Öner Gürcan'ın yazdığı BEN İHTİLALCİYİM -FETHİ GÜRCAN ÖNSÖZ Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimi arkasından yapılan mahkemeler sonucu diğer beş arkadaşlarıyla birlikte idama mahkum edildiler. Üç kişinin idamı Askeri Yargıtay’da bozuldu. İki kişinin ise (Yarbay Osman Deniz ve Üsteğmen Erol Dinçer) idam kararları TBMM tarafından müebbet hapse çevrildi. Fethi Gürcan 27 Haziran 1964 Günü sabaha karşı idam edildi. Talat Aydemir'in idam cezası da 5 Temmuz 1964 tarihinde yine sabaha karşı infaz edildi. 27 Mayıs 1960 İhtilali ile başlayan Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki çalkantılar, ancak, İsmet İnönü'nün "geçiş dönemi" politikalarının son noktası olan Fethi Gürcan ve Talat Aydemir'in idamı ile durultulabildi En rütbelisi Albay olan Üsteğmen'inden Teğmen'ine kadar bir dönemin genç subaylarını 27 Mayıs İhtilali’ne ve arkasından gelen 22 Şubat 1962 direnişine ve 21 Mayıs 1963 İhtilali’ne iten sosyal dürtü ne idi? Genç kuşaklar, hatta 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni yaşamış orta kuşaklar 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni ve Aydemir ile Gürcan'ın idamına kadar süren kargaşalıkları anlamakta oldukça zorluk çekmektedirler. Kimileri 27 Mayıs'la gelen demokratik ortamı hasretle anmakta, kimileri de 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri’ni baz alarak bütün ordu müdahalelerinin demokrasiyi gerilettiği tezlerini öne sürmektedirler. Ama gerçek olan bir şey varsa, o da toplumsal muhalefetin şimdiye kadarki en uç boyutlarının 27 Mayıs 1960 ile 12 Eylül 1980 arasında yaşanmış olduğudur. Bu nedenle 27 Mayıs 1960 ile başlayan süreci tekrar tekrar incelemek zorunluluğu hala sürmektedir. Aslında bu konuda yazılmış oldukça çok sayıda anı, araştırma ve açıklama bulunmaktadır. Olayların neden sonuç ilişkileri açısından ele alındığı en ciddi eser olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın "27 MAYIS VE YÖN HAREKETİNİN SINIFSAL ELEŞTİRİSİ" isimli kitabını söyleyebiliriz. Fakat bu kitap da, bütün derinliğine ve 27 Mayıs İhtilali’nin tarihsel köklerine inen oldukça doğru tespitleri bulundurmasına rağmen, gerek 27 Mayıs İhtilali’ne gelinen süreçteki "yazısız" hareketler olsun, gerekse 22 Şubat 1962 Direnişi’nin ardındaki 21 Mayıs 1963 ihtilal girişimini kapsayan sürecin incelenmesi olsun, eksik kalmıştır. Üstelik Kıvılcımlı’nın bu kitaptaki tezlerine temel olan kaynaklar önemli oranda "ikinci el"dir. Talat AYDEMİR’in anılarını anlatan “TALAT AYDEMİR KONUŞUYOR” ve Osman DENİZ’in anılarını kapsayan “HARBİYELİ ALDANMAZ” adlı kitaplar en temel, birinci ağızdan belgesel anılardır. Nesrin Turhan’ın kaleme aldığı “İHTİLALİN SÜVARİSİ” adlı anı-roman en kaliteli belgesel çalışmadır. Bu kitabın muhakkak okunması gerektiği düşüncesindeyim. Bu kitapta Fethi Gürcan’ın kişiliği tüm yönleriyle verilmiştir. Fethi Gürcan'ın 27 Mayıs İhtilali’ndeki "yazısız" yeri fazla bilinmez. Zaten kendisi de "görevini yapmaktan" başka bir iddia taşımamıştı. Siyasi yazılı tarihe ancak 22 Şubat 1962 Direnişi’nde Çankaya Köşkü’nü korumakla görevli Muhafız Alayı'nın komutasını ele geçirerek girmişti. Çünkü, bu sırada Köşkte Milli Güvenlik Konseyi toplantı halindeydi ve bu toplantıda bulunan Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, üye bakanlar, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarının kaderi Fethi Gürcan'ın inisiyatifinde idi. Olayın seyri eğer ihtilalcilerin istediği yönde gelişseydi belki aynı 27 Mayıs'ta olduğu gibi adı yine yazılı siyasi tarihte yer almayacaktı. Başarısız 21 Mayıs 1963 İhtilal girişimi ile ilgili olarak ise mahkeme tutanakları ve savunması dışında yazılı belge yoktur. Hatıralarını yazamadı. Ama adı bir efsane gibi kulaktan kulağa yayıldı. Talat Aydemir’in “Talat Aydemir Konuşuyor” adlı kitabı; olayları iktidar yanlısı resmi açıklama, araştırma ve gazete dizilerinin karşısında ‘birinci el’den ilk anlatımıdır. Ancak ilk ihtilal komitesini kurmasına rağmen Aydemir 27 Mayıs İhtilali sırasında Kore'de görevli bulunuyordu. Dolayısıyla, hatıraları 27 Mayıs konusunda bir boşluğu da taşımaktadır. 27 Mayıs'ın ardından gelen süreçlerde ise, hatıra olmasından kaynaklanan duygusal öğeler taşımasına rağmen, bu hatıralar, Türkiye'nin sorunlarıyla yüz yüze gelen Silahlı Kuvvetler’deki arayış ve ayrılışları, sadakat ve ihaneti, vefa ve riyayı ve de siyasi oyunlar karşısında uyanıklık ve körlükleri kendi doğallıklarıyla gözler önüne sermektedir. Bu hareketlere şu veya bu şekilde katılmış, ucundan kenarından değmiş bazı "kurmay" subayların anıları da, dönemin anlaşılmasında bazı ipuçları vermekle birlikte, yazarlarının benzer duygusal yaklaşımları ve sürecin tamamında bulunmayışları nedeniyle dönemin olaylarının anlatımı dinamiklerinin netleştirilmesini değil de, aynı karışık haliyle sunulması, hatta daha da karmaşık hale getirilmesi sonucunu vermektedir. Dolayısıyla, hala sıkıntılar içinde kıvranan ülkemizin problemlerine ışık tutması açısından, Türkiye'nin bütün sınıfsal, zümresel, tarihsel dinamiklerinin Türk Silahlı Kuvvetler’in bünyesinde ve çevresinde çatıştığı veya çatıştırıldığı ve de "Derin Devlet"in gözler önüne serildiği 27 Mayıs 1960 - 21 Mayıs 1963 sürecini mercek altına yatırabilmek amacıyla "yazısız" süreçlerde yaşayanların da bildiklerini ortaya koyması gerekiyordu. Ve bu amaçla, başından sonuna bütün aktif süreçlerde bulunmuş "Eylem" lideri Fethi Gürcan'ı anlatmak, kaçınılmazdı. "Türkler iki defa Viyana'yı kuşattılar, ama alamadılar. Ancak 1954 Konkurhipikleri’nde atlarıyla gönüllerimizi fethettiler.” Bir Viyanalı, orada turist olarak bulunan Türk Edebiyat öğretmenine, böyle söylüyordu. Viyana Konkurhipikleri’nin en başarılı binicisi, müsabakaya girdiği her iki atla engelli ve at terbiyesinde birinci olarak Türk Bayrağı'nı iki defa şeref direğine çektiren Fethi Gürcan'dı. Bir başka olay efsaneleşerek Türk Subayları içinde kulaktan kulağa yayılacaktı. Fethi Gürcan 1956 İsveç Stockholm Olimpiyatlarında, müsabaka esnasında bir engeli geçerken atıyla birlikte devrilince kolu kırılır. Kırık koluna aldırmadan, yurtdışında Türk Subayını temsil ettiğinin bilinciyle, atına tekrar biner. Olimpiyat Oyunları’nı seyretmeye gelen İngiltere Kraliçesi Elizabeth'i selamladıktan sonra bayılır. Ancak bu selamlamadan sonra hastaneye kaldırılır. Müsabaka alanlarından ihtilal meydanlarına ve idamla noktalanan bir son. Bir genç subayı böylesine şöhret basamaklarından idam sehpasına götüren ne olabilirdi? Şair'in dediği gibi: “asılmak sorun değil asılmamak da değil kimin kimi astığı kimin kimi neden niçin astığı budur işte asıl sorun! “ ÖNER GÜRCAN 10 AĞUSTOS 2004/İSTANBUL I. BÖLÜM ANKARA – KAYNAYAN KAZAN SÜVARİ YÜZBAŞI FETHİ GÜRCAN ANKARA’DA 1959 yılının sonbaharında Ankara’ya tayin olan Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan, Eskişehir yolu üzerindeki Bahçelievler semtinin son durak karşı köşesinde bulunan 43. Süvari Alayı'nda göreve başlamıştı. 10 seneyi aşkın bir süredir Anadolu’yu dolaşmış, Karaman - Gaziantep - Kağızman - İstanbul - Adapazarı’nın ardından mezun olduğu Harp Okulu’nun şehri Ankara’ya gelmişti. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde at koşturmuş, sayısız yarışmaya katılıp önemli başarılar kazanmış bir Süvari idi. Kimi zaman sakatlanmış ama vazgeçilmez at sevgisi ve dayanılmaz binicilik sevdası onu mesleğinden koparamamıştı. Kurtuluş Savaşı kahramanı alaylı bir Yüzbaşı’nın oğluydu. Babası, Türkiye’nin yokluk, yoksulluk içinde savaştan savaşa koşan nice adsız kahramanlarından biriydi. Tek onuru madalyası, bütün kazancı ülkesinin bağımsızlığıydı. Fethi Gürcan da, bir çok subay arkadaşı gibi, yoksul halk çocuğu idi. Başarılarının hepsini, örnek aldığı babasının yolundan giderek, büyük bir azimle söke söke almıştı. DP - CHP ÇATIŞMASI 1959-60 yıllarında Ankara’da politik hava gergindir. Deyim yerindeyse iktidar ile muhalefet, yani Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi kanlı bıçaklıdır. İsmet İnönü ve CHP’nin sert muhalefetine karşı, DP’nin umursamaz cevaplar vermesi, aksine yangına körükle gitmesi bazı subayları gittikçe daha da öfkelendirmektedir. “Yeter! Söz milletin” sloganıyla, çoğu aydının ve subayın da desteklediği, büyük bir çoğunlukla iktidara gelen DP, vaat ettiği “demokrasi”yi kısa zamanda unutmuş ve iktidarına karşı yapılan eleştirileri baskı metotlarına baş vurarak susturmaya çalışmaktadır. Basın, aydınlar, üniversite baskı altındadır. Hapishaneler, gazeteciler ve üniversite öğrencileriyle dolmaya başlamıştır. Aydınların ve üniversite öğrencilerinin diklenişlerinin CHP’nin muhalefetinden kaynaklandığını bilen DP iktidarı, İnönü ve CHP mitinglerinin üzerine taşlı sopalı gerici kalabalıkları saldırtmaktadır. İşte Türkiye’de “Demokrasi” böyle tecelli ediyordu. Kendi örgütlerini kuramayan üretici yoksul halk yığınları, ağaların, tefecilerin, tarikat şeyhlerinin ardında hizaya giriyorlar ve onların istekleri doğrultusunda irticacı kalabalıklar oluşturuyorlardı. Batılılaşma umuduyla, dünyanın hiç bir yerinde görülmedik imkanlarla önü açılan Türkiye’nin burjuva sınıfı, daha baştan tekelleşerek uluslararası sermayenin ülkedeki kolu haline gelmesi yetmiyormuş gibi, kendisini yoktan var eden devletçilik kabuğunu üzerinden atmak için, batı burjuvazisinin gelişebilmek için kökünü kuruttuğu, eşraf, ayan, tarikat şeyhleriyle de ittifak kuruyordu. Bu, üstü tekelci burjuvazi, altı eşraf - ayan - tarikat yapılarıyla kurulan DP’nin “Demokrasi”si başka türlü olamazdı. Başka türlüsü, ünlü deyimle, “eşyanın tabiatına aykırı” idi. İsmet İnönü’nün CHP’si ise, kendi elleriyle yarattıkları tekelci burjuvaziye, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Truman Doktrini ve Marshall Planı doğrultusunda, ayrı örgütlenme hakkı vermişti. İnönü ve çevresinin başlarına gelecekleri bilmemesi imkansızdı. Atatürk zamanı bir kaç kez iki parti denemesine gidilmiş, gerici ayaklanmaların ardından vazgeçilmişti. Ancak, İnönü ve kurmayları ne düşünürse düşünsün, CHP tabanı ve sempatizanları henüz Milli Kurtuluş geleneğini ve heyecanını kaybetmemişti. Aydınların, Subayların, Üniversitelilerin, Bürokratların çoğu doğal olarak CHP’liydi. Diğer bir deyişle, DP’nin tabanı din gelenekli yoksul halk yığınları, CHP’nin tabanı ise bu yoksul halkın içinden çıkmış Milli Kurtuluş gelenekli ordu ve üniversite gençliği idi. FETHİ GÜRCAN İSMET İNÖNÜ’YÜ KORUYOR Kurtuluş Savaşı kahramanı İsmet İnönü’nün bazı mitinglerde taşlanması ve saldırılara uğraması, kaçınılmaz olarak, ordu ve üniversite çevrelerinde büyük tepkiler oluşturuyordu. Basına uygulanan yasaklar, fısıltı gazetelerini gündeme getirmişti. Yayılan fısıltıların belki de en önemlisi, İsmet İnönü’nün DP’liler tarafından öldürüleceği yolunda çıkanıydı. Taşlatmaktan çekinmemişlerdi; öldürmekten niye çekineceklerdi. Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan, çok sevdiği İnönü’yü herhangi bir saldırıdan korumak için, kendi inisiyatifi ile, günde birkaç kez İnönü'nün evinin etrafında ciple turlamaya başlamıştı bile… “Fethi Gürcan, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni yapanların başında geliyor; o zaman yüzbaşı; bir İnönü tutkunu, 27 Mayıs öncesinde İsmet Paşa'yı, Demokratların öldürtecekleri kuşkusu vardı; Fethi Gürcan, genç subaylarıyla cipine biner, İsmet Paşa'nın evinin önünde turlar atarmış” DAVRANIŞ – DÜŞÜNCE PARALELLİĞİ DAVRANIŞ’TAN gelen “alt rütbeli subayların” benzer toparlanmaları, DÜŞÜNCE’DEN gelen “üst rütbeli kurmay subayların” toplantılarıyla paralellikler oluşturacaktı. Süvari Yüzbaşı Nusret Kocabey: Fethi Gürcan’la birlikte Vehbi Ersü’ye, huzursuzluktan kaynaklanan biçimde o günün koşulları içerisinde, bir müdahalenin yapılmasında görev alabileceğimizi belirttik. Subaya takınılan tavır, ordunun aşağılanması, sosyal imkanların çok düşük olması, subayın, muvazzaf subayın böyle ikinci sınıf vatandaş gibi nerdeyse ele alınıyor olması, gençliğin bir tahakküm içerisinde belli bir istikamete istekleri dışında kanalize edilmesi, istekleri dışında bir yere zorlanması, genel bir huzursuzluk yaratmıştı bizde. Bu paramızın azlığından kaynaklanan olay değil, para şikayetimiz değildi. Biz öyle bir şekilde eğitilmiştik ki, para bizim için önemli değildi. Vatan, millet, bayrak, sancak, hizmet... Bunlar önemliydi bizim için. Parasızlıktan veya maddi imkansızlıklardan kaynaklı değil de onur ve tavır olarak yani subayın değersiz gibi görülmesi… Sonra bunu arkadaşlar arasında da yaymak istediğimizde pek fazla taraftar bulduğumuzu sanmıyorum. Giderek bu tür atılıma katılmak isteyenlerin sayıca az olduğunu gördük. Fethi Gürcan, ben (Nusret Kocabey), Vehbi Ersü, Mehmet Ali (Hedili), Yılmaz Akkılıç. Birkaç arkadaşla, bu konu üzerinde fikren ve manen hazırlığa giriştik. Hazırlığın başında Fethi Gürcan’la ben bulunuyordum. Gün konusunda beklentilerimiz vardı. Biz Fethi’yle çok yakın arkadaşdık. Bu iş başlarken, bütün varlığımızla sonucu ne olursa olsun bu müdahalede dayanışma içerisinde olmayı ve birbirimizden ayrılmamayı kararlaştırmıştık. Belli yerlere cephanemizi gömmüştük. Hayatta kalırsak, ikimizden biri, kalan diğerinin aile bireylerine sahip çıkması için yemin etmiştik. Ve teslim olmamaya azmetmiştik. Mücadele edeceğimiz kişi kim olursa olsun, ne olursa olsun Askeri müdahalede bizim grup hakim oluncaya kadar adını siz ne koyarsanız koyun ölesiye bir mücadelenin içinde olmaya karar vermiştik. Herkes mırıldanıyordu ama kurulu düzenini bozup kelleyi koltuğa alacak adam da bulmak kolay değildi. Sv. Binbaşı Vehbi Ersü, “Kurmay subayların yaptığı çoğu ihtilal toplantılarına” katılmış bir subaydı. Dolayısıyla İhtilalin DÜŞÜNCE kanadı da bu gözü kara toparlanmadan haberdar olacak, mesafeli de olsa temaslarını sürdürecekti. Zaten Sv. Yzb.Fethi Gürcan tanınan, sözüne güvenilir, kararlı bir subaydı. 43. Süvari alayı ile temasa geçen bir başka Kurmay ise Albay Ekrem Acuner idi. Bu arada, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayına karşı güçlü hale getirmek için, 43. Süvari Alayı’nın bir birliği motorize hale getiriliyordu. DÜŞÜNCE TEMELİNDE KOMİTELEŞME Davranış ile düşüncenin birbirini bulduğu hareketli ama karmaşık sürece kısa bir ara vererek, Kurmay subayların “DÜŞÜNCE” temelindeki komiteleşme sürecine kısa bir göz atalım. DP iktidarına karşı ihtilal yapmak için kurulan komitelerden bilinen en önemlisi, kuruluşunu Talat Aydemir’in yaptığı komitedir. Bu komite 1956 yılından itibaren bazı subayların evlerinde toplanarak çalışmalarına başlamıştı. Kısa bir süre sonra da benzer şekilde kurulan bir başka komite ile birleşmişti. Bu komitelerin toplantıları, birleşmeleri ve tartışmaları konusunda yazılı bir çok hatıra var. O nedenle detaylara fazla girmeye gerek yok. Ancak 27 Mayıs ve sonrası çalkantılar açısından yol gösterici bir kılavuz olarak bir noktanın vurgulanmasında yarar var. Bu nokta da, iki komitenin birleşmesi sırasında, hep anlatılan fakat üzerinde pek durulmayan: Aydemir’in açık sözlülüğü'dür. Orhan Kabibay ve Dündar Seyhan grubu kendi ilişkilerini saklamış, Aydemir ise hiç lafı uzatmadan doğrudan konuya girerek, güvendiği bu subaylara niyetini açıkça anlatmıştı. Kurmay Albay Dündar Seyhan: Aydemir, gizli kapaklı ve örtülü konuşmaya tenezzül etmeden, bana karşı tam bir güven içerisinde açıkça konuşmuştur. Ankara ve İstanbul'da bazı arkadaşlarla mutabakata vardığını, bir teşkilatın kurulması lazım geldiğini, teşkilatın gayesinin ihtilal yapmak olduğunu ve bu lüzumu memleketin mevcut şartlarının empoze ettiğini anlattı. Talat Aydemir bu dürüst yanını öldürülünceye dek korumuş, fakat Dündar Seyhan ve Orhan Kabibay'ın daha baştan ahbap çavuş - hizip ilişkisi tüm ihtilal süreçlerinde kendini göstermiştir. Gelelim bu ilk komiteye. Kurmay Okulu’ndaki arkadaş gruplarından oluşan bu birleşik komite Aydemir’in açık sözlü, ağır başlı ve toparlayıcı niteliklerine rağmen tepedeki DP iktidarını devirmek ve herkesin kafasında başka başka anlamlar ifade eden Atatürk ilkelerini hayata geçirmek ana prensiplerinden başka fikir beraberlikleri taşımaktan uzaktı. Arkadaş gruplarının ahbap çavuşluğu içinden çıkılamadığı için, komite başkanlığı seçimleri ve kimlere fikirlerini açabilecekleri tartışmalarından öteye geçemeyen toplantılarda, farkında olmadan kafalarında birbirleri hakkındaki soru işaretlerini de geliştiriyorlardı. KOMİTE – İNÖNÜ - CHP İhtilal teklifleri İnönü’ye kadar gitti. Ancak İnönü bu teklifleri reddetti ama ihbar da etmedi. Ordu ihtilal yapsa, aşağı yukarı hepsi CHP sempatizanı olan bu genç subaylar iktidarı ondan başkasına mı vereceklerdi? Böylece hem riske girmekten, hem de "demokrat"lığına gölge düşürmekten kurtulacaktı. Seçim gezilerinde DP’nin kışkırttığı gerici kalabalıklar tarafından taşlanmasına rağmen "büyük" (ikili) oynamaya devam etti. Bu karakter her olayda kendini gösterecektir. Hem vardır hem yoktur. Hem evetçidir hem hayırcıdır. Bu karakterini etkilediği tüm siyasetçi ve subaylara bulaştırmıştır. Bunları ilerde yaşanan tüm olaylarda göreceğiz. Genç kurmayların, tanıdıkları bir kaç kişiye temkinli olarak açılmaktan ileri gidemeyen bu iyi niyetli ve saf çalışmaları “9 subay olayı “ diye adlandırılan ihbar patlak verince dağılıp gitti. 9 Subay Olayı’nda ilginçtir ki, ihtilal çalışmalarını ihbar eden Samet Kuşçu adındaki subaydan başka kimse ceza almamıştı. Aydemir ve diğer çekirdek kadro ise kıl payı yargılanmaktan kurtulmuştu. Aydemir, kurtuluşlarını Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun etkileyici rolüne bağlar. Talat Aydemir: "İstanbul’dan ve Ankara’dan ferahlatıcı haberler geliyordu artık bizim komite için tehlike yavaş yavaş yok oluyordu. Çünkü tahkikatın seyri, tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Yalnız bu durumda kurtuluşumuzun başında Millî Savunma Bakanı Şemi Bey'in Emir Subayı Adnan Çelikoğlu'nun büyük rolü vardı. Adnan, Şemi Beye iyi tesir etmesini bilmişti. Görevini tam hakkıyla yapmış Şemi Bey de bu uğurda kendisini feda etmişti. Yoksa tahkikat başka safhaya intikal etmiş olsaydı şimdi bizlerin hiç biri hayatta yoktu. Hepimiz kurşuna dizilmiştik. Çünkü hemen dokuz subayın tevkifinin akabinde ordudan birisi “meçhul”, Millî Savunma Bakanı Şemi Ergin Beye bir ihbar mektubu yazıyordu. Mektup eski Türkçe sol elle yazılmış olduğundan iyice okunmuyor yalnız üç kişi arasında neler yazılı olduğunun çözümlenmesine çalışılıyordu. Millî Savunma Bakanı Şemi Bey, Özel Kalem Müdürü Selami Bey, Emir Subayı Adnan Çelikoğlu. Bu mektupta hedef olan yarbay Faruk Güventürk için şöyle deniliyordu: "O yalnız olamaz. Onun arkadaşları da şunlardır..." Aşağı yukarı bizim komiteden sekiz on kişinin isimleri yazılıymış, fakat isimler çok güç okunuyor hatta bazıları hiç okunmuyormuş. En belli başlı olanı Suphi Gürsoytırak, Orhan Erkanlı isimleriymiş. Fakat Adnan sayesinde Şemi Bey ikna edilerek mektup dosyada kalıyordu. Mektup ehemmiyetsiz bir muameleye tabi tutulmuştu. Zannedersem, tahkikat dosyasına da konulmak üzere verilmemişti. Adnan bizleri en büyük badireden kurtarmış oluyordu. Ben şahsen onun hakkını hiç bir zaman ödeyemem. Şüphesiz Adnan Çelikoğlu’nun önemli payı olmuştur Aydemir ve diğer kurmayların tutuklanmaktan kurtulmalarında. Ancak, 9 subayı mahkemede kimlerin savunduğuna baktığımızda gerçeğin bir başka, fakat en kayda değer yüzü ile karşılaşırız. Sanık subaylardan biri CHP İstanbul adayı ve İl İdare Kurulu azası emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım idi ve 9 subayı CHP’nin yolladığı 25 avukat savunuyordu. “O gün, ... CHP’nin temin etmiş olduğu 25 avukattan yedisi mahkemede hazır bulundular. Bunlardan en fazla çalışanı ve devamlısı da tabii cefakar, vefakar İlhami Sancar’dı” İnönü, ihtilal tekliflerini sözde kabul etmemişti ama, ihbar etmek ne kelime, tepkili genç subayların kendisine karşı duydukları sempatiyi daha da arttırmaya çalışmıştı. İnönü için “Demokrasi” maskeli politika oyunuydu. 9 Subay olayının verdiği panikle ihtilal komitesindeki subaylar uzun bir süre birbirlerini arayamaz hale geldiler. O sıralarda Siirt’te görevli bulunan Talat Aydemir Kore’ye tayinini istedi. Bir süre sonra, Kurmay okulunda yetişmiş ilk komitecilerden bazıları Genelkurmay'a tayin oldular. Ve eski arkadaşlarını uygun gördükleri birliklere tayin ettiler. Bunların bir kısmı dağılan komitedeki arkadaşlarıydı. Gittikçe gerginleşen siyasi ortam onları tekrar ihtilal konuşmalarına, eski ve yeni arkadaşlarıyla toplantılara yöneltecekti. DAVRANIŞ TEMELİNDE ÖRGÜTLENME Ankara'da politik hava gittikçe daha da gerginleşiyordu. Subayların yaptığı bütün sohbetler dönüp dolaşıp siyasi ortama geliyordu. Zaten 9 Subay Olayı’ndan da anlaşıldığı gibi ordu içinde DP iktidarına karşı kıpırtılar başlamıştı, Albay'ından Teğmen'ine kadar kimi arkadaş grupları yapılacak bir ihtilal için birbirleriyle haberleşiyorlardı. Fethi Gürcan'ın da, hem binicilikte yarattığı şöhret hem de “mert, yiğit ve arkadaş canlısı” yapısının yarattığı karizmatik kişiliği kısa zamanda kendisini örnek subay olarak gören genç subayların etrafında toplanmasını sağlamıştı. Bu genç subaylardan biri de ilerdeki yıllarda Fethi Gürcan’ın sağ kolu olacak ve ortak davalarına son güne kadar sahip çıkacak olan Teğmen Erol Dinçer'di. 1956 yılında genç, dinamik, idealist altı süvari asteğmenle birlikte binicilik temel kursu almak üzere İstanbul’a gelmişlerdi. Genç subaylar, Süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan ile ilk kez orada karşılaştılar. Onun binicilik konusundaki ustalığını, yurt dışı yarışmalarda elde ettiği başarıları öğrenmeleri uzun sürmedi. Gazinoda karşılaştıkları Gürcan ile tanışmak ve konuşmak için can atıyorlardı. Süvari Üsteğmeni Erol Dinçer: “Biz genç subaylar, ekipteki subayları uzaktan izler kritiklerini yapardık. Fethi Gürcan, idealize ettiğimiz bir insandı. Fazla konuşmaz, işine bakardı. Tipini de beğenirdik. Hatta arkadaşlar beni ona benzetirlerdi. Öteki bazı subaylar bize hava atmaya kalkarlardı. Biz ekipte en çok Fethi Binbaşı’yı sevdik. Anladık ki, ciddi biniciyle, diğerleri arasında bir fark var. Birkaç kez Fethi Gürcan ile konuştuğumuzu hatırlıyorum.” 1958 yılında Erol Dinçer, Kars’ta görevliydi ve bu sırada, Başbakan Adnan Menderes’i çok sarsan bir olay yaşandı Menderes’in Bağdat Paktı toplantısı için karşılamaya hazırlandığı Irak Kralı Faysal, ihtilalci subaylar ve halkın işbirliğiyle öldürülmüştü. Menderes, doğudaki birlikleri güneye intikal ettirdi, gerektiğinde Irak’a müdahale yapılacak şekilde yığınak yaptırıldı. Kağızman’daki alay da bu çerçevede güneye intikal ettirilmişti. Kars’taki 5. Süvari Birliği’ne bağlı Bölük Komutanı Teğmen Erol Dinçer’e ise Kağızman’a gitmesi talimatı verildi. Erol Dinçer, Kağızman’da Fethi Gürcan’ın kendisini görmese de geride bıraktığı etkiyi gördü. Fethi Gürcan, 1952 yılında Kağızman'dan İstanbul'a tayin edilmişti, yani aradan 6-7 sene geçmişti. Erol Dinçer: “Kağızman kan ağlıyor. Alay gitmiş. Alay.. Öyle bir kasabanın bütün yaşamı... Oraya yerleşince, gördüm ki, halk en çok Fethi Gürcan’ı konuşuyor. Çok seviliyor. Kesinlikle O her yerde ortaya çıkıyordu. Halka çok yakın olduğu belliydi. Kısacası, tam bir halk adamıydı.” 1959 yılında; Teğmen Erol Dinçer, yeniden Kars’ta idi. Orduda motorize birlikler önem kazanınca, süvarilere aynı zamanda tank eğitimi de verilmesi kararlaştırılmıştı. Dinçer, bu çerçevede, Ankara Tank Okulu’na kursa gitti. Tğm. Erol Dinçer ve kursa katılan diğer teğmenler de siyasi atmosferin içine boylu boyunca katılmakta gecikmediler. Zaten, en kötülerinden seçilmiş Amerikan teçhizatıyla donatılmış olan birliklere yapılan denetimler, genç subayları çileden çıkarıyor; komutanlarının, Amerikalı düşük rütbeli subaylara hesap vermesini onurlarına yediremiyorlardı. Tankçı ve süvari teğmenlerin bazıları, Ankara’daki kurs süresince yapılacak bir ihtilal doğrultusunda örgütlenmeye karar verdiler “Orada bazı tankçı ve süvari arkadaşlarımızla 12 kişilik bir teğmenler cuntası kurduk. Resmen bir ihtilal yapılması gerektiği konusunda mutabık olduk.” Ancak, üsteğmenler, bir ihtilal için rütbelerinin yeterli olmadığını, üst düzeyle bağlantı kurmak gerektiğini biliyorlardı. Kurs bittiğinde, Ankara’da kalacak olan Teğmen Yılmaz Akkılıç, üst rütbelilerle irtibat kurmakla görevlendirildi. Diğerleri de, görevli oldukları bölgelerde kendilerine bağlı halkalar oluşturma planını devreye sokacaklardı. Haberleşmeler şifreli mektuplar yoluyla yapılıyordu. Artık, takvimler 1960’a dönmüş, nisan ayının ortalarına gelinmişti. Sonunda, Yılmaz Akkılıç’tan beklenen mektubu aldı Erol Dinçer. Mektupta Cemal Gürsel’in kendileriyle birlikte olduğu belirtiliyor ve “Derhal iznini al ve Ankara’ya gel” deniyordu. Tğm. Yılmaz Akkılıç ve diğer bazı teğmenler Bnb. Vehbi Ersü tarafından Yzb. Fethi Gürcan’la irtibata geçirilmişti. Fethi Gürcan, herhangi bir sohbet sırasında aleni olarak tabancasını çıkartıp masanın üzerine koyuyordu. Amacı, genç subayları cesaretlendirmek, Alay Komutanı ve yandaşlarına gözdağı vermekti O yıllara kadar silahla oynadığı görülmemişti, onun işi atlarlaydı. Silahın gerektiği yerde ve zamanda kullanılacağını bilirdi ve silahın kullanılabileceği günler yaklaşıyordu. Kars’ta üç yıl boyunca izinsiz çalışan Erol Dinçer için izin almak zor olmadı. Bir solukta Ankara’ya, Yılmaz Akkılıç’ın bulunduğu 43. Süvari Alayı’na ulaştı. Aynı alayda bulunan Yüzbaşı Fethi Gürcan’la ikinci kez karşılaştı ama bu ilkinden çok farklıydı. Artık iki ihtilalci olarak alaydaki gece toplantılarına katılıyor, bire bir değerlendirmeler yapıyor, düğmeye basılacak gün için hazırlıklarını sürdürüyorlardı. 43. Süvari Alayı'nda yapılan toplantılarda aşağı yukarı bütün detaylar tartışılıyordu. Alay komutanı hükümetin emirlerini uygulayan bir subaydı. “ Ne yapacağız? filan diye konuşuluyordu. Ben, onu marangozhaneye kilitleyelim, dedim. Harekat başladığında onu bir odada tutmamız gerekecekti. Biri ‘ayıp olur’ diyor. Ne ayıbı? Adam, eyyamcı. Hücreye atacak değiliz. Bir gece marangozhaneye kilitleyip sonra bırakacağız. Yoksa başımıza bela olabilir.” TANSİYON YÜKSELİYOR İşte tam bu sıralarda, DP hükümeti Meclis Tahkikat Encümeni adıyla bir komisyon kurmuş ve yasama yetkisini de eline almıştı Artık DP'nin kendi sonunu da getirecek, yasaklar, baskılar ve tutuklamalar dönemi başlıyordu. Bu yasaklardan biri de 27 Nisan 1960'da çıkan, Millet Meclisi’ndeki konuşmaların yayınlanması yasağıydı. Fakat bu yasak CHP gençlik kolları tarafından delinerek ve İnönü'nün Meclisteki konuşmalarının altı çizilerek bildiri haline getirilmiş ve üniversite gençliğine ulaştırılmıştı. İsmet İnönü bir yandan, Kore'deki gençlik olaylarına atıfta bulunup: "Türk gençliği, Kore gençliğinden aşağı değildir." diyerek CHP Gençlik Kolları yönetici ve üyelerini üniversitelerde yönlendirici olarak kullanıp 28-29 Nisan 1960 gençlik olaylarına yeşil ışık yakmanın ötesinde ilk ivmeyi veriyor, bir yandan da sokağa dökülen sivil ve asker gençliği koz olarak kullanıp "Sizi ben bile kurtaramam" diye Bayar-Menderes ikilisine aba altından sopa göstererek tehditler savuruyordu. Şu Menderes bir istifa etse ne güzel olurdu! Devlet tecrübesiyle biliyordu ki, ne kadar kendi kontrolünde olursa olsun, bir kere ayaklanan "İlmiye (Üniversite)" ve "Seyfiye (Ordu)"yi tekrar hizaya sokup maaşa talimli kapıkulları haline döndürmek oldukça zor ve zaman alıcı olacaktı. Ancak zıtlaşma artmış, DP hükümeti gemi azıya almıştı. Toprak ağası Menderes'in temsil ettiği DP hükümeti, Vatan Cephesi altında toparladığı taraftarlarının adlarını her akşam radyoda inadına yayınlıyordu. DP, bir yandan da Meclis içinde kurduğu Tahkikat Komisyonu aracılığıyla, kendi iktidarlarını eleştiren gazetecileri tevkif ettirecek, uygulanan sansürler yüzünden gazete başlıkları boş çıkacaktı. 28 – 29 Nisan Olayları Üniversite profesörleri DP iktidarı'na ateş püskürmeye, üniversite gençliği de sokağa dökülmeye başladı. Hükümet, 28 ve 29 Nisan günleri İstanbul ve Ankara'da miting düzenleyen üniversite gençliğinin üzerine önce polisi sürdü. Polis olayları bastırmada etkili olamayınca, Askeri Birlikler öğrencilerin üzerine gönderildi. 28 Nisan 1960 günü sabahı İstanbul Üniversitesi’nde başlayacağını öğrendikleri protesto gösterisini engellemek için Vali ve Emniyet Müdürü erken saatlerde polisi üniversite bahçesine tedbir almak için gönderdiler. Öğrenciler protesto gösterisini başlatır başlatmaz polis saldırıya geçti. Birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü bu olaylarda bir öğrenci de öldürüldü. Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. Asker ilk olarak, öğrencilerle polis arasına girdi, sonradan da gösteri yapanları gözaltına aldı. Öğrencilerin bir kısmı yolda, bir kısmı da Davut Paşa Kışla’sında subaylar tarafından salıverildi. FETHİ GÜRCAN ÖĞRENCİLERE ATEŞ AÇILMASINI ENGELLİYOR Ankara’da ise, Genelkurmay Başkanı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı’nın emri netti: “Ateş açın!”. Bu emri yerine getirmekle görevli Bnb.Vehbi Ersü’nün ise buna hiç niyeti yoktu. Ancak, talimata karşı geldiği için hakkında tahkikat açılabilirdi. Ersü, emri vermemek için baygınlık geçiriyor numarası yaptı ve hastalanmış gibi Gülhane Hastahanesi’ne kaldırıldı. Bnb. Vehbi Ersü'nün yerine süvari birliğinde yine inisiyatifi Yüzbaşı Fethi Gürcan ele aldı. Sıkıyönetim Komutanı’yla şiddetli bir şekilde tartışarak ateş emrini durdurttu. Yassıada Mahkemeleri İddianamesi: “İstanbul’daki üniversite olaylarını haber alan Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri, Hükümet’in davranışlarını protesto etmek için 29 Nisan 1960 günü bir toplantı düzenlemişlerdi. Bu toplantıyı bir gün önce haber alan Sıkıyönetim Kumandanı General Namık Arguç toplantıya mani olmak için, toplantı ve yürüyüşe müsaade edilmemesi için, Ankara Garnizon ve Merkez Kumandanlıkları’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne yazılı emir vermiştir. 28 Nisan 1960 günü saat 21:00’de 43’ncü Süvari Alay Kumandanı ve diğer subaylarını Merkez Kumandanlığı’nda toplayarak ‘topluluklara, önce üç defa dağılmalarının ihtar edilmesini ve dağılmazlarsa, atlarla üzerlerine yürünmesini, bu da etkili olmazsa havaya, sonra üzerlerine ateş açılmasını’ emretmiş ve ‘Eğer vazifemizi yapmazsak başımızda Meclis Tahkikat Komisyonu vardır, bunun icra salahiyeti, sıkıyönetim kumandanı olmama rağmen, benim salahiyetlerimden fazladır. İcabında bu komisyon beni bile tevkif eder’ diyerek, subaylara da gözdağı vermek istemiştir. 29 Nisan 1960 sabahı, saat 6:00 sıralarında Süvari Alayı’na giderek, kumandanlarla bir konuşma yapmış; 6-7 Eylül olaylarında görev aldığını söyledikten sonra ‘yılanın başı küçükken ezilmeli ve bunun için de şiddetli hareket edilmelidir. Aksi takdirde Meclis Tahkikat Komisyonu kararları çok ağırdır ve temyiz kabiliyeti de yoktur. Şiddet ve gerekirse ateş her şeyi hal edecektir’ diyerek, sürekli temas halinde bulunduğu iktidar elebaşlarının amaçlarına uygun hareket planını açıklamıştır. HUKUK VE SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ’NDEKİ PİÇLER Namık Arguç, 3 Bölüğün Hukuk Fakültesi bahçesine girmesine emir vermiştir. O sırada bahçede bulunan öğrenciler Namık Arguç’un Fakülteye geldiğini görünce ordu ve general lehine tezahürata başlamışlar ve askerin bahçeden geri çekilmesi halinde dağılacaklarını söylemişlerdir. Öğrencilerin bu istekleri olumlu karşılanmış ve asker bahçeden çıkarak fidanlıklara doğru giderken, Ankara Valisi ile Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan ve birkaç sivil şahıs olay yerine gelmişler ‘Hukuk Fakültesi’nden 20 ve Siyasal Bilgiler’den 100 kadar piç’in alınması lazım geldiğini ve o zaman bunların bellerinin kırılacağı’ şeklindeki konuşmaları üzerine, Sıkıyönetim Kumandanının verdiği bir emirle 3. ve 4. Bölükler tekrar fakülte bahçesine girmişler ve öğrencileri cop kullanarak binaya sokmaya çalışan emniyet mensuplarına yardıma başlamışlardır. (Bu konuşmalar tanıklarca duyulmuştur) Öğrencilerin İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamaları üzerine subaylar selam durmuşlar, bunu gören Ankara Valisi, müdahale ederek aralarında tartışmalar başlamış, o zaman Sıkıyönetim Kumandanı, Hukuk Fakültesi’nin Siyasal Bilgiler tarafındaki kapısı önüne bir manga askeri saf halinde dizdirerek silahlarını doldurmalarını emretmiştir. Bunu görerek müdahale etmek isteyen Grup Kumandanı’na: ‘Benim yaptığım işlere burnunu sokma, bu manganın kumandasını eline al ve ateş ettir’ emrini vermiş. Grup Kumandanı ateş ettirecek bir durum olmadığını ve bu tasarrufun yasalara aykırı olduğunu bildirmiş olmasına rağmen Arguç, bu isabetli uyarmayı yapan Birlik Kumandanı’nı: ‘Şimdi seni tutuklatırım’ diye tehdit ederek oradan uzaklaşmıştır. Durumdan yararlanan Grup Kumandanı, birliğin tüfeklerini boşalttırmış ve Teğmen Tanju’ya kim emir verirse versin katiyen ateş ettirmemesini tembih etmiştir. Böylece Hukuk Fakültesi olaylarında ateş açılmamıştır. Öğrencilerin serbest bırakılmaları için Hukuk Fakültesi Dekanı tarafından yapılan müracaatları, Sıkıyönetim Kumandanı: “Ben Meclis Soruşturma Komisyonu’na bunları tutuklattığımı bildirdim, oradan haber almadan öğrencileri serbest bırakmam’ diyerek reddetmiştir. Binaya giren polislerin tecavüzü sonunda yaralanan bazı öğrencilerin dışarıya çıkmaya başladığı anda fakülte içinden:‘Polisler bizi öldürüyorlar’ diye feryat ve yardım sesleri geldiği halde, Vali, Arguç ve Emniyet Genel Müdürü bu seslere kulak vermemişlerdir. Polis ve polis görevlilerinin yaratılan faciadaki rollerini tamamladıkları ve ortalığı kırıp geçirdikleri sırada hukuklu arkadaşları için protestoya başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin serbest bırakılmalarını istedikleri görülmüştür. Saldırganları durdurabileceklerini düşünen öğrenciler bayrak çekmiş ve İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamış ve ordu lehine tezahürat yapmışlardır. Bu arada nümayişçilerin merkezi sıkleti Hukuk’tan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaymıştır. Sıkıyönetim Kumandanı, Vali ve Emniyet Genel Müdürünün, polis kuvvetlerini coplarla Siyasal Bilgiler öğrencilerinin üzerine hücuma geçirdikleri görülmüştür. Ankara Valisi ve Cemal Gökhan sürekli olarak telsizle Namık Gedik, Medeni Berk ve Adnan Menderes’le konuşmuş ve olaylar hakkında bilgi vererek, onlardan yeni direktifler almışlardır. (Dosyadaki telsiz konuşmalarını içeren banttan) Polis kuvvetleri birkaç defa dalgalar halinde fakültelerin içine girmeye çalışmışlarsa da, öğrencilerin pencerelerden taş, kömür vesaire atmaya başlamaları karşısında bu girişimlerden vazgeçmişlerdir. Öğleye doğru Namık Arguç, bir saat kadar, fakülteler bölgesinden ayrılmıştır. Saat 13:00’te geri geldiğinde 53 adet süvari erini atlarından indirerek cephesi Fakülte binasına gelmek üzere Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteler’i arasındaki yol üzerine dizdirttiği görülmüştür. Bu ateş hazırlığı safhasında öğrenciler, Arguç’la konuşmak istemişler, bundan yararlanan 3.Bölük Kumandanı, erlerin dolu tüfeklerini boşalttırmıştır. Bu arada gelen itfaiye arabası, öğrencilere su sıkmak istemiş, fakat, öğrenciler tarafından vitesten çıkarılan araba oradan uzaklaştırılmıştır. Bunu gören Arguç, 3. Bölük Kumandanı’na ateş ettirmesini emretmişse de, Bölük Kumandanı ancak Grup Kumandanı’ndan emir alacağını söyleyerek, bu emri dinlememiştir. Bu kez, Arguç Grup Kumandanı’na ateş ettirmesi için emir vermiş, fakat, o sırada itfaiye arabasının oraya girmesi nedeniyle emir yerine getirilememiştir. Namık Arguç, Grup Kumandanı’na ateş ettirme emrini tekrarlamıştır. Grup Kumandanı ‘Kanun ve emirler muvacehesinde ateş edilecek bir hal yoktur, ateş ettirmem’ diye karşılık vermiş ve ‘müsaade edin, polis çekilsin, öğrenciler bize itaat ediyor; biz dağıtalım’ demişse de, Arguç bu ikaza ‘sizi tutukluyorum’ sözü ile karşılık vermiş ve oradaki erlere tekrar silahlarını doldurtarak öğrencilerin bulunduğu binaya karşı cephe aldırmış, bir kısım tanıkların ifadelerine göre ‘Menzile ateş’, ‘Hedefe ateş’ diyerek emir vermiş ve asker de Fakülte Binasına ve öğrencilerin bulundukları yerlere ateş etmişlerdir. Atılan 100-200 adet mavzer mermileri çatı kısmına, balkona, dershane pencerelerine, dershane içindeki duvar ve tavanlara, fakültenin giriş kapısı sütunlarına ve kapı yanındaki otomobilin motor kısmına isabet etmiştir. Grup kumandanı ve subayların müdahalesiyle ateş kestirilmiştir. Askerlerin ateşe başladığı sırada Vali Dilaver Argun ve Cemal Göktan olay yerinde, polis kuvvetlerine ‘Ne duruyorsunuz, hücum edin’ demeleri üzerine polislerin bina içine girerek, koridorlara ve sınıflara sığınmış olan öğrencileri dövdükleri, tabanca kullanarak bazılarını yaraladıkları, Dekan ve profesörlerle idarecilerin yaptıkları girişimler sonunda, subayların da gayretiyle Emniyet Kuvvetleri’nin dışarıya çıkarıldıkları anlaşılmıştır. Diğer taraftan Bilirkişi Raporu ve krokinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, askerler tarafından açılan ateşin hedef gözetilerek yapıldığı ve balkonda, pencerelerde ve bahçede gruplar halinde toplu bulunan öğrencilerin yere yatmaları ve ateşten içgüdüleriyle sakınmaları sonunda yaralanmadıkları anlaşılmıştır.” “DEMOKRASİ” YERİNE İSYANI SEÇTİ Sıkıyönetim Komutanı’nın “ateş emri”ni engelliyen Yzb. Fethi Gürcan, polisin saldırılarından korumak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi önündeki gençleri, sakin bir şekilde cemselere doldurtup bir kaç sokak ötede serbest bıraktırtmaya başladı. Bu gençlerden bazıları, tanık olarak geldikleri Yassıada Mahkemeleri’nde, ismini bilmedikleri kendilerini bırakan uzun boylu süvariden heyecanlı bir övgüyle bahsedeceklerdi. Bu cesur subayın kim olduğunu bilen söylemekten kaçınmıyordu. “Gençlik ve polis arasında kıyasıya bir çatışma cereyan ediyordu. Bu çatışma bir aylık bir zaman süreci içinde silahlı çatışmaya kadar dayandı. Ankara Üniversitesi, Örfi İdare Komutanı Korgeneral Argüç tarafından ateş altına alındı. Merhum Bnb. Fethi Gürcan’ın cesur müdahalesi ile ateş kestirildi ve büyük bir katliam önlendi” Fethi Gürcan 28-29 Nisan 1960 Olayları’nda Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerin üzerine ateş emrini dinleseydi, 21 Mayıs 1963 te Harbiyeliler’in üzerine ateş emrini dinleyenler gibi demokrasi kahramanı olacaktı. O isyanı seçti. "Sıkıyönetim komutanı erlere yeniden silahlarını doldurttu, fakülte binasına cephe aldırdı ve "Menzile ateş!" emrini kendisi verdi. Fethi kendisini emri yerine getiren erlerin önüne attı ve "Ateşi kesin!" diye bağırdı. Sesi, kendisi gibi ateşi durdurmak için ortaya atılan birkaç subayın sesiyle birlikte yankılandı. Sonunda ateş kesildi.” İNÖNÜ’NÜN YALANA DAYANAN SİYASETİ Aynı günlerde İsmet İnönü ne yapıyordu! Kırıkoğlu’nun anılarından: Kırıkoğlu olayların perde arkasını sezinliyor, Türkiye‘de yaratılan havanın nereye varacağı konusunda ciddi endişeler yaşıyor, İstanbul'da polisle çatışan öğrenciler hakkında gelen haberlere inanmıyordu. CHP'li parlamenterler abartılmış ölü sayılarına inanmak eğilimi gösterdikçe Kırıkoğlu o heyecanı hep yatıştırarak: "Bu kadar ölü ancak bir savaş için düşünebilir," diye karşı çıkıyordu. “Öğrenciler Et Balık Kurumu'nda kıyma makinelerinden geçirildiler" diye haberler yayılıyor. CHP kamuoyunda bütün Türkiye’ye yayılan bu sansasyonel (çarpıcı) haberle ilgili olarak üç kişilik bir parlamento heyeti kuruyor ve Et Balık Kurumunda araştırmalar yapıyor, araştırmalar sonucu rapor hazırlanıyordu. Rapor böyle bir olayın olmadığını vurguluyordu. Parti Grubu’nda rapor okununca İsmet Paşanın sert eleştirisine çakılıyor ve Paşa:“Olmaz. Yoktur demeyeceksiniz, vardır imajı vereceksiniz!” diyordu. Kırıkoğlu için acılı günler başlıyordu. Kafasında soru yumakları vardı. Türkiye nereye gidiyordu............... ” Kırıkoğlu’nun anılarında belirttiği gibi İsmet İnönü ateşe körükle gidiyor, yalan haberlerin yayılmasını önlemek bir tarafa yayılmasını teşvik ediyordu. ADIM ADIM İHTİLALE DOĞRU 29 Nisan gecesi, gençliğin gördüğü sert müdahale yüzünden sinirleri iyice gerilmiş olan genç subaylar, bir de Binbaşı Vehbi Ersü'nün öğrenciler üzerine “ateş emri”ni uygulamadığı için Gülhane Hastanesi’nde gözaltına alındığı haberini aldıklarında neredeyse ihtilali başlatacaklardı. Süvari Üsteğmen Muzaffer Güney: “27 Mayıs öncesi 43. Süvari Alayı'nda sık sık ihtilal toplantıları yapılıyordu. Ben başka birlikte görevli olduğum halde geceleri 43. Süvari Alayı'nda yatıyordum. 28-29 Nisan gençlik olaylarının akabinde Vehbi Ersü’nün gözaltına alındığı yolunda bir haber ulaşmıştı alaya. Fethi Gürcan ile birlikte tomson silahlarımızı alarak bir cip ile Gülhane Hastanesi’ne hareket ettik. Cipi Teğmen Erol Dinçer kullanıyordu. Yanımızda bir de yedek subay Yüksel Koçak vardı. Hastanenin kapısındaki nöbetçi subay ve erler bizi içeri sokmak istemediler. Fakat Fethi Gürcan Yüzbaşı çok ısrarlıydı. Bazı itişmeler sonucu içeri girdi. Bize “Eğer 5 dakikaya kadar dönmezsem zorla içeri girin.” dedi. Biz parmaklarımız tetikte sabırsızlıkla beklerken ileriden üzerine robdöşambrını giymiş Vehbi Ersü ile Fethi Gürcan’ın kol kola geldiklerini gördük. Vehbi Ersü bize “gözaltına alma” diye bir olay olmadığını söyledi.” Sv. Üsttğm. Muzaffer Güney, Zırhlı Birlikler’de görevliydi. Zırhlı Birlikler’deki Tank Üstğm. İlhan Baş, Sv. Üstğm. Turgut Saltoğlu gibi diğer genç subaylarla ihtilale hazırlanıyorlardı. Fethi Gürcan ile irtibatı Üstğm. Muzaffer Güney sağlıyordu. Süvari Üsteğmen Erol Dinçer: “Gece Fethi Yüzbaşı’yla konuştuk. İşte onun ‘sağ kolu’ olma sürecim böyle başladı. Gitmek lazımdı. Tomsonları aldık. Gerekirse, durdurmaya çalışırlarsa, vuracağız. O zaman mangalda kül bırakmayanlar ortada yok. Muzaffer Güney, ben ve Fethi Yüzbaşı gece gittik. Dur falan dediler ama kimse fazla müdahale etmedi. Aslında herkes işin içinde ama kimse ortaya çıkmak istemiyor. Neyse konuştuk. Ersü: ‘Harekete geçmek için yukarıdan haber bekliyoruz’ dedi. ‘İçeriye girmek için neredeyse adam vuruyorduk’ dedik. ‘Aman, sakın’ dedi.’ İki kişiyi vursanız ne olacak? Çok değişik noktalara gidebilir olay. Belki de hareket orada başlayacak. Onu o zaman hiç düşünmüyorsunuz.” SOKAKLARDA İKTİDAR BOŞLUĞU DP iktidarı artık sokağa hakim olamaz hale gelmişti. İnönü ve CHP ise, gençliği sokağa dökmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. 555 K (Beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay'da) parolasıyla Ankara'da Kızılay'da toplanan başını CHP gençlik kollarının çektiği kalabalık, yurtdışından gelen Başbakan Adnan Menderes'i yuhalayıp tartakladı. Göstericiler arasında bir çok sivil giyinmiş genç subay vardı. “27 Mayıs öncesi sivil elbise giyip, DP’ye karşı yapılan gösterilere katılırdık”. Menderes’in tartaklanmasının öcünü almak için, 14 Mayıs günü kasabalı görünümlü kalabalıklar Kızılay’a doluşmaya başlamıştı: “.. bir haber aldık. Bütün Ankara civarındaki Demokratlar, Ankara’ya toplanmış. Bu haberi alan bütün subaylar Kızılay’a indi, ama bizim bir tertibimiz yok, bütün bunların dışında kalıyoruz o sırada” Kurmaylar, olayların dışında kalmayı tercih ediyorlardı. Akıllarınca ‘gizli’ ihtilal hazırlıkları belli olmayacak! Çember sakallı bir güruhun gözlerine kestirdikleri gençleri hırpaladığı haberini alan genç süvari subayları ise Kızılay'a inerek yakalayabildikleri gericileri cemselere doldurup gerekli müdahaleyi yapmaktan çekinmemişlerdi. “DP, Beypazarı’ndan kendisini tutan eşrafı falan getirmiş. Kızılay’a inildiğinde, DP’nin getirdiği bıyıklı, kasketli kimisi çember sakallı adamların üçer-beşer dolaştığı dikkat çekiyor. Halk Kızılay’a indi görüntüsünde. Haber bize ulaştığında, Fethi Gürcan “yürüyün gidiyoruz” dedi. Biz gördüklerimizi çevirip çevirip cemselere bindiriyoruz. Topluyoruz adamları da nereye götüreceksiniz? İki sokak ötede bırakıyoruz. Dönüp geri geliyorlar. Ama gözlerini korkuttuk. Sonunda toz oldular.” KURMAYLAR Olayların dışında kalan “kurmay”lar, bu sefer olaya katılmış gibi sahip çıkmaktan da kaçınmıyorlardı. “… bütün subaylar Kızılay’a yayıldılar. Baktık ki Ankara’daki adamlar şehirli değil köylü insanlar. Fakat sarhoş. Onları gören subaylar kovalayınca, yarım saat sonra kimse kalmadı.” Diğer generaller neredeydi? İhtilalin başı olacak Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal GÜRSEL 3 Mayıs 1960’ta 30 Ağustos’ta yaş haddinden emekli olacağı bahanesini ileri sürerek izin alıp; İzmir de emekliğini beklemeyi tercih etmişti. Örgütü başsız bırakmıştı. İkili oynamayı O da öğrenmişti. Kazanılmayan bir 27 Mayıs’ta sorumluluğu olmayacaktı. Kazanılan harekette önce MBK başkanı ve sonrada Demokrasinin Cumhurbaşkanı olacaktır. Ve 27 Mayıs’ı hazırlayanlardan biri olan Talat Aydemir’i ve uygulayan Fethi Gürcan’ı onay imzasıyla idam sehpasına gönderirken acaba hangi duygular içindeydi? O artık ihtilalci değil düzenin Cumhurbaşkanı olacaktı. Olaylar Yaklaşırken, Kurmay Yarbay Sadi KOÇAŞ 8 ay önce kendisine teklif edilen Cumhurbaşkanlığı yaverliğini kabul etmemişti. Kendisine teklif edilen görev Cumhurbaşkanı Celal BAYAR’ı hareket anında hemen etkisiz hale getirme imkanı vermektedir. Böyle iken bu görevi reddetmiş ve anlaşılmayan bir nedenle kaçarcasına Türkiye’den ayrılmıştır. Talat Aydemir bu kişinin komiteye girmesine karşıydı. 9 Subay Olayı’ndan sonra da Koçaş ve Osman Köksal Aydemir’i komite dışında tutmayı başardılar. “Merkez örgüte mensup olacak 14-15 subayın tespiti için Koçaş, Köksal, Karaman, Okan ayrı ayrı liste yapmaya başlamışlardır…… Okan’ın teklif ettiği Aydemir’e; Köksal I. Birleşik Örgütte aralarında Koçaş yüzünden çıkan tartışma/anlaşmazlık nedeni ile karşı çıkmıştır.” DAVRANIŞ DÜŞÜNCEYİ ZORLUYOR Kurmaylar kaybolmakta ama ordu gençliği öğrenci gençliğin yanında yerini almaktadır. Aslında, siyasi olmayan bir olaya tepki duyarak Kızılay’da toplanmaya başlayan Harp Okulu öğrencileri, bir anda iki gün önceki olayları protesto etmeye başlamışlardı. 19 Mayıs günü, sıkıyönetimin gösteri yasağına rağmen gençlik ve halk Anıtkabir’de toplanmış ve D.P iktidarını Ata’ya şikayet etmişlerdi. Anıtkabir’e giremeyen polis kuvvetleri dışarıda tedbir almış ve çıkan göstericilerin üzerine saldırmıştı. Kadınların saçlarından sürüklendiği bu saldırıda sivil giyinmiş Harp Okulu öğrencilerinin dövüldüğü ve bir kaç subayın da gözaltına alındığı duyulmuştu. 21 Mayıs günü Kara Harp Okulu öğrencileri başlarında Alay Komutanları olduğu halde, yine Kızılay'da yürüyüş yaparak halkın alkışlı desteğiyle protesto gösterisi yaptı. Hatta bu Harp Okulu yürüyüşünün başına orada tesadüfen bulunan “Veteriner General Burhanettin Uluç” geçmişti. En önde uygun adım yürüyordu. Bu general mangal gibi yüreğiyle kurmaylar arkada saklanırken hiçbir örgütle teması olmadan doğal karakteriyle davranıyordu. Harp Okulu yürüyüşü, kurmaylara moral verse de Ankara'da kendilerine bağlı bir birlik yoktu. Ankara'daki komutanlar DP hükümetine bağlıydı veya aksi bir davranışta bulunmaya yanaşmıyorlardı. O nedenle, Ankara’nın hareketli günlerinde ortaya çıkmamaya özen gösteriyorlardı. Davranış asker – sivil gençlikten geliyordu. GENÇ SUBAYLARIN İHTİLAL KARARLILIKLARI – KOMİTENİN KARARSIZLIĞI Komitenin bu ikircikli hali ister istemez İstanbul kanadını da endişelendiriyordu. İhtilalin İstanbul kanadından (sonra MBK'sine girecek olan) Orhan Erkanlı ve daha çok Şükran Özkaya'ya yakın olduğu anlaşılan Yüzbaşı Tevfik Subaşı'nın hatıralarından dinleyelim. “Ancak, Ankara'daki durum, ciddiyetini koruyordu. Hareketle birlikte, beş on tabancalı subayın yalnız başlarına müdahale, emniyet ve sonuç aldıktan sonra da, vaziyetlerini yalnız başlarına muhafaza etmeleri, hayaldi. İşte bu sebeple, henüz silahlı bir birliğin sağlanamaması en mühim müşkül (zorluk) idi. 29 Nisan 1960'ta Ankara'daki olaylara ordu birliklerinin müdahalesinde patlayan silahlar, soruları cevaplamıyordu. Bilakis, endişelerin devamına sebep oluyordu. Bu sebeplerle Ankara'dan, saat başı özel kanal ile haber alınması devam ediyordu. 555K şifresi ile (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay'da) hazırlanan miting, Harp Okulu'nun beklenmedik zamanda şehirdeki yürüyüşü, toplumda gün geçtikçe endişenin artmasına sebep oluyordu. Bizim açımızdan, bu gelişmeler, bir manada yakında, aranılan silahlı gücün var olacağının habercisi olacağı ümidini doğuruyordu.” Oysa 43. Süvari Alay’ındaki sayıları az da olsa genç subaylar, komutanlarına rağmen Alay’ı ele geçirip ihtilale sokma hazırlıklarına gördüğümüz gibi çoktan başlamışlardı. Dolayısıyla silahlı güç aramakta olan “Kurmay”ların dikkatlerini 43. Süvari Alayı’na yöneltmeleri kaçınılmazdı. “.. süvari birliğinde etrafı kolaçan ettik. Arkadaş çevresine baktık. Anladık ki kuvvete ihtiyacımız var. Kuvvetler arasında bir de Süvari Alayı var. Süvari Alayından bizle yakın temasta olanlar olduğu gibi, Ekrem Acuner’in taraftarları olduğu da biliniyor, aynı hedefe gidiyoruz, aynı amaç için gidiyoruz. ‘Niye bu kuvveti birleştirmeyelim’ diye düşündük. ... Güvensizlikten ziyade onlar ayrı çalışıyor, biz ayrı çalışıyoruz birbirimizden habersiz. Orda bir faaliyet olduğunu biliyoruz. Bizde de bir faaliyet var, onlar biliyorlar. Diyalog yok. Bu süvari birliğinde çatışma olunca (28-29 Nisan Olayları’nda Sıkıyönetim Komutanı Namık Argüç’ün üniversite öğrencileri üzerine ateş emri Fethi Gürcan tarafından durdurulunca – Ö.G.) kuvvetleri birleştirme lüzumu olduğunu anladım. Suphi Karaman’a dedim ki, - ‘Bu böyle gitmez. Bu güçleri birleştirmemiz lazım’. Suphi’ye Rafet Aksoylu ve Ekrem Acuner’le konuşmaya gideceğimi söyledim.” Artık ihtilal havası sokakları sarmıştı. Sokaktaki halk: “Ne zaman devireceksiniz bunları” diye gördükleri subaylara bağırıyordu. İsmet İnönü'nün Kızılay'daki İş Bankası'na gitmesi CHP gençlik kolları tarafından siyasi gösteriye dönüştürülüyor, İsmet İnönü de Millet Meclisi'ndeki konuşmasında “Şartlar tamam olduğunda İhtilal meşru olur!” diyordu. Çoğu CHP milletvekili evlerinde, geceleri subaylarla toplanıyordu. Genç subaylar kaynıyordu. 26 Mayıs'ta Eskişehir'e giden Menderes'e genç havacılar arkalarını dönerek selam vermeyecekti. Üniversite ve ordu gençliğinin tepkisi bu durumdayken, İsmet İnönü'nün, Menderes kabinesini istifaya zorlamak amacıyla da olsa, böylesine desteği ve hatta destekten öte ittirmesi varken Genelkurmay'daki ihtilal komitesi ne yapıyordu? BAŞA GEÇECEK GENERAL ARANIYOR Genelkurmay Başkanlığında genç kurmayların oluşturduğu komitenin üyeleri yapılacak bir ihtilalde başlarına geçecek bir general bulma telaşına düşmüşlerdi. Daha önce kendisine başkanlık önerilen Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel, hükümete endişelerini belirten bir mektup yazdıktan sonra istirahat izni alıp İzmir'e gitmişti. Hükümete yazdığı mektupta, Celal Bayar'ın Cumhurbaşkanlığı’ndan istifa etmesini ve Adnan Menderes'in Cumhurbaşkanı olmasını öneriyordu. Subayların eğilimlerini yansıtan bu öneri, aslında, ta Atatürk zamanından beri İnönü ile farklı kutupları oluşturan Celal Bayar'ı siyasi kargaşanın baş sorumlusu gördüklerini belli ediyordu. Ama sosyal süreç bu isteğe uygun akmayacaktı. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Devlet başkanı olan Cemal Gürsel, Celal Bayar'ı değil Adnan Menderes'i darağacına yollayan kararı imzalayacaktı. Cemal Gürsel'in İzmir'e gitmesi üzerine komitedekiler diğer alternatifleri gözden geçirmeye koyuldular. Başlarına bir general alamazlarsa sokağa dökülmüş genç subaylara hakim olamazlardı. Rütbesi aşağı yukarı kendilerine yakın olan bu subaylara kendilerini komite olarak kabul ettiremezlerdi. Kaldı ki, “9 Subay” paniğinin ardından kendi aralarında bile bir başkan seçmemişlerdi. Yani, örgütlenmede “9 Subay” öncesinden bile geri idiler. Yoksa, her biri bir asker olarak, ihtilalde de hiyerarşi gerektiğini biliyorlardı. Komiteden çok, yarı – dost arkadaş grupları olarak, bırakın diğer subayları, kendilerini de toparlayacak ısmarlama baş arıyorlardı. “Esasen 28 Nisan Olayları’ndan sonra memleket anormal bir döneme girdi, hiçbirimiz tekrar toparlanıp, konuşmak imkanını bulamadık; ekseriyetimiz örfi idare emrinde idik, vazifelerimizin başından ayrılamazdık. Haberleşmeler ve irtibat, kuryeler vasıtasıyla temin ediliyordu. O tarihte bir liderimiz, başımız yoktu. Bir süre lider olarak tanıdığımız Cemal Gürsel, Kara Kuvvetleri Kumandanlığı’ndan ayrılmış ve İzmir'e yerleşmişti. Örgütümüz başlıca iki şehirde; Ankara ve İstanbul'da faaliyet halindeydi. İstanbul'da görev Ankara'ya nazaran daha kolay olduğu halde, kuvvetimiz yeterli ve tamamdı..” Epey sıkıntı çektikten sonra komite General Cemal Madanoğlu'nu bulmuştu, “başımızda bir general” var diyebilmek için! İHTİLAL TARİHİ HESAPLAŞMALARI Yapılacak ihtilalin başına bir general bulunmuştu ama bu sefer de ihtilal tarihini bir türlü belirleyemiyorlardı. Genelkurmay'ın hamamında yapılan toplantılarda ihtilal tarihi devamlı erteleniyordu. Tekrar tekrar planlar gözden geçiriliyor, her ihtimal hesaba katılmaya çalışılıyordu. Aslında ihtilal esnasında “kurmay” planlarına pek de uyulmadığı, komitedeki çoğu üyenin görevini yerine getirmediği görülecekti. İhtilalin sürekli ertelenmesinin nedeni ise, Ankara'da, “ihtilal uygulaması”nın “daha zor ve tehlikeli; buna mukabil kuvvet durumu”nun “şüpheli” olmasıydı. “Harekat başlar başlamaz Ankara’daki bütün kilit noktalarını kontrol altına alması gereken civar bölgelerdeki piyade birliklerinin kumandanları ‘yazılı emir isteriz’ diyorlardı... ‘Hem de dört yıldızlı generallerden...’ Hatta bazıları bununla da yetinmiyorlar, ‘Aksi takdirde üst makamlardan size karşı harekete geçmek emrini alırsak, buna uyar ve hepinizi tevkif ederiz’ diyorlardı” Bu nedenle, bazıları daha çok ihtilalin başarısızlığı durumunda, kendilerini kurtaracak hesaplar içindeydiler. İhtilal kazanıldıktan sonra kim kimi araştıracaktı ve eğer kazanılmazsa kim neyi ispat edecekti? 21 Mayıs 1963 İhtilali’nin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Fethi Gürcan mahkemede bu gerçeği şöyle açıklıyordu: “Eğer 27 Mayıs 1960 İhtilali başarısız olsaydı yine burada gördüğünüz genç subaylar yargılanacaktı. Genç subay atını ne yapsın, tankını ne yapsın, çuvala mı soksun?” Bazıları da, ihtilal sonrası ihtilalin başarısı halinde ihtilalin dümenini eline almaya çalışıyorlardı. Bunlardan en göze çarpanı Alb. Alparslan Türkeş idi. Türkeş, komitenin “Kesinlikle ilişkiye geçilmeyecek” kararı olduğu halde, izne ayrılmış Org. Cemal Gürsel’i İzmir’de ziyaret etmekte sakınca görmüyordu. Çünkü, Madanoğlu’na Gürsel kadar yakın değildi. Üstelik Madanoğlu, ihtilal sonrası iktidarın CHP’ye verilmesinde ısrarlıydı. İzne ayrılmış ta olsa, Cemal Gürsel’i ihtilalin başına geçirebilirlerse, Cemal Gürsel’e olan yakınlığından faydalanıp kendi hesabına uygun bir mevki ele geçirebilirdi. Bu ziyaret duyulunca, bütün inkarına rağmen Türkeş, 27 Mayıs İhtilali’ne yaklaşan günlere kadar komite toplantılarına alınmadı. Kurmay’ların sürekli olarak ihtilali ertelemesi yüzünden Fethi Gürcan'ın sabrı taşıyordu. DP Hükümeti’ni gittikçe köşeye sıkıştırmaya çalışan CHP'nin sert muhalefetiyle gerginleşen ortamın duygularda yarattığı taşma ile patlama noktasına gelmişti. Kurşunlanan ve coplanan gençleri kendi çocukları gibi kanat gerip korumaya çalışıyordu. Ama, aslında mangalda kül bırakmamaktan başka özelikleri olmadığı sonraları çok iyi anlaşılacak olan, komitedeki kurmay subayların, bugün – yarın ertelemeleri ihtilalin ciddiyetini kaybettirmeye başlamıştı. Ekrem Acuner ekibinin CHP ile birlikte hareket ederek, ihtilali CHP politikaları doğrultusunda yönlendirme çalışmaları vardı. 27 Mayıs 1960’a yaklaşılan günlerde ihtilali erteleme taktikleri güdüyorlardı. Diğer komite üyelerine oranla Ankara’daki birliklerde daha çok ilişki içindeydiler. Bu kozlarını kullanarak İnönü’nün istediği yönde DP’yi istifaya zorlama planının parçası olarak çalışıyorlardı. Komitenin İstanbul kanadından Orhan Kabibay, ihtilal ertelendikçe, İstanbul’daki örgütlenmeyi dağıtacağını söylüyordu. Fakat İsmet Paşa’nın sert muhalefeti, DP’ye karşı zapt edilemeyecek bir tepkinin oluşmasına yol açmıştı. Artık ihtilal, genç subaylar için vazgeçilmez bir hedef haline gelmişti. “Belki DP hükümeti istifa eder” politikasıyla “ihtilalin kaçınılmaz olduğu”nu savunan görüşler, en çok ihtilali başlatacak olan, 43. Süvari Alayı’nda tartışılıyordu. Fethi Gürcan “Kurmay” komiteye baskı yapmaya başladı. İhtilali başlatacaksanız başlatın, yoksa ben başlatıyorum! “Yzb. Fethi Gürcan, Bnb. Vehbi Ersü ve ekibini tehdit etti: ‘Siz başlatmazsanız, ben etrafımdaki 5 adamla ihtilali başlatırım’. Onlar da deşifre oldukları gerekçesini ileri sürerek, 27 Mayıs İhtilali’nden önce birlikte Ankara’yı terk ettiler” Sonunda, bir dizi tartışmalı, bağrışmalı, toplantı odasını terk etmeli ve ertesi gün odaya tekrar dönmeli toplantıdan sonra ihtilal “kurmay”ları düğmeye basmaya karar verdiler. 26 Mayıs’ta yapılan son plana göre: “... bir Tabur Ulus bölgesinde emniyet görevi alıyor. Harp Okulu, Bakanlıklar ve 19 Mayıs olmak üzere iki koldan şehre giriyor. Süvari Grubu Kavaklıdere postane bölgesinde Çankaya’ya karşı cephe alıyor. Tank Taburu. Harp Okulu ile birlikte harekata iştirak ediyor. Geri kalan birlikler Polatlı ve Konya’dan getirilip ‘ihtiyatta’ kalacaklardı. Bu şekilde görev alan veya yer değiştiren birlikler plandaki bu yerleri alırlarsa ihtilale katılmış, yani ihtilal komitesince verilen emirleri yapmış, aksi takdirde bu gibi birlikler için de harekatın cereyan tarzına göre de tertibat alınacaktı.” II. BÖLÜM 27 MAYIS 1960 İHTİLALİ İNKILAP Uzun süre tereddüt gösteren “Kurmay” komiteciler, sonunda alttan gelen baskılara dayanamayarak, ihtilal yapmaya karar vermişler ve harekat planlarını yapmışlardı. 26 Mayıs'ı 27 Mayıs'a bağlayan gece saat 03:00'te belirlenen hedeflerde olunacaktı. Ankara'daki parola: İNKILAP’TI. 26 Mayıs günü Kurmaylar birer, ikişer Harp Okulu’nda toplanmaya başladılar. Harp Okulu Komutanı General Sıtkı Ulay da son haftalarda ihtilale ikna edilmişti. Sıtkı Ulay’ın Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı ile ilgili endişeleri vardı. Ve bu endişesini dile getirdiği zaman, “orası tamamdır” cevabını alıyordu. 21 Mayıs Harp Okulu Yürüyüşü’nden sonra Sıkıyönetim Komutanlığı bütün subayların birliklerinde yatmalarını emretmişti. Dolayısıyla herkes görev başındaydı. İhtilalden haberi olanlar heyecanlı, ama harekat planı ile ilgili olarak bir o kadar da tereddüt içindeydiler. Saat 03:00’e yaklaşırken, atılacak “ilk kurşun” bekleniyordu. Ankara’da 27 Mayıs 1960 gecesiyle ilgili en son açıklamalardan biri, Aydınlık gazetesinde çıktı. Aydınlık, eski M.B.K. üyesi ve eski Tabii Senatör Suphi Karaman'ın anı ve belgelerine dayanarak, Ankara'da 27 Mayıs'ın başlamasını şöyle anlatıyor: “Ankara'da hareket sabah 03.30'da başladı. Kurmay Albay Muzaffer Yurdakuler üç Harp Okulu öğrencisi ile Ankara Merkez Komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen'i harekata katılması için ikna etmeye gitti. Harekatın başladığı haberini alan Tuğgeneral Ülgen sevinçle Albay Yurdakuler'in boynuna sarıldı. Merkez komutanlığı Devrim’e katıldı. Yanına üç Harp Okulu öğrencisi alan Suphi Karaman, Kurmay Binbaşı Akkoyunlu'dan aldığı takviye ile Sıkıyönetim Karargahı’nı ele geçirdi” Ne kadar ilginç değil mi? Harp Okulu'nda toplanmış 30 - 40 subaydan bir kaçı yanına üçer Harp Okulu öğrencisi alarak Merkez Komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen'i "ikna" ediyor; Sıkıyönetim karargahını “ele geçiriyor!” Anlatılanlar şüphesiz yalan değil, ama eksik. Bazı şeyler nedense atlanarak anlatıldı mı, olayları anlamak da zorlaşır... Birinci olarak, Harp Okulu’ndan başlayan harekat niçin 03.30 başladı? Saat 03.00’te hedeflerinde olmaları gerekirken, niye 03.30’da yola çıktılar? Neyi beklemişlerdi? İkinci olarak, neden Merkez Komutanlığı, Sıkıyönetim Karargahı üçer Harp Okulu öğrencisini peşine takan bir Albay'la bir Yarbay'a hemen, hiç direnmeden teslim oluverdi? Niçin Merkez komutanı Tuğgeneral Muzaffer Ülgen, Alb. Yurdakuler’e derhal “ikna” olup, “boynuna sarıldı”? Sıkıyönetim Komutanlığı’nın kolayca “ele” geçirilmesinin altındaki sır neydi? İhtilal bildirisini, radyodan okuma görevini “davudi” sesinden dolayı alan Alpaslan Türkeş, bu görevini saat 05:25 te yerine getirdiği halde, ihtilalin başarısı üzerine, kendini "Kudretli Albay" ilan ettirmişti. Üstelik ihtilal bildirisini Radyoevi’nde tamamlamasına rağmen! Bu “Kudret”i nereden geliyordu? Olayları, romansı bir havada anlatmaya çalışan bir yazarın kitabındaki bazı bölümler, Ankara’da ihtilalin başlayışını farkında olmadan biraz aralıyor: (Muzaffer Yurdakuler) Muammer Ülgen dirense vuracaktı. Karargahta verilen karar bu. Kapı açıldı. General Ülgen olağanüstü bir durum olduğunu anladı. - İşte İhtilal! Muammer Ülgen heyecanlandı. - Nal seslerine bak! Ülgen kulak verdi. Yüzü heyecanla gerildi. - Genç subay heyecanlı konuşmasıyla hepimizi o sabaha götürdü. Sabahın alacasında süvarilerin nal seslerini duyar gibi olduk." “... o sırada sabahın alacası başlamış artık, uzaktan nal sesleri geliyor, genç subay bir deprem anı yaşıyor, gözleri parlayarak sağ elini kaldırıyor: “- İNKİLAP!” Karşısındaki subayın da gözleri parlıyor. Aslında çok iyi arkadaşlar ama paroladan önce birbirlerine inanmıyorlar. Parolanın heyecanında bir an bakışıp sarılıyorlar. Sonra göreve!” Nal sesleri bir ritimdir, at hızlanıp yavaşladıkça da bir başka ahenk alır. Hele onlarca, yüzlerce at süvarilerinin yönelttiği istikamete yöneldiklerinde, sanki bir orkestranın hızlı savaş nameleri çalınıyordur. Seyretmesine doyulmaz bir manzara yaratır atların dörtnala koşan adımlarının uyumu. Anadolu halkı aşinadır zor günlerde ortaya çıkan nal seslerine. Dosta cesaret verir, düşmana korku. İşte 27 Mayıs gecesi de, “nal sesleri” ihtilalcilere cesaret, hükümet kuvvetlerine korku salarak Ankara caddelerini çınlatmaya başlamıştı. 27 Mayıs İhtilali'nin "İlk Kurşun"u nal sesleri oldu. FETHİ GÜRCAN ÇANKAYA DİRENİŞİNİ KIRIYOR “Fethi Gürcan her haliyle bambaşka bir yapıya sahipti. Üstün bir cesareti ve aksiyoner bir karakteri vardı. 27 Mayıs'ta bir yüzbaşıyken koskoca bir süvari alayını ele geçirip, onları ihtilale sokmuştu.” 43. Süvari Alayı’nda harekat saat 02:30 da başlamıştı. Ve verilmiş karar gereğince, saat tam 03:00'te Süvari Alayı’nın iki birliği başlarında Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey olduğu halde Çankaya Köşkü’ne dayanmıştı, yani hedeflerindeydi. Dolayısıyla, Ankara'da harekat o sıradaki ordunun hiyerarşisine bağlı olmadan, 43. Süvari Alayı Komutan ve Komutan muavininin enterne edilmesiyle başladı. İhtilalin hiyerarşisi olması gereken Harp Okulu’ndaki komiteciler bir saat geri kalmışlardı. Çünkü, komutanı hükümetin emrinde olan koskoca bir süvari alayını ele geçirmek oradaki beş on subay için oldukça zor bir görevdi. Şehir merkezinde böylesine büyük bir alay ele geçirilemezse, durumu daha da kritik olan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nı alt etmek imkansızdı. Onun için 43. Süvari alayının ihtilali başlatmasını beklemişlerdi ve saat 03:00’te hedeflerinde olmaları gerekirken, ancak 03:30 dan sonra hedeflere doğru yola çıkmışlardı. Belki bu bir saatte yaptıkları tek iş: Sv. Yr. Reşit Çölok'u 43. Süvari Alayı'na enterne edilen komutanın yerine göndermeleriydi, denilebilir. Nusret Kocabey: “Beklentimizin olduğu günlerde ertelemeler oluyordu. Sonunda, işte, 27 Mayıs günü kararlaştırıldığında, Fethi Gürcan karargah bölük komutanıydı. Ben Alay Birlik Komutanıydım. Artık her şey konuşulmuş. Kimin nereye, hangi tepeye, hangi sırta, hangi bölgeye yerleşeceği, ne yapacağı kararlaştırılmıştı. Bir “Çık Emri” bekleniyordu. Bu program yapılıncaya kadar da işte Milli Birlik Komitesini teşkil eden karargahla, komuta heyetiyle, dolaylı da olsa, direkt de olsa temaslarımız oldu. Artık bizim ne yapacağımız belliydi. Ama alay mensupları diğer alay birlikleri için bu söz konusu değildi. Bunu yapan, bilen Fethi Gürcan’la biziz. O akşam Alay komutanı ve Alay komutan muavinini üzülerek evlerinden alarm var deyip getirip tevkif etmek zaruretinde kaldık. Benim birliğimin saraçhanesine, o ikisini hapsettik. Alay komutanını ve muavinini bu şekilde tevkif edip hapsedince dışarıdan birliğe komuta etmek üzere Reşit Çölok isminde süvari yarbay gönderildi. O, alayın kalanını, geri kalan birlik komutanlarını alarm varmış biçiminde bir duyuruyla bir araya getirdi ve bu şekilde bir askeri müdahale olacağını alay mensuplarına o duyurdu. Yani, Alayı bir alarm var diye topladık. Reşit Çölok, biz alay komutanıyla vekilini tevkif edince tayin edilen alay komutanıyım diye geldi. Diğer birlik komutanlarına alarm için bir yerler söylendi ama onların aslında bu konuyla doğrudan ilgileri ve bilgileri yoktu.” Sv.Yzb. Nusret Kocabey motorize birliğin, Sv.Yzb. Fethi Gürcan da bir süvari birliğinin başında iki koldan Çankaya’ya hareket etmişlerdi. İşte duyulan, Bahçelievler semtinden Çankaya Köşkü'ne doğru dörtnala giden bu süvarilerin ve Ankara'nın diğer bölgelerine yönelen süvari birliklerinin nal sesleriydi. Ankara halkı 27 Mayıs 1960 İhtilali’ni önce nal seslerinden, sonra radyodan öğrendi. Sadece sivil halkın ihtilali öğrenmesi ötesinde, ihtilalci subayların da harekete geçmeleri için işaret fişeği, nal sesleri oldu. Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey’e bağlı süvari birlikleri, tam da komitece karar verilmiş zamanda, saat 03.00’de hedeflerine ulaşmışlardı. Bu bilgiyi, ihtilali planlayan dar kadro içindeki Kr. Alb. Sami Küçük’ün açıklamaları da onaylıyor. “1. Harekat planı gereğince 27 Mayıs saat 03.00 dan itibaren Süvari Alayı’nın bir grubundan bazı birlikler Çankaya Köşkü’nün kuzey kısmında mevzilenmişlerdi.” Ankara'da, “ikna” metotlarının dışında, hiyerarşiye rağmen başlatılan ihtilalin yarattığı sonuçları ileride inceleyeceğiz. Artık, nal seslerinin yarattığı coşku ve moral, kısa zamanda Ankara sokaklarını sarmıştı ve bütün hedefler teker teker kolayca düşüyordu. Biri ve en önemlisi hariç: Cumhurbaşkanlığı Köşkü. HEDEF ÇANKAYA! Saat 02:30 - 03:00 arasında bütün bunlar olmuş ve süvari birliklerinin çoğu dörtnala Ankara'nın Hukuk Fakültesi önü, Tandoğan Meydanı gibi önemli noktalarına sürüyorlardı atlarını. Hiçbiri Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey'in Çankaya'ya doğru yol aldığını bilmiyordu. Nusret Kocabey: “Devlet Başkanı’nın tevkif edilme görevinin bize verildiğini çok evvelden biliyordum. Aylarca evvelden bizim alay seçilmişti yani. Çünkü bizim alaydan başka birlikler kimisi Etimesğut’ta, kimi bilmem nerde uzak mesafelerde. En yakın olan, hareket kabiliyeti en fazla olan asker olması itibariyle ve şekillenen icraatı yerine getirmek için… Dolayısıyla çok yakın olduğumuz için bu yakınlıktan kaynaklanıyor. Bir de çok tehlikeli bir iş. Buna pek gönüllü de çıkmıyordu. Yani diğerleri gibi, bir alarm verildi, çıktık ama ne olduğunu bilmiyoruz diyemeyiz. Bizim konumumuz artık inkarı mümkün olmayan bir şekildeydi. Buna da razı olan bizlerdik. Diğerleri herhalde yavaştan almayı tercih ediyorlardı. Yani olumsuz olduğu zaman bir kaç kişi yanardı. Benim birliğim bu amaçla bir değişikliğe tabi tutuldu. Bir kısmı atlı kaldı Bir kısmı da motorize ekip yapıldı. Ama, bu amaçla yapıldı. Hareket için, eğitimde üstünlük sağlayabilmek için.” Şehrin merkezinde olmanın ötesinde, kimsenin talip olmadığı, Devlet başkanının tevkif edileceği tehlikeli bir göreve razı olan genç subaylardı bunlar. Çünkü inandıkları dava uğruna sonuna kadar gidebilecek şekilde yetişmiş ve yetiştirilmişlerdi. “Yavaştan almak”, akıllarından bile geçmiyordu”. “Bir alarm verildi, çıktık ama ne olduğunu bilmiyoruz” diyemeyecek şekilde riske girmeyi göze alıp, alay komutanı ve muavini enterne etmişlerdi. Yani, artlarında kaçabilecekleri kayıkları yakmışlardı. Bunu da bilerek ve isteyerek yapmışlardı. Nusret Kocabey anlatmaya devam ediyor: “Yrb. Reşit Çölok, diğer birlikleri bu şekilde düzenlerken Fethi ile ben birliklerimizle Riyaseti Cumhur Muhafız Alayına devir teslim almak üzere anlattığım gibi hareket ettik. Yolda Emniyet Genel Müdürlüğünün yeni meclis binasının Jandarma Genel Komutanlığının arasındaki binadan geçerken polis, bekçi gibi görevlileri tevkif ettik. Saat iki buçuk üç gibi, gece. Daha Harp Okulunda filan bir hareket yoktu. Bu şekilde Fethi’nin birliği benim birlikle Çankaya’nın köşk sırtlarına vardık.” Daha Harp Okulu’nda bir hareket yokken, yani “kurmay”lar “ikna” icraatına başlamadan, yola çıkan Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey, gördükleri polisleri tevkif etmeye başlamışlardı. Çünkü, polis Üniversite öğrencilerine İstanbul ve Ankara’da saldırıp acımasızca dövmüş, coplamıştı. CHP mitinglerinde gericilerin saldırılarına, İnönü’nün taşlanmasına göz yummuştu. Bu davranışlarından dolayı, polise karşı öfkeliydiler. CUMHURBAŞKANLIĞI KÖŞKÜ'NÜN ELE GEÇİRİLİŞİ – OSMAN KÖKSAL’IN YALPALAMASI Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey, köşke vardıklarında bir jandarma taburunun mevzilenerek savunmaya geçmiş olduğunu gördüler. İhtilaldeki görevleri Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün ele geçirilmesinde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’na destek olmak ve Cumhurbaşkanı’nı tevkif etmekti. Komite üyesi Kurmay Albay Osman Köksal Genelkurmay'daki komiteci arkadaşları tarafından ihtilalde Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nün kolay düşürülmesi için Muhafız Alayı Komutanlığı'na atanmıştı. 27 Mayıs gecesi “yavaştan” alışını, kendi komutasına bağlı olmayan güçlü bir Jandarma Muhafız Taburu’nun köşkü savunuyor olmasına bağlıyacaktı. Osman Köksal: “Köşkü, 27 Mayıs’tan önce ve 27 Mayıs günü güçlü bir Jandarma Muhafız Taburu savunuyordu. Bu tabur, garnizonu Ankara içinde bulunan Jandarma Muhafız Alayı’nın bir taburu idi. Tabur başyaver’e bağlı idi. Bütün emirleri ondan alırdı. Benimle ve Muhafız Alayı ile hiçbir ilişiği yoktu. Jandarma Muhafız Taburu, köşkü, köşk ortada kalmak üzere çepeçevre savunuyordu. Savunması bir araba tekerleğini andırıyordu. Taburun bir bölüğü yaverler dairesi civarında ihtiyatta bulunuyordu. Muhafız Alayı, bu savunma tekerleğinin dışında bulunuyor ve köşkün bu yakın savunmasına tek bir erle dahi katılmıyordu. Jandarma Muhafız Taburu’nun savunduğu hat, Muhafız Alayı için son savunma hattı idi. Muhafız Alayı, bu savunma hattının ilerisinde çeşitli muharebe şekillerini uygulayarak, köşkü koruyamaz duruma düşerse ancak, bu hatta (Jandarma Taburunun Savunduğu hatta) çekilerek ve bu hatta direnecekti.” Kr. Alb. Osman Köksal, kendisinin Muhafız Alayı Komutanı olarak atanmasını sağlayan “kurmay” komiteden Kr. Alb. Sezai Okan ile birlikte Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı enterne edecek bir plan hazırlamışlardı. Celal Bayar, köşkün savunmasına ilişkin bilgi almak istediğinde, Köksal, ona bu “kurnaz” plan doğrultusunda açıklamalarda bulunuyordu. “Bayar, sözü bir ihtilal olasılığına getirdi: - Eğer bir ihtilal olursa, böyle bir ihtimal dahilinde, bir plan hazırladınız mı, Köşk'ü savunmak için? - Elbette, dedi Köksal. Köşk'ün çevresini çok güçlü bir ihtiyat kuvvetiyle muhafaza altına alacağız. Çevre müdafaasında tatbik edilen sisteme göre, büyük ölçüde ihtiyat kuvveti ayıracağız! Diyelim ki, müdafaadan ümit kesildi; bu takdirde Sayın Cumhurbaşkanı’nı bizzat bölük kumandanının idare edeceği bir tanka bindirmek gereği doğacak. Tehlike bölgesi bu tankla aşıldıktan sonra da, araba ile, ihtilalcilere mukavemet eden birliklerin yanına götürülecek. Tabii bütün bunlar en kötü ihtimallere göre hazırlanmış planlar!… Köksal, aslında böyle bir planı, ihtilal komitesinden Sezai Okan'la birlikte hazırlamıştı. Bayar'ın bineceği tankın bölük komutanını bile saptamıştı: Yüzbaşı Erek. Ne var ki, Yüzbaşının görevi, Bayar'ı kaçırmak değil, ihtilal karargahına götürüp teslim etmekti.” Plana bakın, Cumhurbaşkanını kandırarak ihtilal yapacak “kurmay” Alb. Osman Köksal! Bu tırnak içindeki kurmaylar da bir alem. Ya “ikna” metodunu seçiyorlar, ya da “kandırma”!!! Planın yarısı kendisini kurtarmaya göre tasarlanmış, öbür yarısı da ruhsuz! Kılını kıpırdatmıyor harekete geçmek için. Yzb. Fethi Gürcan ve Yzb. Nusret Kocabey Köşk'ün dışında, birliklerinin başında Muhafız Alayı'nın harekete geçmesini beklediler. Fakat uzun bir süre beklemelerine ve Ankara'nın çeşitli yerlerinden silah sesleri gelmesine rağmen Muhafız Alayı'nda bir hareket yoktur. Cumhurbaşkanını kandırarak birine bindirecekleri tanklar bile gelmişti. Kr. Alb. Osman Köksal’ın ortalıklarda dolaşmasına rağmen hiçbir aksiyoner harekette bulunmadığını gören ihtilalci tank birliğinin komutanı ihanete uğradıklarını söyleyerek Çankaya Köşkü’nden hızla uzaklaşır. Tank Birliği Komutanı’nın “ihanete uğradık” diyerek kaçması üzerine, kendi komutanlarını hapsetmiş ve yoldaki polisleri toplamış olan iki Sv.yüzbaşısı kaybedecek bir şeyleri olmadığını konuşarak köşke girmeye karar verirler. Nusret Kocabey: “Biz orada Osman Köksal’ın da bizden yana olduğunu ve köşke girerken herhangi bir müdahaleyle karşı karşıya kalmayacağımızı zannediyorduk. Osman Köksal'ın bize, başta, birlikte olduğunu, Muhafız Alayı'na çıktığımız zaman, Muhafız Alayı’nın bütün bireylerinin, neferinden komutanına kadar olaydan haberdar edilmiş olacaklarını bir savunma durumuyla karşılaşmayacağımızı anlatmışlardı; bizi inandırmışlardı. Köşkün önüne geldiğimiz zaman Fethi de ben de neferlerin birliklerin küçük komutanların böyle bir konumdan haberdar olmadıklarını gördük, bize herhangi bir şekilde yardımcı olmayacaklarını anladık. Osman Köksal'ın birlik içerisinde dolaştığını fakat, bizim geldiğimizi gördüğünü, bizim büyük bir azimle yaklaştığımızı gördüğü halde birliğine bir şey söylemediğini gördük. Durmuş Çınar isminde bir yüzbaşı, tank birliğiyle gelmişti. O, işte bir yanlışlık bir ihanet var düşüncesiyle incelemek üzere aşağılarda şehre doğru bir yerlere hareket etti. Bu bizde çok olumsuz bir tepki ve ani kararlar almamıza dönük sonuçlar verdi tabi. Belki biraz daha bekleyecektik. Fakat Fethi'yle ikimiz onun da o halini görünce, yani Fethi'yle hareketi başlatmak zorunda kaldık. Aslında belki de Osman Köksal da çok yakını olduğu Devlet Reisi’nin önünde açıkçasına böyle bir olayı başlatamama sıkıntısı içerisindeydi. Dolaylı olarak bizi desteklemiş olması ihtimali çok büyük. Onu kabul etmek zorundayız. O zaman Fethi Gürcan'la ben, artık ok yaydan çıktı düşüncesiyle zorla köşke girdik. Biz ilerledikçe asker çaresizlik içerisinde yani Muhafız Alayı birlikleri çaresizlik içerisinde, şaşkınlık içerisinde ya kenara çekiliyor ya gerilemek suretiyle önümüzü açıyorlar. Fethi Gürcan’ın bana nazaran yüksek olan bir yerde bazı Muhafız Alayı Birliği mensuplarına darp yaptığını eliyle yumruğuyla müdahale ettiğini gördüm. Muhafız Alayı yakın korumaya daha elverişli silahlarla ve eğitimle mücehhezdi (hazırlanmıştı). Sonra neferlerin subay ve astsubayların Devlet Reisi’ne bağlı olduklarını zannediyorum. Yani bizle bir işbirliğine girdiklerini de zannetmiyorum. Çünkü karşılaştığımız olaylarda saniye farkı meselesiydi. Bize silah çekmeleri veya üzerimize saldırmaları. Bizim ufak bir hareketimiz bir kaçamak hareketimiz veya aşırı bir dengesizliğimiz hemen olayı aleyhimize çevirecek. Fethi Gürcan, tek, yani bu konuda kellesini koltuğa alan işte Fethi Gürcan’la bendik. Fethi Gürcan da ben de başka türlü eğitilmiştim. Bu olayda faydalı olur diye birliğimin yarı kadarını motorlu vasıtalara çevirmişlerdi… havan topları getirmişlerdi. Fethi Gürcan da karargah bölüğünde. Benim birliğin ateş gücü çok fazlaydı. Erler ona göre eğitilmişti. Sırf bunun için altı aydır, bir senedir ben erleri böyle bir olaya şartlandırıyordum. Hazırlanıyordum. Fakat Fethi Gürcan'ın birliği takımlar halindeydi, yani muhabere takımı, istihkam takımı, hizmet takımı gibi daha çok hizmet erlerinin, sanatçıların filan olduğu kesimdeki adamları aldı. Fethi onlarla çok iyi eğitilmiş bir muhafız alayının içerisine girdi. Fethi Gürcan'ın işi bana nazaran daha zordu ve zaten Muhafız Alayı’nın etrafında sayısal olarak koyduğum adam az fakat kalitesi yüksekti. Ama Fethi Gürcan'ın ihtiyacı sayısal olarak Muhafız Alayı’nın önünde daha fazlaydı.” Süvari Başçavuş Hayri: “Yzb. Fethi Gürcan koşarak havan birliğinin başında bulunan Yzb. Nusret Kocabey’in yanına gitti konuştular. Yzb. Fethi Gürcan tekrar koşarak yanımıza geldi. Bölüğü avcı zincirine soktu. Bölüğü Menderes’in köşkünü üç sıra halinde muhafaza altına almış Jandarma Bölüğü’nün üzerine doğru ilerletti. Aradaki mesafe yirmi beş metreye indiği sırada ismini bilmediğim bir jandarma üsteğmeni elleri kalçasında: “Yüzbaşım yaklaşmayın” dedi. Bu sırada ben de Yzb. Fethi Gürcan’ın hemen yanındaydım.. Üsteğmen’in bu ikazı üzerine, Yüzbaşı bana baktı; ben durumu anlamıştım. Bölüğümüzün sağımda bulunan erlerini işaretle soldaki tümseğin altına aldım. Yzb. Fethi Gürcan: “Üsteğmenim vaziyeti görüyorsun. Erlerini topla ve buradan çek kan dökülmesin.” dedi Jandarma Üsteğmeni: “Ben kumandanımdan emir almadım emniyet tertibatını bozamam.” dedi. Jandarma Üsteğmeni benim, Yzb. Fethi’nin ve Tğm. Muzaffer’in arasında kaldı.. Üsteğmen bütün rica ve ikazlara rağmen müşkülat çıkarmaya devam edince Yzb. Fethi Gürcan evvela elindeki tabancası ile Üsteğmen’in ensesiyle omuzu arasına vurdu sonrada kasıklarına doğru tekme attı. Bu sırada Teğmen Muzaffer: “Müsaade eder misiniz üsteğmenim.” dedi ve üsteğmenin tabancasını aldı. Bu sırada bazı jandarma erleri makineli tabancalarını atış vaziyetine getirdiler. Üsteğmen bağırıyordu: “ Beni erlerimin karşısında tekmeleyeceğinize çekip vursanız daha iyi edersiniz.” Yzb. Fethi Gürcan: “Erlerine söyle silahlarını indirsinler, göstereceğim yere gelsinler yoksa namussuzum vururum.” dedi ve elindeki tabancanın ateşleme çekicini kaldırdı. Tğm. Muzaffer’le beraber jandarma üsteğmeni aralarında olduğu halde uzaklaşırken jandarma erlerine “Toplanın” diye bağırdı. Ve bana “Hayri sen işi hallet” dedi. Jandarma erleri arasında bir kaynaşma oldu ve toplanmaya başladılar. Bir Jandarma çavuşu: “Başçavuşum durumu taktir ediyorum. Emredin. Nereye gidelim ?” dedi “Yürüyüş kolunda beni takip edin” dedim ve sol ilerimde bulunan çimenlik sahaya ilerlemeye başladık. Bölüğümüzün eratı da jandarmaları takip ediyordu. Biraz ilerimde yanağından yaralı Kurmay Albay; Yzb. Fethi Gürcan, Tğm. Muzaffer ve Jandarma Üsteğmeni münakaşa ediyorlardı. Biraz sonra Yüzbaşımla Jandarma Üsteğmeni kucaklaşıp öpüştüler ve Jandarma Üsteğmeni’nin tabancası iade edildi. Birkaç metre sağda Başçavuş Nihat Bingöl bir kısım jandarma erlerine tüfek çattırmış ve eratı tüfek çatısının uzağında bir yere almıştı.. Ben de Jandarma bölüğüne tüfek çattırdım. Ve eratı tüfek çatısının uzağında bir yere aldım. Bölüğümden bir mangayı tüfek çatısının muhafazası ve bölgenin emniyeti için bıraktıktan sonra kalan erlerle Yzb. Fethi Gürcan’ı takip ettim. Köşkün kapısına geldiğimiz sırada Celal Bayar’ı merdivenlerden indiriyorlardı.” FETHİ GÜRCAN – NUSRET KOCABEY – BURHANETTİN ULUÇ Artık, açılan yoldan ihtilalcilerden bazıları da birer ikişer geçmeye başlamışlardı. Bunlardan biri de 21 Mayıs Harp Okulu yürüyüşüne sonradan katılıp başında yürüyen Veteriner General Burhanettin Uluç idi. Yanına bir kaç harp okulu öğrencisini almış olan Uluç Paşa, kavga dövüş temizlenen yolda ilerliyordu. Nusret Kocabey: “Ben de devlet reisinin bulunduğu binaya girdim. O sırada Burhanettin Uluç isminde bir generalin iki harbiyeliyle beraber bize yaklaştığını gördüm. Biz ilerledikçe o da arkadan birkaç Harbiyeliyle beraber arkamızdan geliyordu. Birden içeri girdik. Biz içeri girince, Devlet Reisi’ni alınca o da arkamız sıra yetişti yani; yoksa Burhanettin Uluç bir takım harbiyeliyle önden gidiyordu, biz birlik olarak arkasından gidiyorduk şeklinde değildi. O sonradan geldi. Zaten girmiştik içeriye, ilerliyorduk. O da arkadan geldi, Eee, baktık, bir paşa. Elbette bizden yaşlı, daha tecrübeli, saygımız var. O da bizden yana olduğuna göre tanımadığım halde ona söz hakkını bırakmıştım. Kendisi benden yüksek rütbeli olduğu için söz hakkını ona verdim. O da Devlet Reisi’nin bulunduğu odaya girdi Konuşmaları o yaptı. Devlet Reisi çıktı. Evlatlığı sandığım bir hanım kız vardı yanında. Yanında emir subayı vardı. Bir iki nefer vardı orada. Ben makineli tabancamı belime dayadım. Burhanettin Uluç'a, işte bir konuşmayla kendisini teslim almasını talep ettim. Burhanettin Paşa da, işte artık milli iradeyi kendilerinin temsil ettiğini artık askeri yönetimin idareye el koyacağını ifade ediyordu. Devlet Reisi olan Celal Bayar: ‘Ben milli iradeyle geldim gene milli iradeyle buradan çıkışımı sağlayabilirsiniz’ şeklinde devamlı olarak direniyordu. Güçlü bir insandı. Yani burada telaş yüklü olmak yerine mücadelenin ilk adımını atarcasına bir direnişi vardı. Konuşma uzayınca ben makineli tabancamla belinden itmek zorunda kaldım. Darp yapmak zorunda kaldım. O da, birden bire çok küçük bir tabancayı kolunun yeninden çıkardı. Alnına doğru götürdü, Celal Bayar. Demek ki herhalde kaba kuvvet kullanacak bana, daha da kötü durum olacak düşüncesiyle tabancasını çekip intihara o zaman teşebbüs etti. Ben elinden bir yere sarıldım. Yere beraber yuvarlandık. Yere düştük. Tabancasını aldım elinden. Sonra mukavemeti kırıldı devlet reisinin. Muhafız Alayı da zaten daha doğrusu, benim Devlet Reisi’nin bulunduğu yere girdiğim zaman, çevremdeki neferler karşı koyuyorlardı. Yani her an bir şey patlamak üzereydi. Yani kimse bana, “buyur Celal Bayar’ın yanına git al” demedi. En basit orada bir garson biçiminde ve yahut ta ne bileyim ben, bahçede çiçekleri toplamak üzere görevlendirilmiş nefer bile karşı koyuyordu. O yüzden herhalde Devlet Reisi’ni almasaydık kısa bir sürede askeri müdahalecileri bertaraf edeceklerini tahmin ediyorum... Kesinlikle inanıyorum.” Üst. Muzaffer Güney: “27 Mayıs gecesi köşke geldiğimizde iki grup halindeydik. Biz jandarma taburunun mevzilendiği yerdeydik. Nusret Kocabey öbür grubun başındaydı. Ben Fethi Gürcan Yüzbaşı’mla beraberdim ve başka subay yoktu. Bizim birlik muharip değildi, hizmet sınıfından oluşuyordu. Orada Harp Okulu’nda topçuluk hocamız olan Bnb. Abdullah Tardu’yu bir duvarın üzerinde otururken gördüm. Yanına gittim ve selam vererek burada tek başına ne yaptığını sordum. “Baktım bazı birlikler buraya geliyor, ben de geldim“ dedi. Bir süre bekledik. Muhafız Alayı Komutanı Osman Köksal oralarda dolaşıyordu ama bir şey yaptığı yoktu. Fethi Gürcan ve Nusret Kocabey iki koldan köşke girmeye karar verdiler. İlk önce bizim birlik Fethi Gürcan en önde jandarma taburunu yararak ilerlemeye başladık. Fethi Gürcan’ın kararlılığı yüzüne ve bakışlarına o kadar yansımıştı ki jandarmalardan hiçbiri engel olmaya çalışmıyor, aksine ağır ağır geri çekiliyorlardı. Muhafız Alayından bir astsubay Fethi Gürcan’ın önüne geçip engellemeye çalıştı. Fethi Gürcan onu hızla itekleyip geçti. Ardından bir er önüne çıktı. Bu sefer Fethi Gürcan onu da bağırarak kovaladı. Sonra ben muhafız alayı komutan muavini bir albayın tabancasını aldım. Süvari Astsubay Münip Tepeci, Albay Köksal’ın silahını almak istedi. Alb. Osman Köksal, kendisinin de ihtilalcilerden olduğunu zorlukla açıklayabildi Biz bu işleri yaparken Nusret Kocabey de öbür taraftan girip Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı derdest etmişti." Bu sırada “Kurmay” Karargaha Cumhurbaşkanlığı Köşkü ile ilgili haberler geliyordu. Emin Aytekin: “..Tank bölüğü kumandanı heyecanla gelip Madanoğlu’na köşkün mukavemet ettiğini, teslim olmadıklarını ve Osman Köksal’ın da birlikleriyle bize iltihak etmesinin mümkün olmadığını mutlaka oraya bir kuvvet gönderilmesi icap ettiğini söyledi. ...Ve ben o esnada Madanoğlu’na bir piyade taburu ve bir bir tank bölüğünü emrime vermesini, köşke gidip köşkün düşürülmesi ameliyesini gerçekleştireceğimi söyledim. O da muvafakat etti. Aşağı indiğim zaman Sami Küçük’ü gördüm. Onu da yanıma aldım. ...Yolun ilerisinde ve yaverler dairesi civarında bir süvari grubu gördüm. Fakat görünen sadece atlardı. Erlerin ve subayların nerede olduğu belli değildi.” Süvari erleri ve subayları neredeydiler??? İhtilal’in başarısı üzerine Emin Aytekin'le seneler süren “Köşkü kim teslim aldı?” tartışması yapan Osman Köksal, Emin Aytekin'in yazdıklarını çürütmek isterken, farkında olmadan bizi daha fazla gerçeğe yaklaştıran açıklamalar yapar. Osman Köksal: “..Yaverler dairesi köşkün 70 – 80 metre sağ (Köşkün önünden geçen caddeye göre) bir binadır. .. Jandarma Muhafız Taburu’nda tek bir at dahi yoktur. Olsa idi bile atlar, savunma mevziinin odak noktasında bulunmazdı.... Muhafız Alayında aşağı yukarı 700 – 800 atı bulunan, 150 – 200 atlı süvari bölüğü vardı. Bunlar da Jandarma Taburunun savunması dışında idi." Oysa, köşke dışarıdan gelen 43. Süvari Alayı’na bağlı Süvari Grubu savunma mevziinin odak noktasını delerek köşke girmişti. İlk Kurşun hedefine varmıştı, hem de 12'den vurarak. KİM KÖŞKÜ DÜŞÜRDÜ? 27 Mayıs İhtilali’ni anlatan kitapların köşkün ele geçirilişiyle ilgili bölümleri tam bir karışıklık içinde kaldı: Müşerref Hekimoğlu: “… modern eğitimli Muhafız Alayı ile korunan bir devlet başkanı nasıl böyle kolayca ele geçirilebilmişler, bu kolaylığı hangi plan sağlamıştı?” Sami Küçük köşke geldiğinde gördüğü ihtilalci subayları anlatırken satır aralarında ortalıkta dolaşan süvari erlerinden bahseder. Başlarında subayları olmayan süvari erleri! “ Sami Küçük elinde tomsonu Köşk’e girdi. Holde bir kalabalık. Bir sivil, Burhanettin Uluç ve… Sivili tanımadı önce. Sonra Bayar olduğunu anladı.” (a.g.e., s. 135) Oysa Albay Sami Küçük, 27 Mayıs İhtilalinin hemen ertesinde yaptığı açıklamalarda Süvari erleri ile “talim elbiseli bir iki subayı” gördüğünü yazılı olarak belirtmişti. “Bu sırada Veteriner General Burhanettin Uluç, yalnız, elinde şapkası yaya olarak bu yoldan yukarı çıkmakta idi. Kendisine bilgi verdim. Köşkün merdivenleri önüne gelince, benden daha evvel buraya gelen Kur. Alb. Emin Aytekin bana: “Celal Bayar teslim olacak. Üç subay isteniyor. Sen silahlısın, sen teslim al” dedi. Etrafıma bakınca yanımda Tank Bnb. Muzaffer Karan’ı gördüm. Onu ve bir de teğmen alarak içeri girdim. İçerde bir sivilin etrafında 10 kadar süvari eri ile talim elbiseli bir iki subayı ve o siville münakaşa eden General Burhanettin Uluç’u gördüm. Erleri aralayarak sivilin yanına yaklaştım ve Burhanettin Uluç’a münakaşa zamanı olmadığını, kendisini götüreceğimizi, sağ koluna girmesini rica ettim, bende sol koluna girerek kendisini dışarı çıkardık. Bu sırada Muzaffer Karan ilk plan gereğince Celal Bayar’ı Harp Okuluna tankla götürmede ısrar etti ise de orada hazır bulunan Muhafız Alay Komutanının station vagonuna bindirerek Harp Okuluna getirdik.” Sonra bir köşk'ü kim teslim aldı kavgası sürüp gidecektir senelerce. Kazanılmış bir ihtilaldeki kendi mevcudiyetlerini ballandıra ballandıra anlatırlarken, biri 700 - 800 kişilik Süvari grubunu görmeyecek (Osman Köksal), diğeri atları gördüğünü söyleyecek fakat Subayların ve erlerin nerde olduğu belli değildi diyecek (Emin Aytekin), bir diğeri savunma hattının içinde Köşk'te Celal Bayar'ın yanında talim elbiseli iki subay ve on kadar Süvari erinden bahsedecek (Sami Küçük) satır aralarında. Görevini yapmaktan başka bir iddiası olmayan Yzb. Fethi Gürcan ve arkadaşı Yzb. Nusret Kocabey ise, isimsiz “Nefer” olmaya yatkın yapılarıyla, “devlet hiyerarşisini” parçalamışlardı ve artık ihtilalin hiyerarşisine uymanın gönül rahatlığı içindeydiler. Nusret Kocabey: “Bu şekilde Burhanettin Uluç yüksek rütbeli bir general olduğu için onun komuta etmesini daha yerinde bulduğumuz için Devlet reisini Burhanettin Uluç’a teslim ettik. O da yanlarındaki harp okullularla beraber onu götürdüler. Ben birliğimi topladım. Fethi birliğini topladı. Oradan alayımıza biz geri döndük. O gün, o civarda Sami Küçük’ten başka Milli Birlik Komitesi’nde yer alanlardan kimseyle karşılaşmadım. Yani Devlet Reisinin alınması, eğer ihtilalin oturmasında etken olarak olmuşsa, orada bu olaya gelişte Durmuş Çınar tankçı, Sami Küçük Milli Birlik Komitesinden, Fethi Gürcan, ben vardık. Başka kimseyi ben görmedim. Burhanettin Uluç. Onu söylemiştim. Onun dışında birliğiyle gelmiş veya Milli Birlik Komitesi içindeyken o çevrede olmuş olabileceklerden kimseyle karşılaşmadım. Sami Küçük’ü gördüm sadece.” En büyük sermaye temsilcisi, İş Bankası kurucularından, “sabık ve sakıt” Cumhurbaşkanı Celal Bayar, bir 27 Mayıs gecesi sabaha karşı çok iyi korunan Cumhurbaşkanlığı Köşkünden apar topar Yassıada'ya yollanmasının bilinçaltıyla ölünceye kadar “Bu kış komünizm gelecek” diye sayıkladı durdu. 27 MAYIS – İSTANBUL İstanbul’da, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Harekat Dairesi Başkanlığı’nın emriyle harekat başladı. Yani hiyerarşiye uygun bir ihtilal hareketiydi. “26–27 Mayıs gecesi ben İstanbul Örfi İdare Kumandanlığı Harekat Başkan Muavini idim...” Üniversite bahçesinde benim de katıldığım ‘harekat’ toplantısında, harekatın, çeşitli sebepler dolayısıyla (a.b.ç.), Örfi idare kumandanlığı karargahından verilecek kısa bir harekat emri ile başlamasını kararlaştırdık” Ateşli ihtilalci Orhan Erkanlı, harekat emrini alır almaz Tankları hedeflere doğru yola çıkardı. “İlk aranan, Erkanlı’nın 3. Zırhlı Tugayı idi. Erkanlı sabredememiş, birliklerini yol üzerine çıkartmış, tankların motorları yarım saattir çalışmaya başlamıştı bile... Örfi İdare Karargahının ‘hareket’ emri gelir gelmez, jeep’ine atlıyor ve kafile şehre doğru yola çıkıyordu.” “Planlamaya göre Ankara ve İstanbul radyolarından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sesi aynı zamanda duyurulacak. İstanbul'da her şey saat gibi işliyor, telefonlar durmadan çalıyor, telin öbür ucundaki ses hedefin ele geçtiğini bildiriyor... Ama Ankara'dan haber yok hala.” “… radyo Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sesini duyurmaya hazırlandı. Hiç direnme olmadı ama Ankara'dan ses yok. Beklemek gerekiyor” İstanbul'da duruma tamamen hakim olunmuştu. Fakat, radyo yayınlarından Ankara'nın sesi çıkmıyordu. Teyfik Subaşı: “Bu düşüncelerle yorgun Harbiye'ye geldim. Harbiye'nin giriş kapısı, binanın merdivenleri, koridorlar velhasıl her taraf yüzlerce subay ile doluydu. Herkes, yakınlık derecesine göre, bir küme içinde yer almıştı. İhtilalin olduğu, bundan sonraki durumun ne olacağı, olayları ve hazırlığı bilmeyenlerce tartışılıyordu. Veya tam zamanı idi. Kotarılmış bir sonuçtan pay kapmak, hoş olurdu. Ahmet Yıldız, Ordu Harekat Odası’nın kapısına iki nöbetçi dikmiş ve içeriye kimseyi aldırmıyordu. Ben bozulmuştum. Yüzbaşı Terzi'nin tepkisi daha da şiddetli oldu. Orhan Erkanlı'yı bulmaya çalışırken, bu gruplara da gözüm takılıyor ve bazı olayların tanığı oluyordum. Eğer Ankara'dan ses çıkmazsa, bizim halimiz ne olacaktı? Akıl satmaya kalkanların, bizi itham etmeyecekleri nereden belli idi? Konu bir yargılamaya dönüşse, kim birlik yürütmüş ise isyancı sayılacak ve hesabı görülecekti.” Aslında, ihtilali tasarlayan komite için İstanbul o kadar da önemli değildi. Esas hedefler ve “Siyasi İktidar” Ankara'daydı. Yoksa İstanbul'da sıkıyönetim yumuşak geçiyordu. Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi'nin duvarları Sıkıyönetim Komutanı’nın emriyle otomatik silahlarla tarandığı için, delik deşik olmuş ve öğrenci gösterileri engellenmişti. İstanbul'da ise Sıkıyönetim Komutanı bu kadar gayretkeş olmamıştı. 27 Mayıs sabahı da kolayca ihtilale “ikna” edildi. Ankara'daki komitenin ihtilali başlatmak için ayak sürümesi, Orhan Erkanlı'yı gerekirse “İstanbul Hükümeti” kurma fikrine kadar sürüklemiş, fakat bu fikrinde yalnız kalmıştı. Dolayısıyla, 27 Mayıs gecesi de, yine her şey Ankara'da “çözümlenmek” zorundaydı. Ve Ankara’da çözümlendi. 27 MAYIS İHTİLALİ SABAHI Genç subaylar, başarılarının rantını akılarına bile getirmeksizin, atlarına binip gün boyu halkın coşkulu tezahüratlarına katarak nameleştirdikleri nal sesleriyle ihtilalin coşkusunu Ankara sokaklarına yaymaya koyulmuşlardı. Komitenin planladığı darbe, gençlik ve halkla kaynaşarak dörtnala Devrim'e doğru koşuyordu. Daima büyük bir fedakarlıkla bütün olayların içinde yer alan Teğmen Erol Dinçer, 27 Mayıs’ta ise, izinli olmasından da kaynaklanan bir irtibat kopukluğundan (irtibatı sağlayacak olan Tğm. Yılmaz Akkılıç Ankara dışında olduğundan), geç kalmıştı. İhtilal planları çerçevesinde Dinçer’in görevi, güvenmedikleri 43. Süvari Alayı’ndaki Keramettin Yüzbaşı’yı tevkif etmek ve onun bölüğünü alıp çıkmaktı. İrtibat kopukluğuna rağmen, ihtilalin başladığını anlar anlamaz hemen olaya katıldı. Erol Dinçer: “27 Mayıs irtibat kopmuş durumda. Kurtuluş’ta evdeyim. Sabah kalktım bir baktım ihtilal olmuş. Baktım etrafta askeri öğrenciler var. Hemen durumdan görev çıkardım. Askeri tıbbiyeliler de harekete geçmişler. Onları örgütledim. Cebeci Karakolu’na el koydum. Öğrencileri görevlendirdim. Çevrede oturan Tahkikat Komisyonu üyelerini, DP Milletvekillerini filan toplamaya başladık. Sonra hemen alaya gittim. ‘Yahu’ dedim, ‘bana niye haber vermediniz?’ Hem irtibat kopukluğu, hem de 43. Süvari Alayı Komutanı’nı marangozhaneye kapatma önerime ‘ayıp olur’ diyen adamların etkisi falan...” MENDERES’İN TUTUKLANMASI Menderes 27 Mayıs günü Eskişehir'deydi. Hv. Alb. Muhsin Batur ve ihtilalci havacılar harekete geçmek için sabaha kadar “Radyo anonsunu“ beklemişlerdi. İhtilal tarihinin birkaç kez ertelenmesi nedeniyle emin olmak istiyorlardı. İstanbul ve Ankara radyolarından anonsları duyunca harekete katılmaya koyuldular. İhtilal konusundaki tedirginlikleri nedeniyle, şehirlerinde bulunan Menderes konusunda hiç bir planları yoktu. Olsaydı, en azından Menderes ve yanındakileri gözleyecek, izleyecek bir tedbir almaları gerekirdi. İhtilale katılmaya karar verdikten sonra yapılan organizasyon ayarlamaları yüzünden kaybedilen zamanda Menderes, Polatkan ve küçük çaplı maiyeti çoktan otomobillerle şehri terk etmişti. Muhsin Batur ve ihtilalci havacılar, daha önceden yolları tutmayı da akıl edememişlerdi!.. İhtilalin Ankara ve İstanbul'daki başarısını öğrendikten sonra, Kütahya'daki Hava Er Eğitim Tugayı ile telefon irtibatı kurularak Menderes, Polatkan ve maiyetinin yakalanmaları sağlandı. Böylece Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dan sonra Başkakan Adnan Menderes de tutuklanmış oldu. Üniversite gençliği ve Ankara halkı, gördükleri subayları omuzlarında taşımakta, tezahüratları tüm caddelerde çınlamaktaydı. Memur kenti Ankara halkı, gençliğin dövüldüğünü görmüş, aydınların, gazetecilerin tutuklandığını izlemiş, İnönü’nün taşlanışında “Kurtuluş Savaşı kazanımlarına” karşı çıkıldığını hissetmişti. Ağaların ve tarikatların arkasında teşkilatlanmış kasabalı ve köylü öfkesinden ürkmüştü. D.P’ye ve yöneticilerine kızgındı. Bu belayı tepelemiş ordu gençliğini bağırlarına basmakta zerrece çekinmediler. Ankara’yı bir bayram havası sarmıştı. Damat Metin Toker de, hemen 27 Mayısçı olacak, fakat tıpkı Paşa kayınpederi gibi çağırdıkları gücü, “çağrılı güç”ü seyretmekten öteye gidemeyecekti. Metin Toker: “27 Mayıs öğleden sonra Ankara’yı gören herkes vicdanında en ufak tereddüt duymadan emin olmuştur ki, bu hareket beğenilen bir hareket olarak alkışlanmaktadır”. Menderes ve hükümetini istifa ettiremeyince az mı uğraşmışlardı İsmet Paşa ile birlikte, bu ihtilal için? Kendisi, bizzat İnönü'nün “Propaganda Şefi” idi. Ama, “damat”lıkla bahşedilen “şef”lik, “kayınpederin ömrü” ile sınırlı kalmaya mahkumdu. Türkiye hala “doğu”luktan çıkamadığı için, “yetenek” değil “yakınlık” önemliydi. 27 Mayıs sabahı, Paşa babasıyla birlikte, DP'nin devrilişini büyük bir şevkle izliyorlardı. İktidarın artık ellerinde olduğunu düşünüyorlardı. Halbuki, “uykusuz gecelerin” yaklaştığının farkında değillerdi. III. BÖLÜM İNÖNÜ KURMAYLIĞINDA KARŞI DEVRİMİN TEZGAHLANIŞI LİDERSİZLİK VE ÖRGÜTSÜZLÜK Milli Birlik Komitesi yukarıda anlatılan kargaşa içinde kurulup çalışmalarını körün değneğiyle sürdürmeye başlamıştı. Şüphesiz, kurulu sistem de kendi karşı reaksiyonlarını gösterecekti. Sistemin en çok oy alan partisi DP kapatılmış, tüm milletvekilleri de Yassıada'ya gönderilmişti. 27 Mayıs'ı basit bir hükümet darbesi olmaktan çıkaran genç subaylar ve üniversite gençliği ile şehir halkı “birinci raundu” kazanmışlardı. Yolsuzlukların üzerine gidilerek, “köklü değişikliklerin” yapılmasını talep ediyorlardı. Ama lidersiz ve örgütsüz idiler, üstelik hedefleri de net değildi. BÜYÜK SERMAYE – İSMET PAŞA – GENÇ SUBAYLAR Oysa, mevcut sistemin örgütlü, hedefleri belli ve de uluslararası sermaye ile güçlü bağları olan “Büyük Sermaye” sınıfı vardı. Lider derseniz, koskoca “Kurtuluş Savaşı kahramanı İsmet Paşa” tam bu kargaşa için biçilmiş kaftandı. Ama, daha önce İnönü'yü lider olarak görmek isteyen Tevfik Subaşı gibi bir yüzbaşı bile ihtilalden büyülenmişti. “Eylem hazırlıklarının kuvveden fiile dönüşmesi safhasında öğrenildi ki, CHP, askeri kullanabilmenin davranışları, hazırlıkları içerisindedir. İktidarın zafiyetinin üzerine giderken, ordunun Atatürk'e ve onun ilkelerine olan bağlılığından istifade etmenin zamanı geldiği kanaatleri pekişmişti. Asker, el koyacak ve devrimlerin sadık bekçisi CHP'ye "Buyurun" diyecek. Çoğumuz şoke olmuştuk. İhtilalin beklenmedik bir şekilde direnişsiz gerçekleşmesi ve iktidarın alelacele kurulan bir komite ile yürütülme sorumluluğunun üstlenilmesi, bu sefer de iktidar bekleyen CHP'de şoka sebep olmuştu. Devlet yönetimini bilmeyen gençleri, zamanla etki altına alıp yönlendirmenin kolay olduğunu tahmin ediyorlardı. Gerçekten CHP sempatizanı veya taraftarı olan bazı komite üyelerinin, zaaflarından da istifade pekala mümkün görünmekteydi.” Bu nedenle, alttan alta kışkırttığı 27 Mayıs İhtilali’nin açıkça başına geçme inisiyatifini gösteremeyen İnönü, artık istese bile kolay kolay ipleri ele alamayacaktı. Moment kaçmıştı. Komite içindeki bir sürü subayla iyi bağları olduğu halde, genç subaylar iktidarı altın tepsi i&cc |