Top Module Empty
Anasayfa arrow Haberler arrow Son Haberler arrow Sahi ne oldu 9 Martta?
Sahi ne oldu 9 Martta? PDF Yazdır E-posta
Yazar admin   
Salı, 18 Aralık 2007

cuntacıları üzerine...

Yaşı 60’ı devirmiş Sarp Kuray, fî tarihinde kurduğu ‘16 Haziran’ örgütünün eylemlerinden dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırılınca herkesin aklı karıştı.

Çünkü 12 yıl önce yolun sonuna gelen örgütün bütün kurmayları yakalanıp gerçekleştirdikleri eylemlerden dolayı sadece 8 ay hapis yatmıştı. Kendisi de 2 ay hapis yatan Kuray, tekrar aynı dosyanın açılması karşısında şaşkın. Kuray, bu kararı bir ‘hesaplaşma’ olarak nitelendiriyor. Gerçekleşemeyen 9 Mart 1971 darbesinin kilit isimlerinden olan Kuray’a göre meselenin kökü 27 Mayıs’a uzanıyor. Kuray, “21 Mayıs 1963’te manipülasyon yapan tepedeki bazı generaller bu işi meslek edinmiş. Yukarıda teşkilatı kurmuşlar ve geri çekilince gençler ortada kalmış. 9 Mart’ta aynı kurgu, aynı generallerle işletilmedi mi? Bu hesap kapanır mı? Bunların hepsi 27 Mayıs’ta kuyruk acısı olan insanlardır. Bir ordu komutanı cenaze töreninde ‘Faik Türün kontrgerillanın yolunu bilmez’ diyor. Bu yanlış. İşte bu yüzden bütün bunları konuşmak zorundayım. Çünkü ortada bir sorun var.” diyor.

Sarp Kuray, 68 kuşağının önde gelen isimlerinden. 16 Haziran örgütünün kurucusu ve yöneticisi olarak örgütün gerçekleştirdiği 30 eylemin talimatını vermek suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Aslında mahkemenin kendisine verdiği ceza idam. Ancak idam kalktığı için cezası ağırlaştırılmış müebbete dönüştürüldü. 60 yaşını deviren Kuray’a göre bu cezanın veriliş sebebi, 9 Mart 1971’deki darbe teşebbüsüne kadar gidiyor. Yani eski bir hesaplaşma gün yüzüne çıkıyor. Türkiye’de üzerinde fazla konuşulmayan 9 Mart cuntasının kilit isimlerinden Kuray ile 9 Mart’ın üzerindeki sisi aralamaya çalıştık.

Örgüt ile neden yolunuzu ayırdınız?

Partizan Yolu, 12 Eylül rejimine muhalefet eden bir örgüt olarak kuruldu. Çünkü benim için Amerikancı 12 Eylül’e muhalefet etmek önemli bir meseledir. 1988 yılına gelindiğinde örgütün gidişatını beğenmediğim için örgütü feshettiğimi açıkladım.

Neden böyle bir ihtiyaç hissettiniz?

Örgütte savunamayacağım olayların meydana geldiğini ve meselenin farklı noktalara taşındığını gördüm. Gerekçeleri ile birlikte her şeyi halka anlattım.

Silahlı eylemlerden mi bahsediyorsunuz?

Başka şeyler de vardı. Sonra ‘Eğer bu birikim doğru bir şekilde değerlendirilebilecek ise örgüt devam edebilir.’ dedim. Partizan Yolu’nu feshettiğim 1998 tarihinden sonra ülkedeki arkadaşlar 16 Haziran ismi altında örgütsel faaliyetlerine devam etti. İşin enteresan yanı 1988’den 1991’e kadar olan dönemde kendileri ile yaptığım tüm konuşmaları bu arkadaşlar benim olurumu almaksızın bantlara kaydetmişler. Yakalanınca da bu bantları polise teslim etmişler.

Bir örgüt, kendi liderinin sesini neden kayda alır?

Tabii ki devrimci bir örgütte istihbarat metotlarını çalıştırmak çok çirkin. Ancak bu, komutayı benim haiz olmadığımın en büyük göstergesi. Bir örgütte lider kabul edilen bir adamın konuşmaları banda alınıyorsa zaten olaya istihbarat el atmış demektir. Eskiden silahlı mücadeleye dayalı anlayışım vardı. Ama artık böyle düşünmüyordum.

Fikriniz neden değişti?

Çünkü Türkiye değişti ve bu tarz mücadelenin marjinalleştiğini gördüm. İllegal zeminde yeraltı yasalarına göre organize edilmiş bir örgütün ciddi olarak raydan çıktığını gördüm. Paylaşım savaşları oluyor, lojistikte hatalar oluyor. Aldıkları bant deşifrasyonlarında bu var zaten. Kasetlerde ‘basın, soygun yapın’ gibi talimat yok. Talimatları bu örgütün önde gelenleri polis ifadesinde söylüyor. Emniyetteki ifadelerinde bunları söyleyip kamuoyu önüne çıktıklarında ağız değiştiriyorlar. Bu sefer ‘Kahraman biziz, Sarp Kuray mültecidir. Avrupa onu tahrip etti. Entegre oldu.’ diyorlar. Bu çifte standartlı adamlarla bırakın anayasa değiştirmeyi pikniğe bile gidilmez. Avrupa maceramız da dramatik kurgularla döşelidir. Halbuki biz orada getto gibi yaşadık. Çocuklarımız iki kültür arasında sıkışıp kaldı.

Gelelim yakalananlara verilen cezaya..

Bu arkadaşlar 1991 yılında yolun sonuna gelip, bütün bu kadro yakalandı. Mahkemeye çıkarılıp 168’inci maddeden yargılandı ve 8-9 ay yatıp tahliye edildiler. Ben de bu karar üzerine ‘Madem ortada 168’lik dava var ve bu işin yatarı da bu ise’ diyerek ülkeye geri döndüm. Çünkü ülkemi çok özlemiştim. Bu ülkenin hapishanelerini Avrupa’nın renkli şehirlerine tercih ettim. Beni iki ayda bıraktılar. Türkiye’de bazı uyanıklar benim bırakılmamı tartıştı. Kimse davanın başlangıcı ile ilgilenmedi.

Eylemi bizzat yapanlar mahkemeye çıkarıldı ve sizin şu anda yargılandığınız meseleden beraat ettiler demek...

Hayır beraat etmediler, mahkeme onları tahliye etti.

Ee bu nasıl oluyor?

Zaten burada açılması gereken bir durum var. Eylemleri fiilen yapmış adamlar, bunları kendileri bizzat itiraf ediyor. ‘Eylemi ben yaptım.’ diyor adam. Ve dönüyor Türk kamuoyuna bildirilerle, dergilerde kendini kahraman ilan ediyor. Bunları 168’inci maddeye göre yargılayıp sekiz ayda bırakıyorsan, sonra da dönüp 12 senedir burada oturan bir adama müebbet veriyorsan ortada izah edilecek bir durum var demektir. Bu yüzden dava siyasidir diyorum.

‘Siyasi’ derken bunu mevcut hükümet ile irtibatlandırıyor musunuz?

Hayır, irtibatlandırmıyorum.

Neyin hesaplaşması bu?

Onu ben bilemem. Çünkü bu arkadaşların neye bulaşık olduklarını bilemiyorum.

Bir şeye bulaşmışlar…

Orası muhakkak. 12 sene sonunda bana mahkeme ağırlaştırılmış müebbet hapis veriyor. İdamdır bu. İdam kalktığı için ağırlaştırılmış müebbet veriyorlar. Avrupa’da beraber olduğum kadrolar elini kolunu sallaya sallaya burada dolaşıyor. Aralarında devlet tiyatrolarında rejisörlük yapan adamlar var. Büyük işadamları var ve gazeteci ağabeyleri bu adamlar hakkında makaleler yazıyor. Politik faaliyet yapanlar var. Onlar sokakta dolaşıyorlar. Muteber adamlar olmuşlar. Peki ben, tek başına mı bu anayasayı değiştirmeye kalktım? Demek ki benden hoşlanmadıkları bir taraf var. Türkiye’de kapanmamış hesaplar var.

Ne gibi?

1963 senesinde Silahlı Kuvvetler Birliği (27 Mayıs’ın ardından ordu içinde kurulan örgütün en etkili isimlerinden birisi Talat Aydemir idi. Örgüte üye olmayan üst düzey askerî yetkili neredeyse yok gibiydi.) diye illegal bir teşkilatlanma ordunun içinde var mı?

Var

İhtilal yapacakları tarihe kadar bildirim yapıyorlar mı?

  Talat Aydemir vakasından bahsediyorsunuz...

Talat Aydemir bu kararı uygulamaya gittiği zaman tutup onu idam ediyorlar mı? O zaman bu kapanmamış bir hesaptır. Fethi Gürcan’ın oğlu benim arkadaşım, hep birlikte bu hesabın arkasını arıyoruz. 21 Mayıs 1963’te manipülasyon yapan tepedeki bazı generaller bu işi meslek edinmiş. Yukarıda teşkilatı kurmuşlar ve geri çekilince gençler ortada kalmış. 9 Mart 1971’de aynı kurgu, aynı generallerle işletilmedi mi? Bu hesap kapanır mı? Bunların hepsi 27 Mayıs’ta kuyruk acısı olan insanlardır. Birbirlerine ‘albayım, yarbayım’ diyen insanlardır. Sonra dönüyor bir ordu komutanı cenaze töreninde ‘Faik Türün kontrgerillanın yolunu bilmez’ diyor. Bir ordu komutanı bunu dememeli. İşte bu yüzden bütün bunları konuşmak zorundayım. Çünkü ortada bir sorun var. (Faik Türün, 12 Mart döneminde İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı yaptı. Adı ünlü Ziverbey Köşkü’ndeki işkencelerle birlikte anıldı. Şubat 2003 yılında vefat eden Türün’ün cenazesine Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ve dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan da katılmıştı. Doğan, törende “Türün Paşa, vatanseverdir. Hatalar olmuştur. Ziverbey Köşkü’nün yolunu bilmiyorum. Benden öncekiler de bilmez. Ve çok eminim ki Türün de bilmez.” demişti.)

‘Türkiye sivillerin idamını kaldıramadı, askerlerin idamını hiç kaldıramaz’ denirdi; ama idam edildiler. Gerçekten bu idamları kaldıramadı mı ülke?

Kaldırdı. Ancak 27 Mayıs’ta ciddi bir süreç var. Amerikan hegemonyası altına girildi.

Ortaya 27 Mayıs’ın ABD destekli bir darbe olduğu ortaya çıkıyor.

Öyle diyemeyiz. Ancak CIA’in mutlaka haberi vardır. İlk andan itibaren olaya müdahale etmiştir. Milli Birlik Komitesi içinde çok seri operasyonlar başladı dikkat ederseniz. Bundan sonra gelen darbeler 1961 Anayasası’nı yok etmek için geldi. İçeride yapılan operasyonlarla muhalifler tırpanlandı. Sonra da 1978’de de orduda ciddi bir tırpan oldu. Bütün bunlar açığa çıkarılmadı. Açık hesap olarak bırakıldı. 9 Mart 1971 darbe girişimini kim tartıştı Türkiye’de?

Kimse. Sahi ne oldu 9 Mart’ta?

Askerî teşkilatlanmada tepedeki aktörler aynı idi. Türkiye’yi daha özgür bir noktaya taşıyacaklarını söyleyerek gençliği sürüklediler. Altta ittifaklar oldu. Aydemir ve Gürcan’da nerede kırıldı ise bizde de aynı yerden kırıldı bu mesele... Gelelim 12 Eylül darbesine; Haydar Saltık diye bir paşa var. Solcularla konuşuyor, sol dergilerine görüşler veriyor. Aynı paşa bir bakıyorsunuz 12 Eylül’den sonra Milli Güvenlik Kurulu’ndan çıkıyor (1978 yılında orgeneralliğe yükselen Haydar Saltık, bir süre Genelkurmay II. Başkanlığı yaptı.)

Nasıl oluyor?

Paratoner gibi çalışıyorlar. Gençliği kontrolde tutuyorlar. Çok insan ile hesabı kapattılar; ama bizimle hesabı kapatamıyorlar.

Hesap nasıl kapatılıyor?

Bilemiyorum. Ama hesabı kapatmadıkları insanları cezalandırıyorlar.

Hesabın ucu 9 Mart’a kadar gidiyor o halde…

Oraya da gider daha gerilere de. 1968 gençliğine de gider, Türkiye’nin bir sürü yapay kavgasının otokritiğine de.

Öğrencilerin birden silahlanmasına da gider…

Elbette. Birtakım yerlerde cinayet işlenip sonra bunun ülkücü-devrimci kavgasına dönüştürülmesine de gider.

O cinayetler neden işlendi? Ortalığı karıştırmak için mi, yoksa birilerini tasfiye etmek için mi?

Zaten militan kadroların hepsi tasfiye oldu. İş belli. Türkiye’nin idealist iki kuşağına çok yazık ettiler. Bunun deşifre edilmesi, ders çıkarılması lazım. Hâlâ bu eski planları farklı bir biçimde yürürlüğe koymak isteyenler var.

Taksim soygunu bir tezgâhtı

İrfan Solmazer’e (eski Milli Birlik Komitesi üyesi ve dönemin CHP milletvekili) ve Orhan Kabibay’a (eski Milli Birlik Komitesi üyesi ve dönemin CHP milletvekili. Kabibay aynı zamanda 9 Mart cuntasının bilinen en önemli ismiydi) bizim paraya ihtiyacımız olduğunu söyledik. Bize ‘Şu kağıdın yarısı alın’ dediler. Diğer yarısı İstanbul’daki bir polis müfettişinin elinde idi. Adrese gidip kağıdı birleştirdik. Ardından soygun gerçekleştirildi. Bu bir tezgahtı. Bir gün içinde bizi illegal bir konuma soktular. Bir adam çıktı, ikrar etti ‘ben yaptım’ diyerek soygunu üzerine aldı. Böylelikle bizi rahatlattılar. Ancak sonra iki arkadaşımızı içeri alarak ‘Biz sizin bu soygunları yaptığınız biliyoruz.’ dediler. Ayrıca soygun paralarının üzerine İrfan Solmazer kondu.

Bombayı MGK’ya denk getirdik

Yükseliş Koleji’ne bombayı bizim ekibimiz koydu. Konuluş tarihi Muhsin Batur’un ertesi gün Süleyman Demirel ile yapacağı konuşmaya denk getirildi. Mesele ortada. Zaten herkes eteklerindekini dökmezse toplumsal barış gerçekleşemez.

Bir daha ülke dışına çıkmam

Fransa’dan 13 yıl sonra ülkeye rüzgar gibi geldim. Bir daha turist olarak bile bu ülkeden çıkmak istemem. Mültecilik zor. Mültecilerin yurtdışında zor şartlar altında yaşadıklarına şahit oldum. Yılmaz Güney bir gece bana “Biz bu ülkeye bir daha dönemeyecek miyiz?” diye dert yanarken ağladı.

 

http://64.233.183.104/search?q=cache:RzP7b_mHKPoJ:www.tavanarasi.net/lofiversion/index.php%3Ft3584.html+

9+Mart+darbe+giri%C5%9Fimi&hl=tr&ct=clnk&cd=6&gl=tr&client=firefox-a 

 
< Önceki   Sonraki >
© 2008 Zeki Bingöl'ün Web Sitesi