dan başkası değildir. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın ve benzerlerinin Hikmetyar’a nasıl yaklaşabildikleri ve aynı kişilerin aslında kimlerin bostanında yetişmiş oldukları bellidir... Ve tabii günümüzde Tayyip Erdoğan’ın “derin devleti yoketmekten” dem vurması, Gulbeddin Hikmetyar’ın sağ yanında poz vermesi kadar “gayrıciddi bir sululuk”tur... Tayyip Erdoğan’ın kimlerin adamı olduğu ve politika arenasında yolunun nasıl açıldığı halen anlaşılamıyorsa, söylenecek daha fazla söz yoktur. Zaten başka türlü olsa, sözkonusu Hikmetyar’lı fotoğraflar açığa çıktıktan sonra Erdoğan’ın politik yaşamı kolayca söndürülebilirdi. Buna karşın olay karşısında ne sözde “Atatürkçü” ve “laik” devlet büyüklerinden, ve ne de büyük medya kuruluşlarından bir ses gelmiştir. Şüphesiz bu durum, CIA ve Pentagon gibi kurumların Türkiye’de ne ölçüde etkin olduklarının, ellerinin nerelere dek uzanabildiğinin bir başka göstergesidir... Şimdi O, Tayyip Erdoğan, tüm Türkiye toplumu ile dalga geçen bir üslupla, “derin devlet” denen şeyi yoketmekten dem vurabilmektedir. Çünkü O, düşünme alışkanlığından yoksun birtakım sürü varlıklarının, “demokrat” veya “solcu” veya “liberal” veya “İslamcı” vs. etiketleri ile güçlü bir çobanın peşine takılıp en zengin meralarda otlama peşinde olanların, “hepimiz Ermeniyiz” diye bağırınca görevlerini yaptıklarını sananların, söylenen yalanlara kolayca inanabileceklerini bilmektedir. Bedavadan “Ermeni”, “Türk”, “Kürt”, “solcu”, “demokrat”, “liberal”, “İslamcı” ve aslında hiçbirşey olan bu kurbanlık sürü varlıklarından oluşan oy potansiyeli gücünü korudukça, Tayyip Erdoğan ve benzerleri de hayali “derin devlet”e saldırarak ülkedeki “aydın” ve her türden memnuniyetsiz unsurların desteğini rahatça alabilmektedirler. Bu tip ucuz yalanlarla oylarını koruyabilmekte, ve hatta bulunan yepyeni yalanlarla ve dağıtılan ulufelerle fazladan oylara dahi sahibolabilmektedirler... Ve sonuçta yeniden ve yeniden malı götürmeyi başarabilmektedirler... Bilimsel yayınlarda konunun uzmanı psikologlar, psikopatlığı özetle şu biçimde tarif etmektedirler: “Psikopatlığı karakterize eden özellikler, yüzeysel bir çekicilik, yüksek zeka, adalet duygusu zayıflığı ve deneylerden ders almama, hastalıkla ilgili benmerkezcilik, sevme yeteneksizliği, vicdan azabı yoksunluğu veya utanmazlık, kendi dünyası ile ilgili gösterişli duygular, hastalıkla bağlı yalancılık, başkalarını kullanıcı davranışlar, kendini denetleme zayıflığı...” Gerisini, olayın cinsellikle ilgili yanlarını yazmadım; çünkü, politika sahnesindekileri tanıyabilmek için bukadarı yeter herhalde... Ve şimdi varın siz kendiniz düşünün... Kim adalet duygusu taşımıyor?; kim rahatça nasıl yalan söyleyebiliyor?; kim sorumluluk duygusu taşımıyor?; kim konumuyla hiç uyumlu olmayan biçimde zaman zaman kontroldan nasıl çıkıyor?; kim herhangi bir vicdan azabı çekmeden ve utanma duygusu taşımadam “Hoca”sını sırtından hancerlemiştir?; kim hem kendisini kullandırtmaktadır ve hem de çevresindekileri kullanmaktadır?.. Psikopat katagorisi içine giren ve aslında en sağdan en “sol”a dek tüm legal ve illegal politik örgütlenmelerin içlerinde rastlanabilen bu göreceli zeki kişiliklerin birkısmı, eğitimleri, ilişkileri, utanmazlıkları, başkalarını kullanma ve başkaları tarafından kullanılma özellikleri ile, ve hatta birtakım rastlantılar sonucu, toplumda en üst mevkilere dek dahi kolayca yükselebilmektedirler... Ve zaten terslikler üzerine kurulu bu sistem, asıl olarak bu tiplerin yükselmelerine olanak tanımaktadır. Devamedelim... Fazla gerilere gitmeye gerek yok. Bu satırları yazanın Necmeddin Erbakan’ın ve izleyicilerinin dünya görüşlerine katılması olanaklı değildir ama, gerçeği ifade etmek gerekirse Erbakan, dini inançları nedeniyle değil, Batı ve ABD karşıtı eğilimleri sonucu yerinden edilmiştir... Erbakan, Türkiye’nin dışpolitika rotasını değiştirmek istediği, ABD ve Batı dışında alternatifler aradığı için koltuğundan edilmiş ve siyasetten yasaklanmış birisidir... Sözün kısası, “28 Şubat” olarak anılan kolay darbenin, veya birtakım generallerin baskıları ve ürkütmeleri sonucu parlemento içinde gerçekleştirilen yeni dizilimin gerçek nedeni, öyle yayılmaya çalışıldığı gibi “İslamcılık” ile bağlantılı değildir. Erbakan’ın ve partisinin anti-demokratik baskılarla iktidardan uzaklaştırılmalarının asıl nedeni, Erbakan’ın ABD’ye ve Batı’ya yönelik alternatif politika arayışlarıdır. Bu işlerini ise O, oldukça acemice bir alaturkalıkla yapmıştır. O, devlet yönetiminde ipleri elinde tutan birtakım çevreleri ürkütücü tavırlar ve söylemler içine girmiştir... Askeri teknolojiler aracılığıyla, askeri yardımlarla, NATO ve ikili anlaşmalarla, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların borç ve kredi ipleriyle sımsıkı bağlanmış Türkiye’nin seçilmemiş yönetici elitinin ürkütülmesi; özellikle Pentagon ve NATO bağlarından kopabilmeleri okadar kolay bir iş olmayan askeri bürokrasinin ürkütülmesi, Erbakan’ın ve partisinin sonunu hazırlamıştır... Fakat yine de Erbakan ve çevresinin bu ölçüde kolay harcanmaları, içlerindeki “Truva atları” sayesinde olabilmiştir. Bazı darbecilerin -eskiden beri hazırlanmış- adamları olduğu hissini uyandıran Tayyip Erdoğan ve Gül, parti içindeki benzerleriyle birlikte “Hocaları”nı sırtından hançerlemeseler, sözkonusu operasyon böyle yağdan kıl çeker gibi kolayca başarılamazdı... “Elinde minaresi” ile saldırıya geçmiş olan Tayyip Erdoğan, sözkonusu bağlara sahip olmasa, hiç te hukuki olmayan yöntemlerle yasal kamburlarından kolayca kurtarılmazdı. Ve oturduğu koltuğa paraşütle indirilmezdi... Aksi bir durum olsa, Tayyip Erdoğan’ın yasal engelleri hiç te hukuki olmayan yöntemlerle kolayca kaldırılamaz, ve uygun olmayan biçimde yenilenen bir seçimle, ve seçimden çekilen birisinin yardımıyla bedavadan meclise girmesi sağlanamazdı. Ve bilindiği gibi O, daha başbakan olmadan Washington’da başbakan gibi kabul görecekti... Tüm bu operasyonları, “iyi saatte olsunlar” veya “derin devlet” denen gücün gerçekleştirdiğini düşünmek herhalde sonderece doğaldır. Tayyip Erdoğan’ın iplerinin “derin devlet” denen örgütlenmenin patronlarının elinde olduğuna inanmamak için, bedavadan “Ermeni”, “Türk”, veya “Kürt” olmak gerekir herhalde... Ve şimdi O, Tayyip Erdoğan, Hrant Dink cinayetini bahane yaparak “tam demokrat ve gerçekten bağımsız” nurlu bir önder pozunda, “derin devlet” i yoketmekten dem vurmaktadır. Fakat O’nun tarif ettiği “derin devlet”in gerçek derin devlet ile uzaktan yakından bağı olmadığı hemen anlaşılmaktadır. Tekrarlamak gerekirse bu tarifiyle O, hem gerçek “derin devlet”i gizlemekte ve hem de devlet bürokrasisi içinde birtakım yeni anti-demokratik darbeler gerçekleştirmeyi planladığını açık etmektedir. O’nun yoketmek istediği “derin devlet” değil, devlet içinde varlığını korumaya çalışan göreceli ilerici, halkçı ve laik unsurlardır... Bu satırları yazanın düşündüğüne göre, Tayyip Erdoğan’ın tasviye etmeyi hesapladığı “derin devlet” ile yeni MİT Müsteşarı Emre Taner’in -usul dışına çıkarak- 05 Ocak 2007 günü yapmış olduğu açıklamalar, servisi yeniden örgütleme söylemleri arasında bir bağ vardır. Yani, yanılmıyorsam eğer, Washington uzantılı Tayyip Erdoğan iktidarının bürokrasiye yönelik bu son netice alıcı darbe girişiminin güçlü ortaklarından birisi de MİT müsteşarıdır. Sözkonusu darbe hesabına manivela yapılmaya çalışılan karanlık Hrant Dink cinayeti de, MİT müsteşarının açıklamalarından tam iki hafta sonra, 19 Ocak günü işlenmiştir. Ve cinayetin arkasındaki güçleri açığa çıkartmak için değil, bürokraside yeni tasviyeler yapılabilmesi için düğmeye basılmıştır. İleride, özellikle cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça daha fazla su yüzüne çıkacak olan bir iççatışma şimdiden başlamıştır ve giderek alevlenmektedir. Aslında Tayyip Erdoğan’da, politika arenasının diğer öndegelen “penguenleri”de, kısacası yetkili ve etkili herkes, -sadece zamanlaması ve etkileri açısından diğerlerinden farklı olan- Hrant Dink cinayetinin ve önceki benzer cinayetlerin gerisinde duran asıl gücü buzgibi bilmektedirler. Görsel ve yazılı medya da timsah gözyaşları döken ünlüler de aynı gerçeği herkesten iyi bilmektedirler... Fakat olay üzerine boş gevezelikler yapmak, olayı kendi kişisel veya politik yararları yönünde bir propoganda malzemesi haline getirmek, ve yığınları asıl hedeften uzaklaştıracak biçimde yönlendirmek işlerine gelmektedir... Aslında geçmişte de hep aynı çarpıtmaları yapmışlardır. Çünkü hepsi, sistem yıkıldığı zaman kendilerinin de bunun altında kalabileceğini düşünmektedirler ve şimdiden ağır basacak tarafa atlamanın hesaplarını yapmaktadırlar... Aynı tipler, geçmişte de gösterişli büyük cenaze merasimleri ve timsah gözyaşlarıyla dolu parlak anma törenleri örgütlemişlerdir. Hamasi nutuklar atarak “olayın dibine dek inileceği” konusunda sözler vermişlerdir. Kurbana bağlılık gösterileri yaparak günün kahramanı olmaya çalışmışlardır. Fakat kimse kurbana bağlılığını, veya asıl olarak toplumun gerek duyduğu gerçek güvenliğe bağlılığını kanıtlama yolunda sonuç alıcı bir operasyon başlatmamıştır. Böyle bir işi başlatmak istememişlerdir, veya başlatmaya cesaret edememişlerdir. Sonuçta, işlenen cinayetlerin gerisinde duran karanlık örgütlenmeleri çökertmek amacıyla harekete geçilmemiştir ve halen de geçilememektedir ama, anlaşıldığı kadarıyla bürokrasideki birtakım göreceli ilerici yurtsever ve laik unsurları temizleyebilmek için düğmeye basılmıştır... Gerçekler açığa çıkartılamamaktadır, çünkü, politikanın tüm yıldızları değişik ölçülerde mevcut sistemin ürünüdürler, ve suça ortaktırlar... “Güvenlik örgütü” veya “istihbarat servisi” denen kuruluşların demokratik denetim altına alınıp yeniden yapılandırılmaları, sistemin kökten değişmesi anlamına gelir. Bu durum aynızamanda Hrant Dink cinayeti karşısında timsah gözyaşları dökenlerin yerlerinden olması anlamına da geleceği için, gerçeğin üzerine gidilmemektedir... MİT Müsteşarı Emre Taner’in sözünü ettiği yeniden yapılandırma işi de yine tamamen demokratik denetimin dışında olacaktır, ve böylece şirketin gizli kasalarının anahtarları, örgütlenme kodları eldeğiştirecektir... “Kontragerilla” denen NATO örgütlenmesinin ulusal demokratik bir denetim altına alınarak halkına karşı bir savaş makinesi olmaktan çıkartılması, sistemi yaşatan mevcut yanlışların düzeltilmesi, ve hatta sistemin baştan sona yeniden yapılandırılması anlamına geleceği için, harekete geçilmemiştir, geçilememektedir ve sistem varlığını koruduğu sürece de harekete geçilmeyecektir... CIA beslemesi Hikmetyar’ın dizinin dibinden gelen bir başbakanın bu yöne adımlar atmayacağını daha önce zaten belirttik. “Cumartesi Anaları”ndan bizzat sorumlu bir başka parti önderinin -iktidarda olsa bile- sözkonusu işe hiç soyunmayacağı yine baştan bellidir. “Milliyetçiliği” kimseye bırakmayan diğer ikisi, zaten aynı tezgahlardan geçerek oldukları koltuğa oturmuşlardır, ve birsürü politik cinayetin kurbanları ile birlikte Bahçelievler’de vahşice öldürülen yedi masum TİP üyesi gencin kanları da üzerlerine sıçramıştır... Sık sık parti değiştirerek olduğu koltuğa oturmuş olan daha genç laf ebesi bir dördüncüsü, yine yukarıda anılan kanlı örgütlenmeden gelmektedir. Sözkonusu laf cambazı, “derin devlet”e karşı değil de, her ne ise “sığ devletlet”e karşı “savaş” ilanetmiştir... Bu son anılan kişinin partisinde yeniden eski başkanlık koltuğuna dönmeye çalışan “poker ustası”, MİT hesabına çalıştığı açığa çıkan mafya babalarından Çakıcı ile girdiği karışık ilişkiler nedeniyle “Yüce Divan”da yargılanmıştır... Sonuçta, hangi kapıyı aralarsanız aralayın, karşınıza bir yanlışlık çıkmaktadır; nereyi eşeleseniz eşeleyin, eliniz bir pisliğe bulaşmaktadır. Ve şüphesiz tüm bunlar da “derin devlet”in politika arenasını ve toplumu örümcek ağı gibi sarmış daha derin karışık ilişkileridir. Ve sorumluluğu yayılıp derinleşen toplumsal cinayeti açığa çıkartabilecek bir politik irade henüz ortada gözükmemektedir... “Soğuk Savaş” yıllarında sözde bir dış müdahaleye karşı, işgal koşulları altında kullanılmak hesabıyla kurulmuş olan “Kontragerilla” adlı kuruluşun, ve bağlantılı tüm servislerin kendi halkına yönelik bir savaş makinesi olmaktan çıkartılması demek, sadece ulusal planda bir yeniden dizilimi değil, aynızamanda uluslararası ilişkilerde de sil baştan dizilimleri gerekli kıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle, veya sistemin işleyişini toptan yenileme zorunluluğu nedeniyle, siyasi cinayetlerin üzerine gidilemediği, ve cinayetlerin sorumluluklarını soyut bir “dış kaynağa” yükleyerek olayların örtbas edilmeye çalışıldığı ortadadır... Hrant Dink çinayetinde de işler, en alt ile bağlantıyı sağlayan halkalardan birisi, Erhan Tuncel “muhbir” ilanedilerek, ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Ahmet İlhan Gürler’in ihbarlarla ilgili tüm “sorumluluğu” üzerine alması sağlanarak, ve de olay kitlesel planda “Hepimiz Ermeniyiz” veya “Hepimiz Türküz” çıkmaz sokağına saptırılarak şimdilik kapatılmış gibi gözükmektedir... Fakat yukarılarda kavganın sürdüğü ve alevlenerek süreceği anlaşılmaktadır... DEVAMI VAR Yusuf Küpeli
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
';
document.write( '' );
document.write( addy_text74516 );
document.write( '<\/a>' );
//-->\n Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
6 Şubat 2007 |