|
İstikrarsızlaştırma operasyonu başladı Destabilizasyon ve dezenformasyon süreci başladı
TÜRKSOLU: Danıştay’da gerçekleşen gerici saldırıdan sonra ilk tespitiniz “Türkiye bir destabilizasyon sürecine giriyor” olmuştu. “Bundan sonra dezenformasyon süreci de başlayacaktır” şeklinde bir de uyarı yapmıştınız. Gerçekten de destabilizasyon ve gerici terörden sorumlu olanlar saldırıdan hemen sonra büyük bir dezenformasyon kampanyası başlattılar. Saldırıdan dolayı Atatürkçüleri, ulusalcıları hatta Türk Ordusunu suçladılar. TALAT TURHAN: ADKF’nin düzenlemiş olduğunuz 19 Mayıs Atatürk Gençliği’yle Dayanışma Yemeği’nde yaptığım konuşmada bu menfur olaya değinmiştim. Medyanın bu olayda izlediği tutumu kınarken, bu olayı, Türkiye’yi destabilize etmek isteyen güçlerin bir komplosu olarak değerlendirdim. Somut bir olay var bir kere. Ama bu olay içerisinde fail veya sanık bu komplonun neresinde onu saptamak ayrı bir sorun. Ancak hazırlık soruşturması gizlidir, hazırlık soruşturması hakkında kendi meşreplerine göre yayın yapan tüm basın organları ve bunları kasten besleyen yetkililer de suçludur. Basına intikal ettiği kadarıyla hukukun ilkelerinden biri olan “suçların şahsiliği” prensibi tamamen göz ardı edilerek bir hazırlık soruşturması yürütüldüğünü ifade etmiştim. Bugünkü gazetelerde bu kanım doğrulanmaktadır. Kim tarafından? Sabih Kanadoğlu tarafından. Kendisi bizzat “soruşturmayı yargının değil yürütmenin sürdürdüğünü ve kamuoyunu manipüle etmeye çalışarak olayı bizzat sorumluların karartmaya çalıştığını” belirtti. Olaya somut olgularla bakarsak; üç kez peş peşe Cumhuriyet gazetesi bombalandı, peşinden bu olay oldu, olay failleri iki olayda da aynı çıktı ve birbirine bağlantılandırıldılar. Asli fail yanında lümpen gelenekten gelen faillerinden söz edildi. Bütün bunlar üzerinde yapılan yorumlar yanlıştır, maksatlıdır o nedenle olayın o kısmına, mahkeme kararını verinceye kadar, bir yorumda bulunmayı uygun bulmuyorum. Ancak, Türkiye’de, 1950 yılından bu yana, “Küçük Amerika”cı bir gelenek var ve bu geleneğin takipçileri, sevdalıları, yandaşları var. Bunlar isimleri ne olursa olsun sağ partilerde odaklanırlar. Zaman zaman bölünürler, zaman zaman birleşirler. Ama onların mantığı hiç değişmemiştir. Yaşamlarını Amerikan emperyalizmiyle bütünleşmekte görürler. Amerikancılara göre suç ve suçlu yoktur, karşıt ideoloji tümüyle suçludur Şimdi onların mantığına göre suç ve suçlu yoktur, bir ideoloji tümüyle suçludur. Mahkemeler bu amaca hizmet ettiği sürece onlar açısından saygındır. Sözgelimi, Soğuk Savaş döneminde düşman komünizmdi. ABD’ye karşı olan her güce komünist yakıştırması yapılırdı. Bu yönde bir yapılanma içinde bulunan partilerin de yaşamaları komünizmle mücadeleye bağlıydı. Dolayısıyla, komünizmi ne kadar temizlerseniz ki buna temizlik operasyonu diyorlar, o kadar başarılı sayılıyordunuz, ödüllendiriliyordunuz, o kadar yüksek makamlarda bulunuyordunuz. Dolayısıyla bir anti komünist cephe oluşmuştu. O cephe bu gün de “küreselleşmeci” diye karşımıza çıkıyor, değişen bir şey yok. Bugün de düşman terörizmdir dediler. Ayrıca “düşman Müslümanlardır” dediler 1990 yılından beri. Dolayısıyla biz de Müslüman bir ülke olduğumuza göre bir ikilem içindeyiz: hem Amerikancı bir iktidar hem de kendini, kamuoyuna karşı Müslüman değerleri korumakla görevli addeden bir iktidarla karşı karşıyayız. Burada, bugünkü iktidar işi başörtüsüne bağladı. Yani Müslümanlık başörtüsü takmakla eş anlamlı sayıldı. Temel yanılgı burada başladı. İlk önce laik-anti laik çatışmasını tırmandıranlar da aslında bu olayın feri failleri içinde sayılabilir kanımca. Bunların başında TBMM başkanı Bülent Arınç gelmektedir. Aslında bu iktidar sayısal açıdan çok güçlü görünmesine karşın, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en zayıf iktidarı olarak nitelenebilir. Çünkü parlamento dışında kalmış çok büyük bir çoğunluğu temsil etmemektedir. Toplam seçmenlerin yaklaşık %25 oyuna karşılık mecliste temsil ettiği çoğunluk %75 dolaylarındadır. Çoğunluk iktidarı olmanın gücünü kullanmaya kalktı ama bu gücünü en iddialı olduğu alan olan başörtüsünde kullanamadı. Çünkü “kamusal alan” olarak tarifi yapılan yerlere başörtülü eşlerini sokamıyorlar. Gerek protokolün 2 numarası Arınç, gerekse de protokolün 3 numarası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşlerini sokamıyor. Dolayısıyla sürekli başörtüsünü tırmandırmak suretiyle, hatta oy aldığı çevrelere “biraz bekleyin, toplumsal mutabakat sağlayacağız” demek suretiyle, toplumda bir gerginliğin mimarı oldular. Bu yetmiyormuş gibi kendi işine gelmeyen kararları veren mercileri de açıktan hedef göstermeye başladılar. Kimdi bu merciler? Cumhurbaşkanlığı, Yüksek Yargı Organları. Şöyle söyleyelim ki bir devlet üç ayak üstüne oturur: Yasama, yürütme, yargı. Bu ayaklar birbiriyle kavga ettiği zaman devletin temeli sarsılır. Şimdi yürütme, yargıyla kavga halinde ve işine gelmeyen her kararı eleştiriyor. Dolaylı yoldan yüksek yargıyı hedef gösteriyor. Şimdi hangi amaçla olursa olsun bir kişi eğer söylendiği gibi türban kararı nedeniyle gidip bir eylem yapıyorsa, o zaman “türban sorunu”nu tırmandıran güçler de onun feri failidir, sorumluluğu vardır. Bugün için dokunulmazlık nedeniyle bir sorumlu tutulamasalar da aslında olayın içinde böyle bir feri faillik, manevi sorumluluk vardır kanısındayım. Hükümet devletle çatışma içinde Dolayısıyla devleti oluşturan üç ayak birbiriyle kavgalı. Buna karşılık, iktidarı uğraştıran dört ayak vardır: TSK, Bürokrasi, İstihbarat Örgütleri, Güvenlik Örgütleri. Baktığınızda iktidar; orduyla da kavgalı. Bir iktidar kendisini yaşatan güçlerle eğer kavgalı olursa, kendi elleriyle kendi bindiği dalı keser ve böyle bir iktidarın bulunduğu ortamda kaosların oluşması gayet doğaldır. Bürokrasiyle de kavgalı. Niçin kavgalı? Çünkü kendi adamlarını getirip yerleştirmek istiyor. İstihbarat örgütleriyle olan durumu somut olarak açığı çıkaran bir olay yok ama istihbarat örgütlerinin geçmişine baktığımızda çok farklı boyutlarla karşılaşmamız olası. Dolayısıyla, bugünkü iktidar iç dinamikler bakımından çok sıkışmış durumdadır. Artı, Amerika bu iktidardan elini eteğini çekmeye başlamıştır. Bunun çok somut örneği, henüz daha başbakan olmadan, özel randevuyla Bush’la görüşen Erdoğan bir aydan beri bekletilmektedir. Neden? Çünkü, Amerika’ya her söylediklerini yapmak sözü vermesine karşın bu sözünü yerine getirememiştir. Bundan 1 ay önce de danışmanını göndererek, “Bizi kullanın” gibi, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yüz karası bir söylem gerçekleşmiştir. Ne yazıktır ki son olayda, binlerce senaryo yazan sağcı-solcu-küreselleşmeci medyamız, “Bizi kullanın” gafletini 2 günde geçiştirmiştir. Bana göre, “bizi kullanın” deyimi Atatürk Türkiye’sine o düzeyde yapılmış en büyük hakarettir ve başa çuval geçirmeyle eşdeğerdir. Şimdi neden “bizi kullanın” diyor? Çünkü Türkiye’nin önünde çok büyük bir ikilem var. Acaba İran’a saldırmak isteyen Amerika’ya ne ölçüde hizmet edecek bu iktidar? Şimdi BOP genelinde Amerika’yla birlikte hareket edeceğiz diye iktidara getirildiklerini söylediler. O zaman biz Amerika’ya İran’da yardım edeceğiz demektir bu. Peki acaba bu iktidar, bu yardımı yapacak iktidar gücüne sahip mi değil mi? Bana göre sahip değil. Bundan önce birinci tezkerede yasamaya sahip çıkamadığı için vermiş olduğu sözü tutamadı. Bu sefer yasama dışında bütün güçlerle çatışmalı olduğu için ABD’ye hizmet edemez durumdadır. Hızla artan laik-anti laik çatışması da bu süreci ağırlaştırmaktadır. Şu durumda içte ve dışta sıkışmış durumdadırlar. Avrupa’da da kapıda bekletmektedirler. Bu gibi dönemlerde, Amerika’nın denetimine girmiş ülkelerde, Amerikan temizlik operasyonları gündeme geliyor ve bu fiilen uygulanıyor. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde böyle bir uygulama yapılarak toplum üzerinde böyle bir baskı oluşturuldu. TÜRKSOLU: Hem Şemdinli sürecinde hem de bu son yaşanan süreçte ise “derin devleti” açığa çıkarmak adına, emir komuta zincirleri çerçevesinde görevlerini yerine getiren, kanuni statüleri de son derece açık olan bazı subaylara yönelik doğrudan çete suçlaması oldu. Teröre karşı kanuni bir görev yerine getiren komutanlar çetecilekle suçlanıyor. İktidar Danıştay saldırısından sonra da yine bir dezenformasyon kampanyasıyla tıpkı Şemdinli’de olduğu gibi TSK’yı ve Atatürkçüleri hedef olarak gösterdi. Amerikancı çeteler hem suç işler hem de karşıtlarına suç yükler TALAT TURHAN: Destabilazasyon ve dezenformasyon operasyonlarında amaç bellidir. Hem suç işleniyor, hem de suç karşıtlara yükleniliyor. Küçük Amerikancıların bu açıdan ilk deneyimi 6-7 Eylül olaylarıdır. Olayları tezgahlayan DP’di. Ethem Menderes 6-7 Eylül olaylarından sonra “Bence tek çare suçu komisyonun üstüne yıkıp, birkaçını köprünün üstünde sallandırmak.” demiştir. Hem kendi elemanlarınıza provokasyon yaptırtacaksınız, hem de karşıt olan insanları bu olayı bahane ederek temizleyeceksiniz. Bu olay tarihte çok somut olarak gözükür. Ben de bu süreçten geçtim. Bana yüz tane suç yüklediler. Bu suçlardan bir tanesi de daha yapılmamış olan Boğaz Köprüsü’nün havaya uçurulması düşünmem, tasarlamak suçuydu. Mahkemede bu kadar saçma bir iddianın kanıtlanması söz konusu değildi. Ama o iddiayla o dezenfarmasyonu yapanlar benim kişiliğime bir nevi saldırı yaparken de bir yandan da o dönemde sol Boğaz Köprüsü’nün yapılmasına karşı çıktığı için, beni günah keçisi seçmek suretiyle solcuları suçlamak gibi bir amaç güttüler. Yani solcular o kadar kötüdür ki Boğaz Köprüsü’nü bile havaya uçurmayı düşünebiliyorlar diye. Olmayan köprüyü bombalayan kişi olarak ilan edildim Bugün nasıl medya iktidarın yönlendirmesiyle birilerini yargısız infaz ediyorsa ben de 6 ay 1 yıl boyunca basında köprü bombacısı olarak çıktım. Düşünün, daha var olmayan bir köprünün bombacısı ilan edildim. Daha sonra bir tanesi bile özür de dilemedi. İşte dezenformasyon böyle olur. Geçenlerde çıktığım bir televizyon programında da bazı resmi kaynaklara dayanarak söyledim. O eylemleri yaptırmak için ben ve Ecevit para vermişiz. O davada sanık olanların tümü beraat ettiler. Türkiye’de özel savaş yöntemi uygulanmaya başladığı vakit formülü çok basit. Bunun yöntemleri Amerikan kitaplarında yazıyor. Ancak bu sefer bir istisna var. Amerikan kitaplarında adam öldürülmeye başlanıldığı vakit küçük insanlardan öldürmeye başlayın deniyor. Burada tepeden aşağıya doğru bir saptırma var. Şimdi destabilizasyon süreci başlayacak. Toplum şaşkınlığa itilecek. Öyle bir noktaya gelinecek ki can ve mal emniyeti kalmayacak. Şu an İstanbul’da can ve mal emniyeti yok. İnsanlar ne zaman kapkaça uğrayacağım diye ürküyorlar. Bu süreç artacak. Birisi gelsin de bizi kurtarsın diyecek. Şimdi bugüne kadarki olaylarda lâik ve anti-lâik çatışması ön plana çıkartılarak darbeye gidildi. Ben böyle bir oluşumu asla istemem. Çünkü bu iktidar iç ve dış güçlerin dayanaklarını yitirmiştir. Demirel bile bir seçim olmalıdır diye söylüyor. Seçim olursa darbe olmaz diyor. Aksi mantığından seçim olmazsa darbe olur çıkar. Darbe nasıl olur? Anti-lâik bir kişinin Cumhurbaşkanı Bakanlığı’na oturması ile olur. Gerilim buradan kaynaklanıyor. Bana göre erken seçim iddiaları buraya yaslanıyor. Amerikancı darbe senaryosuna dikkat İstikrarsızlık süreci başlarsa bir darbeyle noktalanır. Darbeden sonra da terör bıçak gibi kesiliyor. Bu sefer de Amerikan yanlısı bir iktidarın gelmesi için gerekli temizlikler yapılıyor. Gerçek demokrasiden söz ediyorsak, gerçek bağımsızlıktan söz ediyorsak, gerçek Atatürkçülükten söz ediyorsak, bir, sapla samanı birbirinden ayıracağız. İki, lâik ve anti-lâik çatışmasını dengede tutacağız. Bizim emperyalistlerle, kapitalistlerle hesabımız var. Bugün eğer Türk toplumu inim inim inliyorsa kapitalist sömürünün bir dişlisi haline getirilmesindendir. Bu olgular göz ardı edilmeden lâik ve anti-lâik çatışmasının ön plana çıkarılmasını sakıncalı görüyorum. Baykal da bu gerçeği görmüş olmalı ki sine-i millete dönmeyi gündeme aldı. Ancak “önce sine istesin, bir milyon kişi gelsin göreyim” diyor. Arkadaki desteği yeterli görmüyor. Çünkü Türkiye’de AKP’nin tek şansı karşısında olan güçlerin güçsüz ve örgütsüz olmasındadır. TÜRKSOLU: Hükümet diyor ki derin devlet bize saldırıyor? Oysa Şemdinli ve Danıştay gibi operasyonlarla hep Türk ordusuna vuruluyor. O zaman Amerika Türk ordusuna karşı mı bir kontrgerilla operasyonu düzenliyor? Sonuçta bir kontragerilla operasyonu burada varsa bu operasyon kime karşı düzenleniyor? TALAT TURHAN: Zaten bu iktidar geldiği günden beri Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin istekleri doğrultusunda hareket ettiği için yapmış olduğu, almış olduğu kararlar, çıkartmış olduğu yasalar Orduyu etkisiz hale getirmek içindir. Bu iktidar emperyalist güçlerin isteklerine aracılık yapıyor. Milli Güvenlik Kurulu çok önemli bir kurumdur. Yaşamsal bir kurumdur. O kurumun başına bir Masonu getirirseniz o zaman tamamen Siyonizme hizmet eden bir kurum haline getirirsiniz. Ordunun elini kolunu bağlayacaksınız, dış operasyon yapamayacaksın, PKK her gün burada mayın döşeyip insan öldürecek. Bu nasıl bir şey? Kuzey Irak’ta bir sürü oluşumlar gelişecek. Siz buna seyirci kalacaksınız. Operasyonun ne olduğu açıkça ortadadır. Türk Ordusu teslim alınmak ve İran’a karşı Türkiye kullanılmak isteniyor. TÜRKSOLU’na saldırmaları TÜRKSOLU’nun gücünü gösteriyor TÜRKSOLU: Bütün bu süreç içerisinde büyük medya ve dinci medyanın Danıştay saldırısı vesilesiyle TÜRKSOLU’na saldırmasını neye bağlıyorsunuz? TALAT TURHAN: Şimdi hukukta delillere göre karar verir. Eğer delil bulamadan medyaya haber sızdıran kaynaklar böyle bir eylemle TÜRKSOLU’nu hedef gösterip orayı suçluyorsa, bu TÜRKSOLU’nun bir anlamda gücünü göstermektedir. TÜRKSOLU: Muzaffer Tekin’i başbakan ve dış işler bakanı ilk gün azmettirici ilan etti. Ancak sonra biz böyle demedik diye çark ettiler. Basında azmettirici olarak tanıtılan isimler birden kilit isim, karanlık isim diye değişiverdi. Tüm Ordu üzerine Muzaffer Tekin üzerinden saldırıldı. Ancak şimdi hükümet aciz duruma düştü. Hatta Baykal iddiaları “ıvır zıvır” ilan etti. Sizce iktidarın komplosu ters mi tepmeye başlayacak? TALAT TURHAN: Şimdi bu olayda en yetkili ağızlardan konuşanların iddialarının tam tersi çıkması onları çok zor bir duruma getirir. Devlet adamı olan kişi de konuşmasını bilmeli. “Çeteydi, gidiyoruz, çözüyoruz, çözdük” falan... Bir sürü her ağızdan benzer sözler çıktı. Böyle bir olayda katil sanığı bir başkası da çıkabilir. Tetikçi bile kesin değil bence. İkinci olarak prensipte bir adam hüküm giyene kadar masumdur. Onun için soruşturma yapan güçlerin yetkilerini kötüye kullanıp bazı isimler üzerinden kamuoyuna psikolojik savaş yapması ve süreci saptırması çok daha büyük bir operasyona işaret ediyordu. Ama olmadı. Olayı çok büyük boyutta yansıtan yetkili ağızların söylemleri inandırıcı olmadı. Böyle hatalar yaparlarsa iş Adnan Menderes olayına dönüşür http://www.turksolu.org/108/turhan108.htm |