Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow MİT'in en önemli isimlerinden Hiram!
MİT'in en önemli isimlerinden Hiram! PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Salı, 15 Ocak 2008

Bu oyun bitmeli!


Savaşın, diplomasinin devamı olduğu söylenir çoğu zaman.

 


Bu söz birilerine öylesine anlamlı gelmiş olmalı ki; terörün de 'savaş ve diplomasiyle elde edilemeyen sonuçlan elde etmek için yapılan eylemler' olduğunu eklemişler buna. Nitekim Hitler, Herman Rausching'in 'Hitler Bana Dedi' adlı kitabında şöyle diyor: Terör en kuvvetli silahtır ve ben bazı aptal burjuvalan şok durumuna sokuyor diye ondan mahrum olamam. '

Türkiye, 1 Ocak 1996 tarihinde Güm-. rük Birliği'ne resmen girmesinden sonra çok yoğun günler yaşadı. İlkin Metin Göktepe öldürüldü, hemen ardından Sa bancı cinayeti gerçekleştirildi. Daha sonra Avrasya gemisinin kaçınımasına tanık olduk. Kısa süre sonra Kardak Krizi yaşandı olanca gerilimiyle. Çok geçmeden öğrenciler harçlan bahane ederek sokaklara dökülecek, üniversitelerde büyük hasara sebep olacaklardı. Meydana gelen bir olay henüz tazeliğini korurken, sorular henüz cevaplannı bulamamışken bir yenisi ekleniyordu. Ve tüm bunlar bir taraftan Türkiye'de ciddi bir koalisyon krizinin yaşandığı, diğer taraftan da globalleşen dünyanın üç büyük bloğu (ABD-Japonya-Avrupa) arasındaki pazar savaşının en yoğun olduğu bir dönemde gerçekleşiyordu.

Tüm bu gelişmeler içindeözellikle Sabancı cinayeti bütün Türkiye'yi sarstı. Yurt gündemine bomba gibi düşen suikasu DHKP-C adında bir örgüt üstlendi. Ardından harç bahanesiyle üniversiteleri adeta savaş alanına çeviren öğrenci eylemleri ve geçtiğimiz hafta Kadıköy'ün yerle bir edildiği kanlıı Mayıs olayı...

İnsanlar artık kendilerini 'Yine nereye gidiyoruz?' sorusunu sormaktan alıkoyamıyorlardı. Evet, Türkiye nereyli\\. gidiyordu? Sovyetler'in sürekli destabilize etmek için didindiği, ABD'nin de her zaman sağlam bir arka bahçesi olarak görmek istediği Türkiye'nin -özellikle 1980 sonrası değişen güç dengelerinin de etkisiyle- bölgede adeta hakim güç olmaya aday gözükmesi, bir yerleri tedirgin ediyordu. Ülke terör olaylanyla bir kere daha karıştırılmak ve yollar sanki yeniden 12 Eylül'e doğru döşenmek isteniyordu.

Bütün bunları anlayabilmek, olayları birbirine bağlayan zinciri tespit edip ana mantığı çözmekle mümkün. Bunun için de Doğu Perinçek'in deyimiyle hep askeri darbelerin öncesinde ortaya çıkan bu tür sol örgütlerin -özellikle Sabancı cinayetiyle ismini sıkça duymaya başladığımız DHKP-C'nin- tarihine bakmak; örgütün tarihini, taktiklerini, stratejilerini, iç ve dış bağlantılarını, maddi gücünü, geçmişte yaptığı eylemleri yeniden ele almak gerekiyor.

NEDEN DHKP-C?

Öncelikle DHKP-C dün ortaya çık.ış bir örgüt değiL. Geçmişi 1970'li yılı).a kadar gidiyor. Daha çok Devrimci Sol ya da kısaca Dev-Sol olarak bilinen örgüt 1978 yılında ünlü askı bildirisiyle girdi illegal örgütler sözlüğüne. Bildirinin sahipleri Dursun Karataş, Paşa Güven, Bülent Uluer Dev-Yol'u pasiflikle suçlayarak ilişkilerini askıya aldıklarını açıkladılar. Mahir çayan'ın politikleşmiş 'askeri savaş' stratejisini benimseyen bildiri sahipleri, THKP-C'nin asıl mirasçıları olduklarını belirtirken Dev Yol'u revizyonistlikle suçlayıp ucu bugünlere kadar gelen bir tartışmanın temellerini attılar.

Dikkatle incelendiğinde Mahir Çayan' ın önderliğindeki THKP-C'nin taktikleri, stratejileri ve eylem türleri ile Dursun Karataş önderliğindeki DHKPC arasında bazı benzerlikler görmek mümkün.

O günkü eylemler de tıpkı DHKP�nin şimdilerde gerçekleştirmiş olduğu eylemler gibi bazı şüpheler uyandırıyor. Örneğin Mahir çayan ve arkadaşlarıısrail Büyükelçisi Efraim Elrom'u hapisteki arkadaşlarını kurtarmak, bunun yanında Filistin davasına destek olmak için kaçırmış ve kısa süre sonra da öldürmüşlerdi.

O günün canlı tanığı Mahir Kaynak daha sonraları olayları şöyle anlatmıştı: "Bu olayın aslında Filistin davasıyla ilgisi yoktu. Olayın politik yönü önemliydi. Bir konuda İsrail'i uyarmak anlamına geliyordu. O günlerde İsrail'in kime tavır aldığını bilmek gerek. Bu olay bununla ilgiliydi çünkü, İsrail'in İngiltere ile ilişkilerine bakmak lazım. Yani bu olayda THKPC kullanılmıştı."

Diğer taraftan Mahir çayan ve arkadaşları, Türkiye-İngiliz ilişkilerinin gerginliğinden yararlanmak isteyerek bir grup İngiliz'i kaçırmışlardı. Güvenlik güçleriyle girilen çatışmada Mahir Çayan ve arkadaşlarıyla birlikte İgilizler de hayatlarını yitirmişlerdi. Sonraları MİT ajanlığıyla suçlanacak olan eski DevGenç lideri Ertuğrul Kürkçü ise hayatta kalmıştı. Oysa çatışmada kurtulan bir başka kilit isim daha vardı: Yüzbaşı İlyas Aydın.

Aydın, THKP-C'nin son derece önemli adamlarından biri olmasının yanında çatışma başlamadan kısa süre önce olay yerini terketmişti. Ünlü MİT raporunun sahibi ve olayın canlı tanığı Mehmet Eymür, Yüzbaşı İlyas Aydın'ın yabancı bir istihbarat servisinin THKP-C içerisindeki ajanı olduğunu düşünüyordu. Mahir Kaynak da Yüzbaşı İlyas Aydın'ın adeta bir sır gibi ortadan kaybolduğunu, bir ara Filistin'de bulunduğu iddiaları olduysa da bunların asılsız olduğunu söylüyor. Yüzbaşı İlyas Aydın kimdi? Gerçekten Mehmet Eymür'ün iddia ettiği gibi bir istihbarat servisinin ilk önce TSK'da gizlediği, daha sonra da THKP-C içine sızdırarak örgütün yönlendirilmesinde kullandığı bir ajan mıydı?

Hatırlanacağı gibi emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik 12 Mart'tan 12 Eylül'e insanların nasıl kullanıldığına ilişkin birtakım açıklamalarda bulunmuştu. Bilbilik, kamuoyunda çok tartışılan iddialarında Orhan Kabibay, İrfan Solmazer gibi askerlerin Mahir çayan'ı, Deniz Gezmiş'i, Ertuğrul Kürkçü'yü kullandığını, İrfan Solmazer'in 12 Mart'a 24 saatkala Almanya'ya uçurulduğunu, Almanya'dan TIR filoları sahibi milyarder bir işadamı olarak döndüğünü belirtmiş, Türkiye'ye döndüğü zaman kılına bile dokunulamadığını söylemişti. Orhan Kabibay'ın 12 Eylül'de de yardımcı olduğunu iddia eden Bilbilik, Kenan Evren'in Danışma Meclisi'nin hazırlanmasını bile Orhan Kabibay'dan istediğini belirtiyordu. Nitekim Orhan Kabibay da listenin hazırlanmasını eski MİT elemanı Şükrü Koç'a havale etmişti. Emekli Deniz Binbaşı Erol Bilbilik, herşeyin, sadece ordunun müdahelede bulunabilmesine müsait zeminin hazırlanmasıiçin yapıldığını belirtiyordu.

ABD�Yİ KENDI ELLERIMIZLE GETIRDIK!

Oysa o günün 20'lik delikanlılarından devrimci gençliğin olayları algılayışbiçimi oldukça farklıydı. Şimdi 40'lıyaşlarda olan devrimci gençlik; yaptıklarının, aslında karşı olduklarını ağızlarından düşürmedikleri oligarşinin, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şeyolmadığını şimdi daha iyi görüyorlar. Görüştüğümüz o günün devrimcilerinden Celal İzci şunları anlatıyor: " 1979 yılıydı. Devrimin vaktinin geldiğini düşünüyorduk. Sanki herşey hazırdı. Bütün şartlar bizden yana gibiydi. Daha sonra Amerikancı 12 Eylül rejimi geldi. Yıkmak için yıllarca mücadele ettiğimiz, ağzımızdan düşürmediğimiz oligarşiyi, emperyalizmi, kendi ellerimizle getirdik!" Birtakım güç odakları savaş ve diplomasiyle elde edemedikleri şeyleri başka yollarla elde etmişlerdi.

12 Eylül'de iktidar için gerekçe bulan cuntalar artık ihtiyaç hissetmedikleri tüm örgütlere büyük darbe vurdu. DHKP-C'ye ideolojik anlamda bağlı militanlar da bu darbeden nasiplerini aldılar. Bu arada lider kadrosu da tutuklanarak cezaevine gönderildi. DHKP-C

1984-85 yılında üniversitelerde patlak veren öğrenci eylemleriyle yeniden sesini duyurmaya başladı. Ancak lider kadrosundan yoksun olan örgüt sansasyona sebep olacak silahlı eylemlere girişemedi.

AH DEVLETiM VAH DEVLETIM!

1987-88 yılları silahlı sol örgütler, özellikle de DHKP-C için yeni bir döne meçti. Bu tarihlerde Bayrampaşa, Metri s, Kırşehir, Buca ve Malatya Cezaevirnden ardarda gerçekleştirilen firarlarla lider kadrolarına yeniden kavuşan örgüt artık ses getirebilecek eylemlere girişebilecekti. Hemen hemen bütün lider kadrolarına ve tetikçilerine yeniden kavuşan DHKP-C'nin yanısıra TİKKO gibi örgütlerin kent sorumluları da kaçırılmışu. Onca zorluk ve çabalarla toplanabilen örgü t liderleri, ellerini kollarını sallaya sallaya birer birer yeniden işbaşına getiriliyordu.

27 Mayıs 1990 yılında DHKP-C li deri Dursun Karataş'ın ve sağ kolu Bedri Yağan'ın da firarıyla süreç ta. mamlandı. Karataş'ın hapisten kaçma. sından 4 ay sonra, 26 Eylül 1990'da

MİT'in en önemli isimlerinden Hiram!

Abas'ın, 30 Ocak 1991 tarihinde de emekli Orgeneral Hulusi Sayın'ın öldürülmesi eylemleriyle örgüt yeniden gün. deme geldi.

BAYBAŞIN NE DIYOR?

Avrupa'da yayımlanan Özgür Politi. ka gazetesinin IS Nisan 1996 tarihli nüshasındaki 'Hüseyin Baybaşin Anlatıyor' isimli yazı dizisinde konu ile ilgili son derece önemli bazı açıklamalar yeraldı. Türk basınının dikkatinden kaçan bu açıklamalarda bakın neler anlatıyordu Baybaşin: Devlet içindeki bazı kanatların önde gelen isimleri, emekli Orgeneral Hulusi Sayın'ı Özalcı kanatta yer aldığı, Kürt sorununun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğine inandığı için Baybaşin'in de bulunduğu ünlü bir lokantada sorgulamışlar, bu sorgulamadan kısa bir süre sonra da Sayın öldürülmüştü. Baybaşin, örgütün lider kadrolarından Paşa Güven'in de Özel Harp Dairesi tarafından yetiştirildiğini söylüyordu. Bu iddialara cevap veren Dursun Karataş, Paşa Güven'in 1985 yılından sonra örgütle hiç bir bağlantısının kalmadığııııbelirterek bu tarihten sonra ihanet döneminin başladığını kaydetti. İşin ilginç yanı bu olayın MİT'in beyinlerinden Hiram Abas'ın öldürülmesi ile olan benzerliği idi. Hiram Abas da tıpkı Hulusi Sayın gibi devletin PKK politikasını eleştiriyor, bununla birlikte

MİT'te sivilleşme ve yeniden yapıla" ma gibi Özalcı politikaların başını çekiyordu. İşi daha da ilginç kılan şey Hiram Abas'ın, 1994 yılında DHKP-C adını alan Dev Sol'un devletin içindeki bazı kesimlerle, uyuşturucu ticaretiyle, istihbarat teşkilatlarıyla olan ilişkisini vurguladığı ünlü Dev Sol Raporu'nun ortadan kaybolmasıydı. Rapor aynı zamanda DHKP-C'nin finans çevreleri ile ilgili ayrıntılı bilgiler veriyordu. Konuyla ilgili olarak görüştüğümüz İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek şu açıklamaları yapıyor:

ABD'NIN KONTROLÜNDELER

"Dünya ölçeğinde uyuşturucu trafiği ABD'nin kontrolündedir. ABD'nin yıllık uyuşturucu geliri 120 milyar dolardır. Bunu Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Şube Müdürü söylüyor. Bununla birlikte Türkiye yönetiminin tepesindeki bazı kesimler uyuştu rucu ve silah ticareti ile içiçe gelmeye başladılar. Türkiye yönetimi mafyalapnaya başladı. Türkiye yönetimindeki bazı insanlann bu örgütlerle, PKK ile işte bu uyuşturucu ve silah ticaretinde buluştuklannı görüyoruz. Ama unutulmamalıdır ki dünya uyuşturucu ticaretinin kontrolü ABD 'nin elindedir. Sol örgütler uyuşturncu işine ilk önce mali kaynak bulmak için giriyorlar. Fakat bu işe girdikleri zaman kaçınılmaz olarak dünyanın hakim güçlerinin denetimine giriyorlar. Bu işe girdikten sonra bazı devrimci liderlerin (Dursun Karataş) uyuşturucu ve silah ma/yası üzerinden MİT'in ve CIA 'nin oyuncaklan haline dönüştüğünü görüyoruz. Şimdi şunu düşünmek gerek; burada sözkonusu olan yüz trilyonlardır. Bu imkanlara göre büyüyen bir örgüt, uyuşturncu işi yapamadığı zaman çöker, yok olur gider. Uyuşturucu ticaretini kontrol eden güçler 'Ben bu işi senden alıyorum' dediği an bu apaçık bir tehdit anlamına gelir. Bunu oyuncak haline gelen örgüt liderleri de bilir. Böyle bir ticari ortaklık içerisinde 'Falan adam bugünlerde bizi rahatsız ediyor dendiği zaman bu, bu adamı ortadan kaldırın anlamına gelir. Sabancı böyle bir ihale sonucu ortadan kaldınlmış olabilir. Bildiğiniz gibi Sabancı Kürt sorununa birtakım çözümler önerdi. Açıkça Diyarbakır'a gitti, 'Bu sorunu çözelim' dedi. Bu, terörü bir sektör haline getirmiş olan biraz önce bahsettiğim bazı kesimleri rahatsız etmiş anladığım kadanyla. İkinci adamını öldürerek Sabancı'yı tehdit etmek istemiş olabilirler. İkinci adam öldürüldüğü için bu eylemin devrimci bir mantıkla işlenmediğini anlamak çok kolay."

İşin ilginç yanı DHKP-C'nin üstlenmiş olduğu Hiram Abas cinayetinden Sabancı cinayetine kadar bir çok cinayetin, hep birbirine benzer bazı şüpheler uyandıran eylemler oluşu. Emekli Yarbay Ata Burcu, emekli General Hulusi Sayın, emekli Oramiral Kemal Kayacan'ın öldürülme olayları da tıpkı diğerleri gibi birtakım soru işaretleri taşıyor.

MUHALIF KANAT LİDERLİGİ ALIYOR

Örgüt en büyük darbeyi, 13 Eylül 1992'de, kendi içinden çıkan muhalif gruptan yedi. Darbenin lideri Bedri Yağan, Dursun Karataş'ın mafyatik ilişkiler içinde olduğu, devletin bazı kesimleriyle son derece karanlık münasebetlerde bulunduğu, örgüt içerisinde merkez karar komitesinin işlemediği, örgüte yeni bir APO'nun dayatıldığı gibi son derece önemli iddia ve gerekçelerle darbe girişiminde bulunarak liderliği ele geçirdi.

Yaklaşık 20 yıldır örgütün en ön saflarında çarpışan Bedri Yağan, Sinan Kukul gibi beyin takımı bu tür iddialarla ortaya çıkarak önderliği ele geçirmişler di. İşin en ilginç tarafı devlet içindeki birtakım güç odaklarının bu bölünmede açıkça taraf oluşuydu. Güvenlik güçleri darbeci !iderleri birer birer, kısa süreli aralıklarla saf dışı bırakmıştı. Doğu Perinçek, konuyla ilgili olarak bakın neler diyor: "Devletin bazı yetkilileri bu olayda açıkça taraf olmuş, kontrol altına alamadıklan bir kanadı açıkça ortadan kaldırmış; yok etmiştir. Aslında bu tasviye hareketi 12 Tem muz'da Niyazi Aydın'ı ve 12 kişilik lider kadrosunu öldürerek kontrol edemediği kadroyu tasviye hareketini başlatmıştı. "

DEVLETIN KONTROLÜNDE DARBE GIRIşIMI

İşin asıl düşündüren tarafı bu söylenenlerin devletin belgelerine de yansımış oluşuydu. 1995 yılında devletin en üst düzey yetkililerine şu bilgiler veriliyord u: "1992 yılında 'gerçekleştirilen' operasyonlar neticesinde yaşanan bölünmeden sonra ortaya çıkan darbeciler kanadının faaliyetleri bitme aşamasına gelmiştir. "Bu ifadeler şu anlama geliyordu: Darbe başından sonuna kadar kontrol altındaydı ve güdülen amaç örgüt içerisindeki kontrol edilemeyen kanadın tasviye edilmesiydi. Kısa bir süre sonra güvenlik güçlerince yapılan açıklamada darbeci liderin Suriye muhaberatı tarafından Türk istihbarat birimlerine bildirildiğini belirtiliyordu. Oysa gözden kaçan bir şey vardı.

APO'NUN GÖZE ÇARPMAYAN DEMECI

Konuyla ilgili olarak Abdullah Öcalan Haftalık NOKTA dergisine verdiği demeçte Suriye istiharatının bu işle hiçbir ilişkisinin olmadığını belirtmiş, aksine olayın Tasviyeciler (Dursun Karataş) kanadı tarafından güvenlik güçlerine bildirilmesiyle gerçekleştiğini açıklamıştı. Bu küçük haber, konunun mantığını anlamak bakımından önemli olduğu halde kimsenin gözüne çarpmadı.

Dursun Karataş, darbe olayı ile ilgili olarak kongre belgelerinde şunları söylüyordu: 'Gelinen noktada Bedri Yağan ve Gürcan Özgür, bugün her yanından pislik akan, ırz düşmanı, ahlak düşkünü ve karşı devrimci, darbeci, kontra çetesiniı sembolleri olmuşlardır. Bu nedenle par. timizin şehitleri olamazlar. Hiçbir yerdt hiçbir şekilde partimizin şehitleri olaral anılamazlar.' (Kongre Belgeleri, sf, 56)

Bu olay örgütü son derece sarstı. Orgüt içinde yaşanan silahlı çatışmalar ne. ticesinde 6 kişi öldü, bir çok kişi de yara. landı. Kendilerini devrimci sol güçler 0larak adlandıran bu muhalif grup bizıgönderdikleri basın açıklamalarında isıdaha farklı düşünüyorlar. Fransız polisi. nin Dursun Karataş'ın Hollanda'ya kaçmasına göz yumduğunu, Fransa tara. fından Hollanda istihbaratına satıldığını, bununla birlikte oligarşiyle, emperyalisı. lerle işbirliği içerisinde olduklarını beli. ritiyorlar.

Dursun Karataş'ın İnterpol tarafından 174 ülkede yaklaşık 150 ayrı suçtr aranırken Türkiye'den Fransa'ya ka\ ması, Türkiye'nin iadesi için onca ısra. rına rağmen teslim edilmeyip, Fran. sa' dan Hollanda'ya girebilmesi, kuş. kusuz tesadüf değildi.

Şu ilginç anekdot terör olayının farklı ama çok önemli bir yönünü gösteriyor: Türkiye'de faaliyette bulunan yabancı sermayeli firmaların ülkeler itibarıyla dağılımına baktığımızda 10.8 trilyon TL iee Hollanda ilk sırayı alıyor. Hollanda'yı 9.9 trilyon ile Fransa izliyor. Bu da Dursun Karataş'ın kaldığı ülkelerin aslında sadece bir tesadüf olmadığını açıklıyor. Batı'nın kontrol edemediği RAF (Router Army Fraction) gibi örgütlerin lider kadrolarını hapishanelerde çürüterek birer birer yok eden bu Avrupa devletleri nedense Dursun Karataş'a aynı şekilde davranmayı tercih etmiyor.

Sabancı cinayeti, harç eylemleri bahanesiyle gerçekleştirilen üniversite olayları, herkesin dehşetle seyrettiği kanlı 1 Mayıs olaylarıyla üniformalı, düzenli milis güçleriyle yeniden gündeme gelen başta DHKP-C ve diğer silahlı mücadele gösteren örgütlerin bu olaylardaki misyonu neydi? Mahir Kaynak'ın konuyla ilgili açıklamaları son derece ilgi çekici. Tıpkı 1979'da bir önceki kuşakta olduğu gibi, Kadıköy'de 1 Mayıs günü ortalığı birbirine katan örgütlerin devletin egemen güçleriyle aynı saflarda olduklarını söylüyor Kaynak: "I Mayıs'ta yaşanan olayın ne varoşlarla, ne sosyal patlamayla, ne de başka bir şeyle ilgisi yok ona göre. Olay politik ve toplumda toplumun asıl muhalefetini sağlayabilecek grupların ezilmesinden, engellenmesinden iba~ ret." Siyah Beyaz gazetesinden Atilla Aşut, böylesi tuzaklara düşenlerin niyetleri ne olursa olsun halk düşmanı sayıldıklarını belirterek, bu tür gruplarda yer alan gençlerin hangi kör şartlandırmalar ve beyin yıkama yöntemleri ile bu denli canavarlaşabildikleri sorusunu soruyor. Kendisiyle daha önce yaptığımız bir görüşme sırasında strateji uzmanı Melih Aktaş da bu tür örgütlerin Batılı istihbarat servislerinin kontrolünde olduğunu, gerekli gördüklerinde bu tür örgütleri öne çıkarabildiklerini, gerektiğinde Türkiye�ye karşı koz olarak kullanabileceklerini söylemişti.

AYAKLANMA PROVASI NE DEMEK?..

Devletin istihbarat birimleri bundan bir yıl önce üniversitelerde eylemler olacağını yine en üst düzey yetkililere hazırlanan raporda şu ifadeler geçiyordu: " Aşırı solda yer alan DHKP-C, TKPML, MLKP-K, TDKP gözaltında kaybolan mensuplarını ve okul harçlarınının artırılmasını protesto ederek birlikte eylem yapmak üzere karar almıştır."

Yukardaki 1995 tarihli bilgiler, bu tür olayların önceden bilindiğini ve gerekli makamlara iletildiğini gösteriyor. Mesut Yılmaz'ın "Bu bir ayaklanma provasıydı" şeklindeki açıklamasında gizli olan mesajı, her ayaklanmanın bir darbeyle tamamlandığı Türkiye'de sa~ tır aralarını okuyabilenler anlamıştı. . Doğu Perinçek konuyla ilgili olarak Aksiyon'a şunları söylüyor: "Hem içeride hem de dışarıdaki bazı gelişmelerden Türkiye'nin bir darbe sürecine .girdiğini görebiliyoruz. Türkiye'nin ısrail'le yaptığı anlaşma bununla ilgilidir. Türkiye içeride parlamenter sistemle yılarnayacak bazı politikaların eşiğindedir, ekonomi çökmek üzeredir. Dışarıda ise Türkiye kanlı bir maceraya sürüklenmektedir. Türk halkı Amerika-İsrail eksenli bir maceraya sürüklenmeyi kabul edemez. Bu politikaların gerçekleştirilmesi için askeri bir yönetim gerekir.

Bunun için de Alevi -Sünni, Kürt Türk çatışmaı kullanılacaktır. Foreign Affaırs, Medıterıan Quarterly gıbı CIA'ye, Dışişleri'ne, Savunma Bakanlığı'na yakın çevreler bu tür çatışmaların yaşanacağını belirten raporlar tutmuşlar. Görüştüğümüz askeri kesimdeki yetkililer şöyle söylüyor: Şu an bir aslwri darbe ihtimali yok ama bir Alevi -Sünni çatışması olursa, halk buna dahil edilirse, ordu buna el koyar. "

Gazi olayları, 1 Mayıs bunun belki de provasıydı. Orduyu darbenin içine çekmek birtakım provokosyonlarla mümkündür. Buralarda kimler kullanılacak?

DHKP-C'nin en son aldığı kararlar Alevi vatandaşlarımızın nasıl bir tezgah içerisine sokulmak istendiğini gösteriyor. Alınan kararlar sonucu Sivas'ta Aleviler'e baskı yapıldığı, Aleviler'in bilinçli olarak katledildiği şeklinde propaganda yapılacak, Özel Harekat Timleri'nin Alevi köylerini yaktığı haberleri yayılacak, Aleviler'in göç etmemesi ve silahlı direnişe geçmesi sağlanacak, yöredeki dernekler biraraya getirilerek Alevi platformu kurulacak ve DHKP-C ile yöre Aleviler'i arasında bağlar kurulacak, Alevi -Sünni çatışması yaygınlaştırılacak, bunun için cemevlerinden yararlanılarak bütün olaylara Aleviler'in geniş katılımı sağlanacaktı.

Bu veriler gün geçtikçe kendini hisseniren sol şiddetin, aslında ne denli büyük bir tezgahın sadece bir parçası olduğunu anlamamızı kolaylaştırıyor. Hitler' in dediği gibi gerçekten de terör 20. yüzyılın en büyük silahlarından biri. İktidarların, iktidar olmak isteyenlerin sıklıklıkla başvurdukları bir yöntem olarak sık sık karşımıza çıktı. Türkiye yıllardır terörle yaşamayı artık kanıksadı. 35 yılı aşkın süredir ideolojik görüntülü terör ve eylemler, kurtarcıların gelmesiyle sonuçlandı. Bugün yine aynı senaryolar hiçbir uyarlama bile yapılmadan daha önce hiçbir tecrübe yaşamamış gibi yeniden sahneleniyor. .

Mayıs, tünel ayı

TKP-ML'nin özellikle büyük şehirlerde maruz kaldığıoperasyonlarla şehir merkezlerinde etkinliğini kaybettiği, bununla birlikte 1993 yılında sağladığı örgüt içi birliği devam ettiremediği gözlendi. Bu dağınıklık örgütün kırsal faaliyetlerini de etkileyerek güç ka,ybına uğramasına neden oldu. Ozellikle TKPML'nin çok büyük önem verdiği Tunceli kırsal alanına yönelik operasyonlar etkisini göstererek örgütü eylemsizlik sürecine soktu. Tokat kırsal alanında bulunan silahlı grup ise imkansızlıklardan ötürü DHKP-C grubuyla birlikte hareket etmek zorunda kaldı. Örgüt mayıs ayını tünel ayı ilan etti. Toprağın ısınmasıyla birlikte işlemler başlayacak. Tünel açma işlemlerini kamufle edebilmek için Metris ve Sağmalcılar'daki bazı gardiyanların belli koğuşlarda toplanmasına çalışılıyor. TKPM-L konferansçılar kesiminin Temmuz 1995 içinde gerçekleştirdiği 2. Olağanüstü Parti Konferansı'nda eroin ticaretine adı karışan örgüt mensupları hakkında yargılama kararı alınması, yargılanacak şahıslar arasında merkez komite üyelerinin de yer alması, örgüt içinde huzursuzluk meydana getirmiş bazı grupların ayrılmasına neden olmuştu.

Mustafa SÖNMEZ (Araştırmacı- Yazar): Türkiye üç büyük bloğun kıskacında

Türkiye üç büyük bloğun (ABD, Almanya, Japonya) kıskacında. Türkiye Kafkaslar'a, Ortaasya'ya, Ortadoğu'ya, Kuzey Afrika'ya açılma gibi bu pazarlara ulaşmada kendisine kolaylık sağlayacak bir dizi konuma sahip. Diğer taraftan üç büyük blok, bu pazarlara ulaşmada Türkiye'yi üs olarak görüyorlar. Bu açılardan Türkiye yabancısermaye için son derece önemli bir ülke.

 

 

http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=19825 

 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi