Top Module Empty
Anasayfa arrow Gönül Özler arrow Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmına Aykırılığı
Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmına Aykırılığı PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Cumartesi, 09 Şubat 2008

Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmına Aykırılığı
ve Egemenlik İlkesi ile Çelişmesi

 

Hasan GÜRBÜZ
Yeni Hayat dergisi Sayı 47/1998
http://www.yenihayat.org/dergi/1998/47/9.html

GİRİŞ

    Üye devletlerin belirli alanlarda egemenlik haklarını devretmek suretiyle kurdukları Avrupa Ekonomik Topluluğu (Avrupa Birliği) konfederasyon yapısı içinde hızla ve genişleyerek bir Avrupa Birliğine doğru gitmektedir.

    Avrupa Birliği içinde tam üye olan ülkelerin gümrük birliğine (ticari yapıya) doğal olarak ve otomatikman girdiği bir hukuki statüde, Türkiye, Avrupa Birliğine tam üye olmadan yani anormal bir yapılanma ile gümrük birliğine dahil olmuştur.

    Bu şu demektir: Türkiye, içinde yer almadığı Avrupa Birliği üst kuruluşlarının kararlarına uymakla yükümlü hale getirilmektedir. Kararların alınmasında hiçbir şekilde söz ve oy hakkının olmadığı bir birliğin alacağı kararları uygulamakla karşı karşıyadır.

    Bu durumun uluslararası hukukun eşitlik ve karşılıklılık ilkelerine uymaması bir yana, Anayasanın başlangıç kısmına ve egemenlik ilkelerine aykırılığı apaçık ortadadır. Bu hususta doktrinde neredeyse görüş birliği vardır. Böyle olmakla birlikte bu anormal duruma rağmen, yine neredeyse görüş birliği içerisinde, "egemenlik kavramının artık değiştiği", "gerek ulusal, gerekse uluslararası hukuk açısından mutlak, tehlikeli (!) bir egemenlik anlayışının kabul edilmesinin mümkün olmadığı" görüşü ileri sürülmekte ve Türkiye'nin anayasal düzenini Avrupa Birilği hukuk normları ile uyumlu hale getirmesi (yani egemenliği Avrupa Birliğine devretmesi) önerilmektedir.

    Bize göre bu önermeler kabul edilemez. Dünya siyasi coğrafyasına bakın, Birleşmiş Milletler'in üye yapısına bakın; insan topluluklarının uluslar şeklinde bölümlendiğini göreceksiniz. Avrupa Topluluğunun kurucularına ve sonra katılan üye devletlere bakın, ne kadar çok ortak paydası olan benzer uluslar olduğu kolayca anlaşılır. Türkiye'nin ise Avrupa Birliği üyesi ülkelerle ne kadar az ortak paydası ve benzerliği olduğu da rahatlıkla ve açıklıkla görülebilmektedir.

    Avrupa Birliğini oluşturan ülkelerden bir kısmına karşı verdiği ulusal kurtuluş savaşı ile 75 yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti, 76 sene önce bir ailenin (Osmanlı Hanedanı) elinden alarak, ulusa verilen egemenliği, bugün ulusa danışmadan, onun adına hareket ettiğini savlayan bir grup temsilcinin attığı bir imza ile Avrupa Birliğine vermiştir. Hem de ulusun %92'si tarafından refarandumla kabul edilen Anayasaya rağmen. Sorun, neredeyse tartışmasız kabul edilen, Anayasanın, Avrupa Birliği hukuk normlarına uyumlaştırılması meselesi değildir. Sorun bir ulusun egemenliğini devredip devretmeyeceği sorunudur. Sorun, karşılıklı çıkar ilişkilerini eşitlik kuralına uyarak sürdürmek sorunu da değildir. İki veya birden fazla egemen devlet karşılıklı çıkarlarını kollayarak hür iradeleri ile bir anlaşma akdedip bunun gereklerini yerine getirebilirler. Ama Gümrük Birliği anlaşmasında durum böyle değildir. Böyle olmadığı halde, gerek siyasiler gerekse bilim adamları sanki böyleşmiş gibi takdim etmektedirler. Bu ise ne siyaset ahlakına ne de bilimsel ahlaka uygundur.

    I. BÖLÜM

    A-) AVRUPA TOPLULUĞU (BİRLİĞİ)

    1- Tarihçesi:

    II. Dünya savaşından sonra, benzer sıkıntıların tekrar yaşanmaması amacıyla Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman'ın 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı bildiri ile Avrupa Birliği fikri filizlenmeye başlamıştır. (1)

    Fransa, ezeli düşmanı Almanya'nın yeniden dirilmesi pahasına da olsa kurulmasını düşündüğü Avrupa Siyasi Birliğinin ancak, maddi bir dayanışma meydana getirecek somut kuruluşlar ve iktisadi gelişmeyi sağlayacak ortak temeller üstünde inşa edilebileceğinin farkındaydı. Bunun için de önce "Kömür ve Çelik" üretimini, daha sonra bütün mal alışverişlerini kapsayacak bir "Ortak Pazar"ın kurulması fikrini ortaya atarak geliştirmeye çalıştı. (2)

    Bu çerçevede önce, 18 Nisan 1951 tarihinde imzalanıp 23.07.1952'de yürürlüğe giren Paris Anlaşmasıyla; Fransa, Federal Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu"nu kurdular. Ardından, 25 Mart 1957 tarihli "Roma Andlaşmasıyla" "Avrupa Ekonomik Topluluğu"nu ve "Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu"nu kurdular. Ardından 1 Ocak 1973 tarihinde, İngiltere, İrlanda ve Danimarka, 1 Ocak 1981 tarihinde Yunanistan, 1 Ocak 1984 tarihinde İspanya ve Portekiz her üç topluluğa da üye oldu. Böylece üye sayısı 12'ye yükselen Avrupa Ekonomik Topluluğu, 1992 Maastricht Anlaşmasının Kasım 1993'te yürürlüğe girmesi ile "Avrupa Birliği" adını almıştır.

    Genişlemenin son halkası Avusturya, Finlandiya ve İsveç'in Avrupa Topluluğuna katılması ile gerçekleşmiştir. Bu üç devletin yanında Norveç'le de başlatılan katılma anlaşmaları 1994 yılı içinde ayrı ayrı imzalanmıştır. Sözü edilen devletlerin katılma anlaşmaları 1.1.1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Norveç'te ise, daha önce 1972'de olduğu gibi yapılan halk oylaması sonucu, katılma andlaşmasının onaylanması reddedilmiştir. Böylece Norveç Avrupa Topluluğuna üye olamamıştır. Bugün için Avrupa Topluluğu'nun üye sayısı 15 devletten ibarettir. (3)

    2- Amacı ve Kapsamı :

    a-) Amacı :

    Avrupa Topluluğu'nun 1957 Roma Andlaşması ile ilk belirlenen temel amacı bir gümrük birliği ve giderek ekonomik birlik kurulması olmuştur.

    Roma Andlaşmasının giriş kesiminde, bu husus daha kapsamlı olarak Avrupa halkları arasında daha sıkı bir birliğin temellerini atmak, onu ayıran engelleri kaldırarak ekonomik ve sosyal ilerlemeyi sağlamak, yaşam koşullarını iyileştirmek, dengeli bir ticaret ve dürüst bir rekabet yolu ile ekonomik gelişmeyi güvence altına almak, uluslararası ticaret üzerindeki engelleri kaldırmak, denizaşırı ülkelerle dayanışma içinde onların refahını geliştirmektir (4), biçiminde dile getirilmiştir.

    Bu ifadelerden de açıkca anlaşılacağı gibi amaç, sadece, kömür ve çeliği, bütün mal ve hizmetleri, bütün iktisadi hayatı yeni baştan teşkilatlanmayı sağlamanın ötesinde Avrupa'nın Siyasi Birliğidir. Bunun ilk işareti 8 Nisan 1965'de Brüksel'de imzalanan "Kaynaşma Andlaşması" ile, Avrupa Topluluğunu gerçekleştirmek üzere, üç topluluğun birleştirilmesini temin etmek maksadıyla tek bir Konseyin, tek bir Komisyonun kurulmasının uygun bulunmasıdır. "Siyasi Birliği" gütme amacı, bütün Avrupa Toplulukları Hukukunun uygulama ve yorumu ile gelişmesine ışık tutan ana prensip ve itici güçtür. Avrupa Toplulukları Adalet Divanı önünde 1959 tarihinde cereyan eden ünlü bir olayda Hukuk sözcüsü Karl Roemer bu düşünceyi şu şekilde açıklamaktadır. "Avrupa Andlaşmaları, Avrupalı devletlerin tamamen birbirleriyle kaynaşmaları düşüncesinin hakim olduğu büyük bir programın kısmi uygulamasından başka bir şey değildir." (5)

    Nitekim, Maastricht andlaşması ile, hedeflenen Avrupa Birliğinin temelleri atılmıştır. Bu andlaşma ile siyasi ve ekonomik nitelik taşıyan iki sözleşmenin imzalanmasıyla, üye ülkelerin oluşturdukları topluluğa "Avrupa Birliği" adı verilmiştir. Bu andlaşma kapsamında kararların mümkün olduğunca vatandaşlar tarafından alınması, Avrupa halkları arasında daha sıkı bir birlik oluşturulması öngörülmüştür.

    Maastricht andlaşması ile, topluluk için çok daha ileri bir entegrasyon öngörülmüştür. Bu çerçevede, topluluk düzeyinde ele alınacak konular çeşitlendirilmiş ve sayıları artırılmıştır. Ortak dış politika, savunma ve güvenlik politikasının Topluluk çerçevesinde daha bütüncül bir şekilde ele alınması kararlaştırılmıştır. On ikiler vatandaşlarının diğer Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerde yaşamaları halinde temel sosyal ve siyasi haklarının garanti altına alınması anlayışını yansıtan "Avrupa Vatandaşlığı" kavramına andlaşmada yer verilmiş, içişleri ve adli konularda işbirliği düzeyinin arttırılması benimsenmiş, yerel ve bölgesel idarelerin karar verme sürecine daha yakından dahil edilmelerinin yolu açılmıştır.

    Maastricht Andlaşması Topluluk üyesi 12 ülke tarafın-dan onaylanarak 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Böylece, bu yüzyılın sonunda tamamlanması planlanan "Ekonomik ve Parasal Birlik Programı" resmen kabul edilmiştir. Bu durumda artık Avrupa Birliğinin kendine özgü bir "Konfederasyon" konumuna geldiği ileri sürülebilir. (6)

    b-) Kapsamı :

    Roma Andlaşması'nın 2. maddesinde topluluğun görevi, bir ortak pazar kurulması ve üye devletlerin ekonomi politikalarını birbirlerine yaklaştırmaları yoluyla sürekli ve dengeli bir genişlemeyi ve istikrarı, üye devletler arasında sıkı ilişkiler kurulmasını desteklemektedir diye tarif edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için de, üye devletler 3.madde de, aralarındaki gümrük vergilerinin ve miktar kısıtlamalarının kaldırılmasını, üçüncü devletlere karşı ortak bir gümrük tarifesi ve ortak bir ticaret politakası saptanması, üye devletler arasında kişilerin, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını önleyen engellerin kaldırılması, ulusal yasaların birbirine yaklaştırılması ve işçiler için Avrupa Sosyal Fonu, kalkınma alanında yardım için Avrupa Yatırım Bankası kurulması öngörülmüştür.

    Bu çerçevede üye devletler arasında 1 Temmuz 1968 tarihinde gümrük vergileri tümüyle kalkmış kişilerin, sermaye ve hizmetlerin serbest dolaşımı da 1 Ocak 1970 tarihinde gerçekleşmiştir. (7)

    Avrupa Topluluğu'nun kapsamı 1.7.1987'de yürürlüğe giren "Avrupa Tek Senedi" adlı andlaşma ile genişletilmiştir. Bu andlaşma ile özellikle gümrük birliğinin tam olarak gerçekleşmesini engelleyen fiziki, teknik, yönetsel ve mali engelleri ortadan kaldıran bir iç pazar kurulması kararlaştırılmıştır.

    Maastricht andlaşması ile gümrük birliği ve ekonomik birlik amacının yanına parasal birlik ve siyasi birlik amacı da eklenmiş ve topluluğun kapsamı iyice genişletilmiştir.

    Siyasi birlik kapsamında, uluslararası sahnede bir "Avrupa Birliği kimliği" oluşturulması benimsenmiş ve buna paralel olarak dış politika ve güvenlik andlaşması ile siyasal birliğin fiilen oluşturulması süreci başlatılmıştır ve halen sürmektedir. (8)

    3-)Avrupa Topluluğu Organları :

    Avrupa Birliğinin Organları son şekli ile Maastricht Andlaşması'nın G/6. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre ana organlar: Avrupa Parlamentosu, Konsey, Komisyon, Adalet Divanı ve Sayıştaydır. Konsey ve Komisyan'a birer danışma organı olarak Ekonomik ve Sosyal Komite ile Bölgeler Komitesi yardımcı olmaktadır.

    Uygulamada Avrupa Topluluğu'nun motoru Komisyondur. 20 üyeden oluşur. Alınan kararları denetler, Konsey ve Avrupa Parlamentosunda kararların alınmasına yar-dım eder, örgütün tüm yönetsel işlemleri komisyona bağlı organlar tarafından yürütülür.

    Avrupa Parlamentosu, son katılımlarla 626 parlamenterden oluşur. Her üye devlette halk tarafından doğrudan seçilirler. Görevi denetim ve danışma olmakla birlikte Maastricht Andlaşması ile bazı yasama faaliyetlerine katıl-ması da kabul edilmiştir.

    Adalet Divanı, ortak yargı organıdır. 15 yargıçtan oluşur. Yardımcı olan savcılar da vardır. Adalet Divanının görevi, Andlaşmanın yorum ve uygulanmasında hukuka uymayı sağlamaktır. Divan kararları bağlayıcıdır. (9)

    4- Avrupa Birliği Hukuk Düzeni :

    a-) Niteliği :

    Avrupa Topluluğu'nun Hukuk düzeninin niteliği konusunda uluslararası hukuk mu, iç hukuk mu, yoksa özgül bir hukuk düzeni mi olduğu konusu çok tartışılmıştır.

    Topluluk hukuku, üye devlet hukuk düzenlerinden ayrı, bağımsız bir hukuk düzeni teşkil etse de, homojen ve kendine özgü bir hukuk düzeni teşkil etmemektedir.(10) A.Füsun Arsava'nın bu görüşüne karşılık " Avrupa Topluluğu'nun kendine özgü bir hukuk düzeni vardır" diyen Cenk Alp Durak'a göre topluluk hukuku "genel olarak bir hukuk düzeninin sahip olması icap eden iki temel ögeyi haizdir:

    -Uyulması gereken bir kurallar bütünü

    -Örgütlenmiş bir toplumsal yapı aracılığıyla bu kurallara uyulmasını sağlamak (yaptırım)." (11)

    Bu konudaki diğer bir görüş ise, "uluslararası hukuk ile ulusal kamu hukukunun unsurlarını bir arada taşımakla birlikte, ikisinden de ayrı, özgül ve özerk bir hukuk kategorisi olduğu yönündedir.

    Topluluk hukukunun değişik yönü, üye devlet hukuklarının üstünde yer alması ve onlarla bütünleşmek zorunda olmasının yanında, ayrı bir varlık olarak yapılanmış olmasıdır.

    Bu doğrultuda, Topluluğun özgül nitelikteki hukuku için kullanılabilecek en iyi terim Pescatore'un ifadesiyle "bütünleşme hukuku"dur. (12)

    Bu konuda görüşüne başvuracağımız son bilim adamı ise İzzettin Doğan olacak. Doğan'a göre;

    "Avrupa Topluluklarını kuran devletler, aralarında akdettikleri andlaşmalar ile yeni bir uluslararası hukuk düzeni" kurmuşlar ve bu sonucu elde etmek için egemenlik yetkilerinin bir kısmını, andlaşmalarla vazettikleri normatif hukuk düzenini işletmek üzere, bu Toplulukların kurumlarına ya terk etmişler veya birbirleriyle ilişkilerinde kullanmaktan vazgeçerek sınırlamışlardır. Paris ve Roma andlaşmalarıyla kurulan bu yeni uluslararası hukuk düzenine uluslar üstü bir nitelik veren de, üye devletlerin bazı alanlarda egemenlik yetkilerini birbirlerine karşı kullanmaktan süresiz olarak vazgeçmeleri, bazı alanlarda da Topluluk Kurumları lehine egemenlik yetkilerinin icrasından süresiz olarak feragat etmeleriydi. (13)

    Sonraki gelişmeler özellikle 1987'de yürürlüğe giren "Avrupa Tek Senedi" ve "Maastricht Andlaşmaları", Doğan'ı destekler biçimde üye devletlerin topluluğa terk ettikleri yetkilerinin artması ve bundan sonrada artacağının işaretini vermiştir. Ve artık gittikçe Topluluk Hukukunun kendine özgü yeni bir hukuk kategorisi oluşturmak yönündeki karakteri belirginleşmektedir.

    b-) Avrupa Topluluğu Hukukunun Kaynakları :

    1- Andlaşmalar :

    18 Nisan 1952 tarihli Paris Andlaşması, 25 Mart 1957 tarihli Roma Andlaşmaları temel olmak üzere sonradan yapılan ekler ve andlaşmalar topluluk hukukunun asli kaynaklarıdır.

    2- Avrupa Topluluğu Adalet Divanı Kararları :

    Divan, Roma Andlaşmasının 164. maddesinin kendisine veridği yetki çerçevesinde "andlaşmaların yorum ve uygulamasında hukuka uymayı sağlamak"la görevlidir.

    Divan bu görevini yerine getirirken, andlaşmaların yanında yazılı olmayan hukukun genel kaidelerine de başvurarak hukuk yaratma işlevini yerine getirmektedir.

    3- Türev Kaynaklar :

    Topluluk Kurumlarının, andlaşmaların öngördüğü amaçların gerçekleştirilmesine yönelik taraflı işlemleri topluluk hukukunun ikinci derecedeki kaynaklarını oluşturur.

    AET andlaşmasının 189. maddesinde, topluluk kurumlarının normatif işlemleri, tüzük, yönerge, karar, tavsiye ve görüşler olarak yer almaktadır. (14)

    c-) Topluluk Hukuku ile Ulusal Hukuk İlişkileri :

    Andlaşmalarla kurulan topluluk hukuk düzeni üye devletlerin belirli alanlarda kesin egemenlik terki üzerine kurulmuştur. Ekonomik bütünleşmeden siyasal birliğe giden yolu açan topluluk hukuku, bütünleşmenin hukuku olarak ulusal hukukların kayıtsız şartsız üstündedir. (15)

    Daha ilk başlarda, Avrupa Topluluğu Adalet Divanı, 1960'da önüne gelen HÜMBLET olayında ilk defa Topluluk Hukuk Kuralının iç hukuk kuralından üstün olduğu görüşünü benimsemiştir. Daha sonra VAN GEND en Loos olayında "Topluluğun, üye devletlerin sınırlı alanlarda da olsa egemenlik yetkilerini lehine sınırlandırdıkları yeni bir milletlerarası hukuk düzeni meydana getirdiği" görüşünü ortaya koymuştur.

    Ardından COSTA C/ENEL olayında İtalyan Hükümeti elektirik üretim ve dağıtımını millileştirerek, ENEL adlı bir kamu kurumuna vermiş. Bu tasarruftan zarar gördüğünü iddia eden COSTA şirketi aylık 1925 liretlik borcunu ödemeyi reddetmiş, ENEL şirketi COSTA aleyhine Milano Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. COSTA Şirketi millileştirme işleminin Roma andlaşmasının 37, 53, 93 ve 102. maddelerine aykırı olduğunu ileri sürmüş ve durumun açıklanması için hem İtalyan Anayasa Mahkemesine hem de, Avrupa Topluluğu Adalet Divanı'na başvurulmasını istemiştir.

    İtalyan Anayasa Mahkemesi, ATAD'dan önce davranarak, andlaşma ile kanun arasındaki çatışmada, andlaşmanın kanun ile onaylanmış olması nedeniyle lek postıerior deragat priori kuralının uygulanması gerektiğine karar vermiştir.

    İtalyan Hükümeti'de Anayasa Mahkemesinin görüşünden hareketle, Roma Andlaşmasının 169 ve 170. maddelerine göre ihlalin tespitini istemeye yalnızca komisyon ve devletlerin yetkili olduğunu ileri sürerek, Divan'ın yetkisine itiraz etmiştir.

    ATAD ise, ulusal yasaların hükümleri ne olursa olsun, Roma andlaşmasının 177. maddesiyle andlaşmaların yorumu ve Topluluk Kurumları tasarruflarının geçerliliğinin tespiti konusunda, kendisine TEKEL hakkı tanındığını söyleyerek yetki itirazını reddetmiştir.

    Esas yönünden yaptığı incelemede de; "Olağan milletlerarası andlaşmalardan farklı olarak Roma andlaşması kendine özgü, andlaşmanın onaylanmasıyla birlikte üye Devletlerin hukuki düzenleriyle kaynamış ve yargı organlarına kendisini kabul ettiren bir düzen kurmuştur. Gerçekten süresiz, özel kurumlarla donatılmış, kişiliği, hukuki ehliyeti ve uluslararası temsil yeteneği olan ve özellikle üye Devletlerin yetkilerini sınırlandırmalarından veya görevlerinin bir kısmını Topluluğa aktarmalarından meydana gelen bir topluluk kurmakla, üye Devletler sınırlı alanlarda da olsa, egemenlik yetkilerini kısıtlamış olmakta ve böylece vatandaşlarıyla kendilerine uygulanan kurallar bir kurallar manzumesi meydana getirmiş olmakta-dırlar." Bunun doğal sonucu "üye Devletlerin karşılıklı kabulüne dayanan bir hukuk düzenine karşı, Devletlerin sonradan tek taraflı tasarruflarını ileri sürememeleridir." diyerek ana prensibini koyan ATAD, kanıt olarak da; Roma andlaşmasının 5. maddesinin 2. fıkrası ve 189.maddesini ileri sürmüştür.

    Divan'a göre, topluluk Hukuku kuralları, iç hukuk kurallarının nitelikleri ve sıraları ne olursa olsun ANAYASA hüktümleri de dahil olmak üzere yasal, normatif, önceki ya da sonraki tasarrufların üstünde yer alır. (16)

    Divan'ın bu görüşü sonraki pek çok kararla da pekişmiştir. Tabi bu arada devletlerin egemenliklerini sınırlı alanlarda devretmelerinin sınırı da (Maasctricht'ten sonra dış politika , savunma ve güvenlik) gittikçe genişlemektedir.

    B- GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASI :

    1- Türkiye-Avrupa Topluluğu İlişkilerinin Tarihçesi :

    Türkiye'nin Avrupa Topluluğu'na ilk başvurusu 31.7.1959'da olup, Konsey 11.9.1959'da Komisyon'a görüşmelere başlaması için yetki vermiştir. 25.9.1959'da başlayan görüşmeler, kesintilere uğramasına rağmen 25.6.1963'de sona ermiş ve 12.9.1963'de Ortaklık Anlaşması Ankara'da, Türkiye, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg ve A.E.T. adına Konsey temsilcileri tarafından imzalanmış, 1.12.1964'de onaylanarak yürürlüğe girmiştir.

    Anlaşma 33 madde, ek geçici protokol, mali protokol ve son senet ile 3 niyet ve yorum bildirgesinden oluşmaktadır.

    Anlaşma, Türkiye ile Topluluk arasında gümrük birliği kurmayı ve ileride Türkiye'nin Topluluğa tam üyeliğini hedef almaktadır. Gümrük Birliğinin gerçekleşmesi için de hazırlık, geçiş ve son dönem olmak üzere üç dönem öngörmüştür.

    Ankara anlaşmasının 3/1 maddesine göre "Hazırlık döneminde Türkiye, geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmek için, Topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirecektir." Bu dönem 5 yıl olarak öngörülmüştür. İkinci dönem olan geçiş dönemi için ise, geçici protokolün 1. maddesine göre, bir katma protokolün yapılması gerekiyordu. 5.2.1969'da başlayan görüşmeler neticesinde Katma Protokol gerekli onayları alarak 1.1.1973'te yürürülüğe girmiştir, böylece de geçiş dönemi başlamıştır.

    Geçiş döneminin amacı A.E.T. ile Türkiye arasında giderek gümrük birliğini gerçekleştirmektir.

    Bu amaçla, Topluluk, sanayi mallarında Türkiye'den yapacağı ithalata hiçbir gümrük vergisi koymamayı ve miktar kısıtlamaları uygulamamayı garantilemektedir. Türkiye ise topluluk çıkışlı mallara uygulanan gümrük vergilerini 12 yıllık olağan ya da 22 yıllık olağan dışı dönem içinde aşamalı olarak kaldırmayı garanti etmektedir. İşçilerin serbest dolaşımının da, 1976-1986 arasında gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

    Bu anlaşmaya rağmen Topluluk, Türkiye'ye karşı yükümlülüklerini yerine getirmemiştir. Gerek gümrük indirimleri konusunda, gerekse işçilerin serbest dolaşımı konusunda!

    Bu arada 14.4.1987 tarihinde Türkiye, Avrupa topluluğu'na tam üyelik için başvurmuştur.

    Son dönem ise, A.E.T: ile Türkiye arasında gümrük birliğinin tam anlamıyla gerçekleştirileceği ve ekonomik politikalaarın eşgüdümünün güçlendirileceği dönemdir.

    Yalnız Ankara anlaşmasında, geçiş döneminden son döneme nasıl geçileceği ve son dönemin süresinin ne olacağı belirsizdir.

    Bu arada 6.3.1995'te Türkiye'nin Avrupa Topluluğu ile gümrük birliğini tamamlamasını öngören Ortaklık Konseyi kararları imzalanmış, gerekli onaylar sağlanmış ve Avrupa Topluluğu-Türkiye Gümrük Birliği 1.1.1996'da başlamıştır.(17)

    2- Gümrük Birliği Anlaşması :

    6 Mart 1995 tarihinde Brüksel'de toplanan Türkiye-Avrupa Birliği Ortaklık Konseyi arasında imzalanan ve 64 maddeden oluşan kararlara gümrük birliği anlaşması denilmektedir.

    Avrupa Parlamentosu 13.12.1995 tarihinde yaptığı toplantıda bu kararları onaylamış ve böylece 1.1.1996'da AT-Türkiye arasında gümrük birliği başlamıştır.

    a-) Amacı ve Kapsamı :

    Gümrük birliği anlaşmasının amacı, ilk bakışta AT ile Türkiye arasında gümrük sınırları içinde mal dolaşımını düzenlemek olarak görülmekle birlikte, anlaşmanın daha giriş kısmındaki şu ifade ilgi çekmektedir. "Taraflar arasındaki ortaklık ilişkisi çerçevesinde Gümrük Birliğinin siyasi ve ekonomik anlamda önemli bir aşama olduğunu gözönünde bulundurarak; aşağıdaki kararları almıştır," Burada "siyasi" ve "ekonomik" anlamda bir aşama olduğundan bahsedilmiş olması, anlaşmanın sadece gümrük tarifeleri ile sınırlı olmadığının bir göstergesidir.

    Nitekim, 7 kısımdan oluşan anlaşmanın 1. kısmı "Malların Serbest Dolaşımı ve Ticaret Politikaları" IV. kısmı "Yasaların Uyumunun Sağlanması" başlığını taşımaktadır.

    b-) Gümrük Birliği Anlaşmasının Türkiye'ye Yüklediği Yükümlülükler :

    1-) Anlaşma ile Türkiye, Avrupa Birliği çıkışlı sanayi malları için sıfır gümrük ve fon uygulayacak. (4.madde)

    2-) Üçüncü ülkelere karşı Avrupa Birliğinin, ortak gümrük tarifesine uyacaktır. (13-14. madde)

    3-) Türkiye Avrupa Birliğinin dış ticaret politikasına uymak zorundadır. (16.madde ile 52 ve 64. maddelerin yer aldığı bölümdeki maddeler)

    4-) Türkiye, Avrupa Birliğinin bugüne kadar üçüncü ülkelerle imzaladığı ve ileride imzalayacağı ticaret anlaşmalarına uymak zorundadır. (16.madde)

    5-) Türkiye üçüncü ülkelerle tercihli ticaret anlaşması yapma hakkına sahip değildir. (16.madde)

    6-) Fikir, sanat, sinai ve ticari mülkiyetin korunması ve rekabet koşullarını düzenleyen mevzuatı, Avrupa Topluluğu mevzuatı ile uyumlu hale getirecektir. (29, 30, 37. maddeler)

    7-) Türkiye her türlü ticari nitelikli kamu tekelini kal-dıracaktır. (40.madde)

    8-) Türkiye, gümrük birliğinin işleyişi ile ilgili alanlarda yeni mevzuat getireceği zaman önceden Avrupa Topluluğu'nun onayını olacaktır. (55.madde)

    9-)Türkiye, Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın gümrük birliği ile olarak aldığı bütün kararlara ve ileride alacağı kararlara kesin olarak uymakla yükümlüdür. (64.madde) (18)

    II. BÖLÜM

   A- TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI'NIN BAŞLANGIÇ KISMI

    1-) Anayasa'nın Başlangıç Kısmının İçeriği :

    Anayasalar, devletin şeklini, temel yapısını, işlevlerini, vatandaşların temel hak ve özgürlükleriyle bunların sınırlandırılış biçimini, herkesin devlete karşı görevlerini düzenleyen temel kurallar bütünüdür.

    2709 sayılı ve 7 Kasım 1982 tarihli yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başlangıç kısmı ve 177 maddeden oluşmaktadır. Anayasa'nın başlangıç kısmı, dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten bir metindir.

    Anayasa'nın başlangıç kısmının konuyu ilgilendiren bölümü şurasıdır:

"Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasa'da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkmayacağı" ile "Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği..." (19)

    Yoruma hacet bırakmayacak kadar açık olan bu ifadelerden çıkan iki ana sonuç vardır:

    a-) Egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği,

    b-) Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, atatürk ilke ve inkılapları ve laiklik ilkesinin devletin temel, değiştirilemez ana siyaseti olduğu.

    Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin bu ana ilkeleri daima göz önünde tutmaları asli görevlerindendir.

    2-) Anayasa'nın Başlangıç Kısmının Hukuki Bağlayıcılığı:

    Anayasa'nın 176. maddesine göre; "Anayasa'nın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç kısmı Anayasa metnine dahildir." (20)

    Bu husus Anayasa Mahkemesi'nin pek çok kararında açıkca yer almıştır. Bunlardan birkaçına kısaca değinecek olursak, Anayasa Mahkemesi E: 1984/14, K: 1985/7, T: 13/6/1985 kararında "Anayasanın 176. maddesinde , Anayasa'nın metnine dahil olduğu açıklanmış, anılan maddenin gerekçesinde de başlangıç kısmının, Anayasa'nın diğer hükümleriyle eşdeğerde olduğu vurgulanmıştır." denilmektedir. Kararın sonundaki şu ifade ise başlangıç kısmının değeri ve bağlayıcılığı açısından hayli önemlidir.

    "...tespite Bakanlar kurulu yetkilidir" hükümlerine Anayasanın 2.maddesi karşısında Başlangıç'ın 4. ve 7. paragraflarında yer alan Anayasanın yorumu ve uygulamasında siyasal kadroların öznel değerlendirmelerini etkisiz bırakmak amacıyla getirdiği kuşkusuz bulunan temel ilkelere aykırı bulunmuştur." (21)

    Anayasa Mahkemesi yukarıda anılan kararı ile Başlangıç kısmının Anayasa metnine dahil olduğunu teyidin dışında, Anayasanın yorumu ve uygulamasında, Anayasanın 2. maddesine atıfta bulunarak, başlangıcı Anayasanın temel ilkeleri ile aynı hukuki statüde mütalaa etmiştir.

    Cumhuriyetin niteliklerini açıklayan 2. madde ise şöyledir. "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirlenen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. (22)

    Bu maddede "başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan" ifadesinin kullanılmış olması, başlangıç kıs-mını Anayasanın 2. maddesi kapsamında değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de yukarıda anılan kararında bu doğrultuda yorum yapmıştır. Bunun önemi şuradadır :

    Anayasanın 4. maddesinde; "Anayasanın 1. maddesindeki devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2. maddesindeki cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez." (23)

    Buradan hareketle, rahatlıkla ve kesinlikle; Anayasanın başlangıç kısmının da, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez nitelikte olduğu hükmüne varılacak-tır.

    Bu bahsi kapatmadan, Anayasa Mahkemesinin konuya değinen; E:1989/1, K:1989/12, T:7/3/1989 sayılı kararına da bakalım:

    "Anayasanın 176. maddesine göre Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç kısmı Anayasa metni kapsamındadır. Başlangıç Anayasanın temel görüş ve ilkelerini içermekle Anayasa maddelerinin amacını ve yönünü belirleyen bir kaynaktır." (24)

    Bahsi toparlayacak olursak; Anayasanın başlangıç kısmı; Anayasanın değiştirilemez değiştirilmesi teklif edilemez, Anayasanın ve dolayısıyla tüm yasa, yönerge ve işlemlerin temel görüş ve ilkelerini belirleyen, uyulması zorunlu, Anayasanın diğer maddeleri arasında ve Anayasanın diğer maddeleri ile başlangıç kısmı arasında çelişki doğduğunda yoruma esas alınacak ana metindir.

    B-EGEMENLİK İLKESİ

    1-Tanımı ve Anlam

    Egemenlik kavramı aslında soyut ve tartışmalıdır. Eski devirlerde mutlak, bölünmez ve sürekli iktidarı temsil eden hükümdarın iktidarını ifade eden egemenlik anlayışının kaynağı da ilahi idi. Yani hükümdar egemenliği Tanrıdan alıylordu. Hal böyle olunca da yalnızca Tanrıya karşı sorumlu oluyordu.

    Rousseau tarafından ortaya konulan halk egemenliği ise, egemenliği genel iradenin kullanması anlamına gelmektedir. Bu genel irade ise yasa biçiminde belirmektedir.

    1789 Fransız Devrimi ile egemenliğin sahibinin ulus olduğu ve ulusun egemenliği temsilcileri aracılığıyla kullanması gündeme gelmiştir. (25)

    Bu şekilde doğan ulusal egemenlik; egemenlik kavramını daha da kuvvetlendirmiş ve yüceltmiştir.

    Kaynağını ulustan alan egemenlik hiçbir güce bağlı olmama ve üstün emretme gücüne sahiptir. Bu anlamı ile uluslar arası ilişkilerde egemenlik kesindir ve denetim kabul etmez. Söz konusu olabilecek tek istisna ise devletin kendi iradesi ile koyduğu ve kabul ettiği sınırlardır. Ulus adına egemenliği kullanan devletin, bu sınırları koyarken ulusa danışması, ulusun onayını alması, ulusal egemenlik anlayışının doğal bir sonucudur.

    2- 1982 Anayasası'na göre Egemenlik:

    Anayasanın başlangıç kısmında; "Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu..." 1. maddesinde "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" bu maddenin gerekçesinde ise "Devlet Başkanının veraset yoluyla değil, milletçe veya milletin temsilcisi Türkiye Büyük Millet Meclisince seçilerek makamına geleceği açıklanmaktadır." 2. maddesinde ise "Türkiye Cumhuriyeti .......... demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir." Bu maddenin gerekçesinde ise, ".... Demokrasi, egemenliğin millete ait olduğu bir siyasi rejimdir." 6. maddesi, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

    Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçkimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. "Bu maddenin gerekçesinde ise ".... Bilindiği gibi egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ilkesi, istiklal harbimizde Atatürk'ün esas Teşkilat Hukukumuzun vazgeçilmez bir ilkesi olarak koyduğu ve demokrasi rejiminin hukuki ifadesi olan bir kavramdır... Türk Milleti demokratik bir düzen içerisinde yaşayacak ve Türk devletinde egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olacak-tır." 7. maddesinde "Yasama Yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez. (26) denilmektedir.

    Yukarıda anılan Anayasa maddeleri ve gerekçeleri hiçbir yorum gerektirmeyecek açıklıkla, Türkiye Cumhuriyeti devletinde egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletinde olduğunu belirtmektedir. Bu anlamı ile Türkiye Ulusal egemenlik temel kavramı üzerine oturmaktadır. Egemenliğin, somut ifadesi olan yasama yetkisi devredilemez, yürütme ve yargı yetkileri paylaşılamaz, devredilemez.

    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, gerek ruhu gerekse açık ve kesin hükümleri ile egemenliğin Türk ulusuna ait olduğunu ve hiçbir şekilde devredilemeyeceğini buyurmaktadır.

    3- Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş Felsefesi ve Temeli Bakımından Egemenlik;

    Birinci Dünya Savaşı sonrası, Mondros Mütarekesi ile yenik sayılan Osmanlı Devleti, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan tarafından işgal edilmeye başlanmıştır.

    bu işgalci devletler Osmanlı devletine imzalattıkları Sevr anlaşması ile Osmanlı Ülkesini aralarında paylaştıkları gibi bir kısmında da Ermenistan ve Kürdistan kurulmasına karar vermişlerdir. O zamanki Osmanlı Yönetimi düşmana tamamen teslim olmuştu. İşgallere karşı mahalli direnmeler ve örgütlenmeler başlamıştı. Osmanlı yönetiminden umudunu kesen Türk Milleti bulunduğu yerde kendi başının çaresine bakmaya başladı. İşte bu sırada Mustafa Kemal ve arkadaşları Türk Milletinin önüne düşerek bulunduğu mahalde kendi başının çaresine bakma kararı alan Türk Milletini bir arada örgütleyip, milletin temsilcilerini Büyük Millet Meclisinde toplayıp, egemenliğini kendi eline alınmasını sağladı.

    21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da Mustafa Kemal'in yaveri Cevat Abbas bey'e yazdırıp yurdun dört bir yanına telgrafla duyurulan meşhur Amasya Genelgesi'nin 1. maddesinde "Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir. Hükümet merkezimiz, itilaf devletlerinin etki ve denetimi altında bulunduğundan yüklendiği sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi yok olmuş tanıttırıyor. Milletimizin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır." (27)

    Kurtuluş savaşının ilk temel belgesinde yer alan; "Milletimizin bağımsızlığını yine milletin, azim ve kararı kurtaracaktır." ifadesi ile egemenliğin ulusa ait olduğu açıkça belirtilmektedir.

    Erzurum kongresinde alınan kararlar içinde "Kuvay-ı Milliye'yi ve milli iradeyi egemen kılmak esastır. (28)

    yine Sivas Kongresinin 2 numaralı kararında; "..... Kuvay-ı milliye'yi amil ve iradeyi milliyeyi egemen kıl-mak esası katidir. (29)

    Her iki kongre de Kurtuluş Savaşının ve Türkiye Cumhuriyetinin temel taşlarıdır. Ve her iki kongre de egemenliğin ulusa ait olduğunu kabul ve ilan etmiştir.

    Nitekim kongrelerde oluşan Heyet-i Temsiliye tarafın-dan Ankara'da meclis oluşturulması ve bunun için seçimler yapılması hakkında alınan ve ilan edilen kararda; "Ankara'da olağanüstü yetkilere sahip bir meclis memleket işlerini idare etmek ve denetlemek üzere toplanacak-tır." (30) denilmektedir. Buradan da açıkça, egemenliğin ulusa ait olduğu ve ulusun seçeceği temsilcilerden oluşan meclis eli ile egemenliği kendisinin kullanacağı anlaşıl-maktadır.

    Nitekim kurulan Meclis'te 20 Ocak 1921'de kabul edilen Anayasanın ilk maddesinde "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur. hükümet ulusun kaderini doğrudan kendisinin tayin edeceği esasına dayanır" (31), hükmü yer almaktadır.

    Ulusal egemenlik kavramı gitgide yerleşmektedir. Nihayet 1 Kasım 1922'de Saltanat, 3 Mart 1924'de de Hilafet kaldırılır. 29 Ekim 1923'de Cumhuriyet ilan edilir.

    3 Mart 1924'de Hilefetin kaldırılmasından sonra 20 Nisan 1924'de kabul edilen 1924 Anayasası ile, egmenlik kayıtsız şartsız Türk ulusuna tevdi edilmiştir.

    Böylece, ilk kez 21 Haziran 1919'da Amasya Genelgesi ile ifade edilen ulusal egemenlik anlayışı, Kurtuluş Savaşının başarı ile sonuçlanması neticesinde, saltanat ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve 1924 Anayasası ile Türkiye Cumhuriyetinin temel felsefesi olmuştur.

    Cumhuriyetin ulusal egemenlik anlayışı sadece saltanata karşı değil, uluslar arası ilişkiler açısından da anlamlıdır. Zira Kurtuluş Savaşı başında mandacılık dahi tartışılmış (Sivas Kongresi'nde) ama neticede "Ya İstiklal Ya Ölüm" kararı alınmış, işgal kuvvetleriyle savaşılarak, Cumhuriyet kurulmuştur.

    Cumhuriyetin temel felsefesi "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" şeklinde ifade edilirken, bunun tam bağımsızlık anlamına geldiğini de unutmayalım.

    III. BÖLÜM

    A-) GÜMRÜK BİRLİĞİ ANLAŞMASININ EGEMENLİK İLKESİ İLE ÇELİŞMESİ

    Biraz önce etraflıca incelediğimiz üzere gerek Anayasanın başlangıç kısmında, gerekse belirtilen Anayasa maddelerinde gerekse Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesinde; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Ulusuna ait olduğu ve devredilemeyeceği emredici hükümdür ve değiştirilmesi de mümkün değildir.

    Gümrük Birliği anlaşması ile Türkiye'nin belirli alanlardaki egemenlik hakları sınırlanmış ve sınırlanan bu alanlardaki egemenlik hakkı Avrupa topluluğuna devredilmiştir.

    1-) Gümrük Birliği Anlaşmasında Egemenlik İlkesiyle Çelişen Gümrük Tarifeleri ile İlgili Hükümler Çok eski zamanlardan beri Gümrük vergisi koymak egemenliğin en belirgin alametlerindendir. İki veya birden fazla ülke aralarında anlaşarak Gümrük vergilerini karşılıklı olarak kaldırabilir veya ortak tarifeler yapabilirler. Bu durumda bu devletlerin egemenlik hakkı zedelenmiş olmaz.

    Gümrük Birliği anlaşmasında durum böyle değildir.

    Bu anlaşmaya göre;

    a-)Anlaşmanın 4. Maddesi ile Avrupa Birliği ile Türkiye arasında ithalat ve ihracattan alınan vergiler kaldırılarak yeni vergiler konulacaktır. Yani Türkiye Avrupa Birliği ile yapacağı ithalat ve ihracatta gümrük vergisi koyma egemenliğini terk etmektedir.

    b-)Anlaşmanın 13. ve 14. maddeleri ile, Türkiye üçüncü ülkelerle yapacağı ticarette, Avrupa Birliğinin bildireceği ortak gümrük tarifesini uygulayacaktır.

    Yani, Türkiye Anlaşmayı yaptığı Avrupa Birliği ve üye devletler dışındaki devletlerle yapacağı ticarette dahi kendi belirleyeceği gümrük tarifelerini uygulayamayacak, Topluluğun bildireceği tarifeleri uygulayacaktır.

    2-)Gümrük Birliği Anlaşmasının, Türkiye'nin Serbest Ticaret Politikaları Oluşturma Egemenliği ile Çelişen Hükümleri;

    a-) Anlaşmanın 16. maddesiyle; Türkiye 5 yıl içinde ticaret politikasını aşamalı olarak topluluğunkiyle uyumlu hale getirecektir. Mesela, Türkiye sanayi ağırlıklı bir politika belirlemek istese, Topluluk ise tarım ve turizm ağırlıklı bir politika belirlerse, Türkiye, topluluğun politikasına uymak zorunda kalacaktır. 52. ve 64. maddeler arasındaki hükümler de bunu iyice detaylandırmaktadır.

    b-) Yine 16. maddeye göre, Türkiye üçüncü ülkelerle tercihli ticaret anlaşması yapma hakkına sahip değildir. Örneğin, Türkiye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti veya Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile tercihli ticaret anlaşması yapmak istese, topluluğun izni olmadan bunu yapamayacaktır. Bu konuda irade kullanamayacaktır.

    c-) Türkiye Avrupa Birliğinin bugüne kadar üçüncü ülkelerle imzaladığı ve imzalayacağı ticaret anlaşmalarına da uymak zorundadır. Bu da yine 16. maddenin getirdiği bir yükümlülüktür.

    Türkiye kendi iradesi ürünü olmayan topluluğun önceden imzaladığı ve yine kendi iradesi olmayacak olan sonradan imzalayacağı anlaşmalara da uyma yükümlülüğü altına girmiştir. Artık bu konuda egemenlikten söz etmek mümkün değildir.

    3-) Gümrük Birliği Anlaşmasının Egemenliğin somut ifadesi Olan Yasa Koyma Yetkisi Açısından Egemenlikle Çelişen Hükümleri

    a-) Anlaşmanın 29. 30 ve 37. maddeleri ile Türkiye; fikri, sanatsal, sınai ve ticari mülkiyetin korunması, patent hakları ve rekabet koşullarını düzenleyen yasaları Avrupa Topluluğunun bu yöndeki yasaları ile uyumlu hale getirecektir.

    Ulus adına egemenliği kullanan ve ulus adına ve ulusun istekleri ve çıkarları doğrultusunda yasalar yapmakla yükümlü Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu anlaşma ile Avrupa topluluğunun kendisinden istediği yasaları çıkarmakla adeta görevlendirilmiş olmaktadır. Bu yasaların büyük kısmı da çıkmıştır.

    b-) Anlaşmanın 55. maddesine göre, Türkiye gümrük birliğinin işleyişi ile ilgili alanlarda yeni mevzuat getireceği zaman önceden Avrupa Topluluğunun görüş ve iznini alacaktır.

    Yine yasa koymanın veya yürütme ile ilgili tüzük, yönetmelik, yapma veya tarifeler belirleme alanlarında egemenlik hakkı ortadan kalkmış, Avrupa Birliğine devredilmiş olmaktadır.

    c-) Anlaşmanın can damarı ve egemenliği yargı boyutunda da kısıtlayan hükmü 64. maddesidir. Bu maddeye göre: "Bu Kararda (Biz anlaşma diyoruz) yer alan hükümlerin, esas itibariyla Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmanın mukabil hükümleriyle aynı oldukları ölçüde, Gümrük Birliği kapsamına giren ürünlere uygulanmak üzere yorumlanmaları hususu, Avrupa Topluluğu Adalet Divanının ilgili kararıyla uyumlu olacaktır. (Divan kararlarına bağlı olacaktır)"

    64. maddenin, yumuşak üslubuna rağmen, Avrupa Topluluğu Adalet Divanı'nın; kararlarına uyma konusunda kesinlik vardır.

    Divanın yapısına ve Topluluk Hukuku içindeki yerine değinmiştik. Divan üyeleri, Avrupa Topluluğuna tam üye olan ülkelerin gösterdiği adaylardan oluşmaktadır. topluluk Hukuku içinde üstün ve bağlayıcı bir konumdadır. Divanın kararları ulusal hukukların üstündedir.

    64. madde ile Divan, Türkiye üzerinde siyasi ve hukuki yönlendirme hakkı kazanmaktadır.

    Baştan beri işaret ettiğimiz hususları toparlayacak olursak, Gümrük Birliği Anlaşması, Anayasanın başlangıç kısmında ve değiştirilemez temel hükümler kısımında belirlenen egemenlik ilkesi ile çelişmektedir. Yine, yukarıda değindiğimiz Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde anlamını bulan "ulusal egemenlik" ve "tam bağımsızlık" kavramları ile de çelişmektedir.

    4. Gümrük Birliği Anlaşmasının Anayasanın Başlangıç Kısmı ile Çelişmesi:

    Anayasanın başlangıç kısmındaki egemenlikle ilgili bölümü yukarıda incelemiştik. Burada, Anayasanın başlangıç kısmı bahsinde değindiğimiz: "Hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesi ile bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk Milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremiyeceği..." ile ilgili bölümüdür.

    Gümrük birliği anlaşmasının getirdiği hükümlerin ortak özelliği; taraflar arasındaki ilişkilerde Avrupa Birliğinin sürekli korunmasıdır. Kısaca bu anlaşma Avrupa Birliğinin lehine ticari, ekonomik ve siyasi sonuçlar doğuracaktır.

    Yine mesela, Türkiye Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile tercihli ticaret anlaşması yapmak istese yapamayacak veya Avrupa Birliği, Kuzey Kıbrıs'tan ithalat veya ihracatı yasaklasa Türkiye bu karara uymak zorunda kalacaktır. Oysa Türkiye'nin ulusal çıkarları, diğer sebepler bir yana Kuzey Kıbrıs'ı Rum kesimine kaptırmamak böylece askeri strateji açısından güneyden kuşatılmamaktır. Bunun için de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin yaşatılması ve güçlendirilmesi gerekmektedir.

    Bir diğer husus Avrupa Birliğinin Türkiye'nin Güneydoğusundaki bölücü terörü destekleyen tutumunun Anayasanın başlangıç kısmındaki "Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği" ilkesi ve Türk milli menfaatleri ile çelişmesi konusudur.

    Konunun bir de toplumsal, kültürel ve ahlaki boyutu vardır. Bu konuda da Avrupa Birliğinin toplumsal, kültürel ve ahlaki değerlerin Türk ulusunun değerleri ile ne kadar uyuşup uyuşmayacağı ortadadır.

    SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

    A-) DEĞERLENDİRME:

    Konuya baştan Avrupa Topluluğunun yapısı, hukuki düzeni ve topluluk hukuku ile ulusal hukuk ilişkilerini inceleyerek yaklaşmamızın sebebi; Türkiye'nin Gümrük Birliği anlaşmasını imzaladığı tarafı ve bu tarafın ilişkilerini nasıl bir hukuki düzlemde yürüttüğünü bilmek içindir.

    Avrupa Birliği, üye devletlerin belirli alanlarda egemenliklerini devrederek oluşturdukları bir üstün otorite, egemen konumundadır. Üye devletler egemenliklerini devrettikleri sahalarda topluluğun egemenliği altına girmektedirler. Bu hukuki düzlem, Gümrük Birliği anlaşmasını imzalayan Türkiye için de geçerlidir.

    Belirli sahalarda egemenliği Avrupa Birliğine devreden üye devletler ulusal hukuklarında da buna uygun düzenlemeler yapmak yoluna gitmişlerdir.

    Burada Türkiye açısından sorun şudur: Öncelikle Türkiye Avrupa Birliğine tam üye değildir. Yani üye devletler gibi Avrupa Birliğinin oluşumunda iradesini ortaya koymuş değildir.

    İkinci olarak Gümrük Birliği anlaşmasıyla ile konu ile ilgili egemenlik haklarını Avrupa Birliğine devretmesine Anayasadaki egemenlik ilkesi uyarınca imkân yoktur.

    Türkiye Avrupa Birliğine tam üye olsa da, egemenlik açısından aynı sorun yine var olacaktır.

    Türkiye Topluluk üyesi ülkeler gibi Anayasasında değişiklik yapıp egemenlik haklarının bazılarını Avrupa Birliğine devredebilir mi? İşte cevabı verilmesi gereken soru budur.

    Evvelce de değindiğimiz gibi Türkiye'deki genel kanaat, Anayasada gerekli değişikliklerin yapılması yönündedir. Bu konudaki sayısız örnekten ikisine değineceğiz: Bunlardan Doç. Dr. Haluk Günuğur 1988 de konu ile ilgili yayınladığı makalede; "Topluluğun uluslar üstü niteliği ile Anayasamıza egemen olan ilkeler çatışma halindedir" demekte ve devamla "Topluluklar konseyinin yasama fonksiyonlarını kullandığı alanlarda Türk Yasama Meclisi artık yasa çıkartmayacak ve o alanlardaki yetkisini kaybedecektir" ve yine aynı şekilde "tam üyelitk halinde, Türk Hükümetinin yürütme yetkisi topluluk yürütme organlarının bu alandaki yetkileriyle sınırlandırılmış ve daraltılmış olacaktır"(32) demektedir. Çözüm olarak da Anayasanın 6. maddesindeki egemenlik 7. maddesindeki yasama ve 8. maddedeki yürütmeyi düzenleyen hükümlerde değişiklik yapılarak Topluluk hukuku ile uyum sağlanmasını önermektedir.

    Bilim çevrelerindeki baskın görüş de bu yöndedir. Vereceğimiz diğer örnek ise Ceza İşleri Genel Müdürlüğü Tetkik Hakimi Cenk Alp Durak'ın 1989'da yayınlanan makalesinde ileri sürdüğü görüşüdür, "Topluluk hukukunun doğrudan uygulanırlığı ve ulusal hukuklara göre önceliği hususları nazara alındığında Türkiye'nin idari uyumu çerçevesinde Türk Adalet mekanizmasına büyük görevler düşmektedir. Özellikle, bütün üye devletlerde tek düze bir şekilde uygulanması ve ulusal hukuklara göre üstünlüğünün sağlanması bakımından Topluluk Adalet Divanı'nın üstlendiği görevin Türk Ulusal Mahkemelerince de benimsenmesi büyük önem taşımaktadır." (33) Bu makalede savunulan görüşe göre Türk Ulusal Mahkemelerinin topluluk Adalet divanı'nın görüş ve içtihatlarına göre hareket etmesi gerekmektedir.

    Bu görüşler hukuken dayanaksız ve sorunu çözümleyici değildir. Zira Anayasanın 6,7 ve 8. maddelerini değiştirmekle sorun çözümlenmiş olmaz. Anayasanın başlan-gıç kısımındaki ve 2. maddesindeki egemenlikle ilgili hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez. Buradan hareketle 6,7 ve 8. maddelerde yapılacak egemenliği devredici değişikliklerin de Anayasa Mahkemesinden döneceğine kuşku yoktur.

    Türk Ulusu adına yargı erkini kullanması gereken Türk Ulusal Mahkemelerinin, Topluluk Adalet Divanının görüş ve içtihatları doğrultusunda hareket etmesi görüşü de yukarıda açıklanan nedenlerle kabul edilebilir bir görüş değildir.

    Bu konudaki önemli bir diğer tartışma da, Anayasanın 90. maddesinden kaynaklanan tartışmadır. Anayasanın 90. maddesine göre: "Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır." Yine 90. maddenin son fıkrasında ise: "Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz." denilmektedir.

    İşte bu maddeden hareketle yapılacak bir Avrupa Birliğine tam üyelik anlaşması veya imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasının Anayasa üstü olduğu görüşü savunulmaktadır.

    Bu konuda bir karşıt görüş ve bir taraftar görüşten örnek vererek konunun daha iyi anlaşılmasına çalışacağız.

    Karşıt görüşte olan Prof. Dr. Rona Aybay 6.5.1998 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde özetle şunları söylemektedir: "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş bir uluslar arası antlaşmayı kanun değerinde saymanın doğal sonucu şudur: Antlaşmanın kapsadığı konulara ilişkin olaylarda, eski kanunlarda antlaşma ile çelişen hükümler varsa, antlaşma o hükümlerin yerine geçmiş olacaktır. Ancak bunun gerekçesi, antlaşmanın daha "üstün" olması değil, daha yeni tarihli ve kanun gücünde olmasıdır. Konunun bir başka yönü de şu soruyla ilgilidir. " TBMM'nin onaylanmış bir uluslararası antlaşma ile çelişen bir kanun yapma yetkisi varmıdır? Bu soruya şöyle yanıt verilebilir: Türk Anayasa hukukunun geleneklerine göre, Yasama Organlarının kanun yapma yetkisi konu bakımından sınırsızdır. Onaylanmış bir antlaşmayla çelişen hükümler içeren kanun yapılması, uluslar arası hukuk açısından istenilmeyen, kabul edilemez ve giderek devletin uluslar arası sorumluluğuna yol açabilecek bir durum olabilir. Ama bütün bunlar yasama organının kendi Anayasasından almış olduğu kanun yapma iktidarını ortadan kaldırmaz. her hukuk kuralı gibi, antlaşmaların da duruma uygun ve gerçekçi sonuçlar verecek biçimde yorumlanıp uygulanması gerekir. Buna olanak bulunmayan durumlarda, yetkili ulusal organlar uygun düzenlemeleri yapabilmelidirler." (34)

    Rona Aybay'ın bu makalesine ve görüşüne cevap mahiyetinde olan Prof. Dr. Mesut Gülmez'in 17.6.1998 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan makalesinde ise şu görüşlere yer verilmektedir: "Yasama yetkisini Anayasadan alan Türkiye Büyük Millet Meclisinin sözleşmelerde düzenleme ve ulusal hukukla aykırılıkları giderecek değişiklik yapma yetkisi yoktur. Usulüne göre yürürlüğe konulan uluslar arası sözleşmelerin yasalara ve Anayasaya üstün olduğu açıktır. Bu yükümlülükten kurtulmanın yolu sözleşmeyi feshetmektir ki bu da kolayca göze alınabilecek, onaylanabilecek ve açıklanabilecek bir çözüm değildir."(35)

    Bizce her iki görüşün de ihmal ettiği husus: Anayasanın başlangıç kısmının, Anayasanın tümü için yol gösterici, açıklayıcı ve bağlayıcı temel metin niteliği taşıyor olması özelliğidir. (Bu konuyu Anayasanın başlangıç kısmını incelerken açıklamıştık.) Hal böyle olunca Anayasanın 90. maddesi başlangıç kısmına açıkça aykırıdır. Bu durumda da kuvveti ve bağlayıcılığı ortadan kalkmaktadır. Bu sebeple 90. maddeye dayanılarak geliştirilen görüşler hukuki dayanaktan yoksun, öznel ve geçersizdir.

    Yine buradan hareketle ortaya çıkan bir diğer kesin sonuç ta Türkiye'nin belirli alanlarda da olsa ulusal egemenliği devredici anlaşmalar yapamayacağı, filen yapsa bile (Gümrük Birliği Anlaşmasında olduğu gibi) bu anlaşmaların, Anayasanın üzerinde ve hatta hukuken geçerli olmayacağıdır.

    B-) SONUÇ:

    Buraya kadar yazdıklarımızı özetleyerek söyleyecek olursak, Gümrük Birliği anlaşması Anayasanın başlangıç kısmına ve egemenlik ilkesine aykırıdır.

    Uluslar arası anlaşmaların Anayasanın 90. maddesine dayanılarak Anayasa üstü olduğu yolunda ileri sürülen görüş hukuk dışıdır, savunulamaz.

    Herhangi bir uluslar arası anlaşma veya özelde Gümrük Birliği anlaşmasına uyum sağlamak açısından, Anayasanın, başlangıç kısmını ve ilk üç maddesini değiştirmek hukuken imkansızdır. Bu cihetle Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri hiçbir konuda egemenliği devredici uluslar arası anlaşmalar yapamazlar. Yaparlarsa Anayasayı ihlal etmiş olurlar.

    Gümrük Birliği anlaşmasına dönersek; bu anlaşmanın Avrupa Birliğine tam üye olunmadan yapılması demek, Türkiye'nin hiçbir zaman görüşü sorulmayacak ve kendi iradesi eseri olmayacak konularda hakkında alınacak tüm kararlara uyması demektir. (Bize göre, yukarıda da izah ettiğimiz hukuki gerekçelerle tam üye olması da mümkün değildir.)

    Bu anlaşmanın Avrupa Birliğinin ekonomik boyuttan çıkıp siyasi, savunma ve güvenlik boyutuna taşıması kararının alındığı Maastrich anlaşmasından sonra imzalanmış olması da düşündürücüdür.

    Uluslar arası ilişkilerde temel kural olan karşılıklılık kuralı bu anlaşmada yoktur. Avrupa Birliği bu konudaki kötü niyetini çok daha önceleri serbest dolaşımı yürürlüğe koymamakla göstermiştir.

    Uluslar arası anlaşmaların Anayasaya üstünlüğünü savunanlar 1982 Anayasasının Halk oylaması sonucu % 92 Evet oyu ile kabul edildiğini yok sayıp, üç beş hükümet üyesinin iradesini ulusun top yekûn iradesinden üstün tutmaktadırlar. Bu ise ne bilim adamlığı ahlakı, ne de demokrasi ile bağdaşabilir.

    Norveç Hükümeti Avrupa Birliğine tam üyelik anlaşmasını 1972 ve 1994'de referanduma sunmuş, yapılan her iki halk oylamasında da Norveç halkı anlaşmayı reddetmiştir. Gümrük Birliği anlaşması konusunda Türk Hükümeti Norveç Hükümetinin gösterdiği duyarlılığı göstermemiştir.

    Konunun başında Avrupa Birliğinin tarihçesi, amacı ve hukuki niteliği etraflıca işlenerek Avrupa Birliğinin ulus devletlerin egemenliğini kısıtlayıcı boyutuna dikkat çekmiştik. Türk ulusunun temsilcileri ulusun kendisine sormadan, ulusun egemenliğini kısıtlayan ve belli konularda ortadan kaldıran bir anlaşmayı imzalama hak ve yetkisini (Anayasanın emredici ve bağlayıcı hükümlerine rağmen) kendilerinde nasıl görebiliyorlar! Düşündürücüdür.

    Ulusal egemenlik Türkiye Cumhuriyetinin temel taşıdır. Ulusal egemenlik gibi önemli bir diğer taşı olan laiklik konusunda olağanüstü ve haklı hassasiyet gösterenlerin, ulusal egemenlik konusunda duyarsız kalmaları hatta Ekim 1997 toplanan Milli Güvenlik Kurulunda kabul edilen Siyaset Belgesinde; "Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üyelik konusunda hedefi korunmalıdır."(36) ibaresine yer verilmiş olması ve Milli Güvenlik Kurulunun asker üyelerinin bu belge altına imza atmaları anlaşılamamaktadır. Üstelik Avrupa Birliğinin laiklik konusunda Türkiye'de gösterilen hassasiyeti paylaşmadığı ve laikliğe aykırı faaliyetleri dolayısıyla kapatılan Refah Partisinin kapatılmasına da hoş bakmadıkları ortada iken!

    Gözden kaçırılmaması gereken önemli bir noktayı hatırlatarak bahsi kapatmak istiyorum. Türkiye Cumhuriyeti bir ulusal kurtuluş savaşı sonunda kurulmuştur. Osmanlı Devletine yabancı güçlerce yükletilen çeşitli yakışıksız ve utanç verici antlaşmaların Kurtuluş Savaşının nedenleri arasında önemli bir yeri olduğu unutulmamalıdır.

 

 1. Cenk Alp Durak, "Avrupa Topluluğu Hukukuna Genel Bİr Bakış ve Topluluk Hukuku ve Ulusal Hukuk İlişkisi", Adalet Dergisi, 80(4), Temmuz-Ağustos 1989, s.120

    2. İzzettin Doğan, Türk Anayasa Düzeninin Avrupa Toplulukları Hukuk Düzeniyle Bütünleşmesi Sorunu, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1979, s.9

    3- Hüseyin Pazarcı, Uluslararası Hukuk dersleri, C.II, Ankara, Turhan Kitabevi, 1998, s.150-151

    4- İsmail Soysal, Türkiye'nin Uluslararası Siyasi Bağıtları, C.II, TTK, 1991, s.536

    5- Doğan, s.20

    6. Erol Manisalı, Gümrük Birliğinin Siyasal ve Ekonomik Bedeli, İstanbul, Bağlam Yayıncılık, 1995, s.33-34

    7. Soysal, C.II s.36

    8- Pazarcı, C.II s.152

    9. Pazarcı, C.II s.154-158

    10. Ayşe Füsun Arsava, Avrupa Toplulukları Hukuku ve Bu Hukukun Ulusal Alanda Uygulamasından Doğan Sorunlar, Ankara, 1990, s.3

    11. Cenk Alp Durak, "Avrupa Topluluğuna Hukukuna Genel Bir Bakış ve Topluluk Hukuku ve Ulusal Hukuk İlişkisi", Adalet Dergisi, 80(4) Temmuz-Ağustos 1989, s.122

    12. Ayşe Işıl Karakaş, Avrupa Topluluğu Hukuk Düzeni ve Ulus Devlet Egemenliği, İstanbul, der Yayınevi, 1993, s.34

    13. Doğan, s. 60.61

    14. Karakaş, 34-68

    15. Karakaş, s.91

    16. Doğan, s.178-181

    17. Pazarcı, C. II s.159-163

    18. Anlaşma metni için, Erol Manisalı'nın a.g.e.'nin 97-132. sayfalarından yararlanılmıştır.

    19- Ahmet Akad-Abdullah Dinçkol, 1982 Anayasası Madde Gerekçeleri ve Maddelerle İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, İstanbul, Alkım Yayınevi, 1998, s.1-2

    20-Akad-Dinçkol, s.726

    21-Akad-Dinçkol, s.2-3

    22-Akad-Dinçkol, s.5

    23-Akad-Dinçkol, s.15

    24-Akad-Dinçkol, s.3

    25-İlhan Akın, Kamu Hukuku, Fakülteler Matbası, 1980, s.95-96

    26-Akad-Dinçkol, s.1-28

    27-İlhan Akın, Türk Devrim Tarihi, İstanbul, Fakülteler Matbaası, 1976, s.69

    28-Akın, s.72

    29-Akın, s.76

    30-Akın, s.85

    31-Akın, s.96

    32-Haluk Günuğur, "Topluluk Hukuk Düzeni ve Egemenlik Kavramı", Türkiye İkdisat Dergisi, Ağustos 1988, s.22-26

    33-Cenk Alp Durak, "Avrupa Topluluğu Hukukuna Genel Bir Bakış ve Ulusal Hukuk İlişkisi", Adalet Dergisi, Temmuz-Ağustos 1989, s.119-137

    34-Rona Aybay, "Uluslar arası Anlaşmalar Anayasa Üstü Mü?", Cumhuriyet Gazetesi, 6.5.1998, s.2

    35-Mesut Gülmez, "Evet, Uluslar arası Sözleşmeler Anayasa-Üstü'dür!", Cumhuriyet Gazetesi, 17.6.1998, s.2

    36-"İşte Tarihi Değişiklikler" başlıklı, Hürriyet Gazetesinin, 4.11.1997 tarihli haberi

Kaynak: http://www.turkab.net/ab/wgurbuz01.htm

 

Son Güncelleme ( Cumartesi, 09 Şubat 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
© 2009 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi